31 Mart 2016

son

son
Blog kavramının ömrü doldu, bu blogun ömrü hayli hayli doldu. Bu zamana kadar takip eden, bu vesileyle tanıştığım/tanışmadığım herkese teşekkürler. Drone, ambient, noise, elektronik, modern kompozisyon, deneysel müzik ve alan kaydı meraklılarını haftalık program seçkileriyle http://13melekradyo.tumblr.com adresinde beklerim.

14 Ocak 2016

videodrome #176

Savages – The Answer 

Londralı post-punk oluşumu Savages iki sene önce gelen ‘Silent Yourself’ ile ortalığı süpürdükten sonra kendini yollara vurmuş, arada Jehnny Beth ve Ayşe Hassan gibi üyeler başka projelerle oyalanmıştı. Yeni albüm ‘Adore Life’tan gelen ilk single’a çekilen bu video camlarına güneş ışığı vuran bir depoyu dolduran kalabalığa karşı terli, fiziksel ve komünal bir performansı belgeliyor. Daha uysal diğer single 'Adore'un da bir videosu mevcut.
  
Battles – The Yabba 

15. senesine merdiven dayayan Battles, Tyondai Braxton’ın ayrılmasından sonra yollarına üçlü olarak devam etmekte, lakin bu küçülme müziklerine yansımadı. Warp’tan gelen üçüncü uzunçalarları ‘La Di Da Di’ en odaklı, detaycı ve akışkan şarkılarından bazılarına ev sahipliği yapmakta. Video alışıldık performans videosunun bir fersah ötesi, kameranın ve insanların mütemadiyen daireler çizdiği tuhaf bir iş. Aynı albümden ‘Dot Net’in videosu da aşağı kalmamakta.
  
Dan Friel – Rattler 

Noise rock grubu Parts & Labor’un 2012’de dağılmasından sonra kurucu üyelerden Dan Friel zaten uzunca bir süredir devam ettirdiği solo elektronik müzik projesine ağırlık verip iki sene önce ‘Total Folklore’ isimli bir albüme imza atmıştı. Friel’in akortsuz ve pasaklı ama bir o kadar da melodik ve zehirleyici yeni parçaları yine Thrill Jockey etiketinden çıkan ‘Life’ albümüyle gün yüzü gördü. Friel’in müziğindeki çocuksu ve oyuncaklı hal videoya da yansımış.
  
Girl Band – Paul 

Yola üç sene önce herhangi bir post-punk grubu olarak başlayan Dublin menşeli Girl Band zamanla kendi keskin üsluplarını oluşturup bu senenin en iyi gitar albümlerinden biri olan ‘Holding Hands With Jamie’ ile çıkageldi. Grubun vokalisti Dara Kiely’nin son dönemde yaşadığı akli çöküşler hem grubun müziğine, hem de videolara yansımakta. Aşağıdaki videoda bir çocuk programında ömür tüketen kostümlü abilerden birinin cinneti mevcut. ‘Pears For Lunchapayrı bir iç sıkıntısı.
  
Ought – Sun’s Coming Down 

Aynı komünal prova stüdyosunu kullanırken tanışıp 2012’de bir gruba dönüşen Montrealli Ought kısa zamana iki kısa iki de uzunçalar sığdırdı. Constellation etiketi kadrosunda bulunmaları Ought’un bağımsız rock’ın hangi cenahında durduğuna dair bir fikir vermekte. Albüme adını veren bu parça gerilim damlayan gitar tonları ile Tim Darcy’nin vokalindeki keyfe kederlik arasındaki tezattan besleniyor. Videoda ise üç kadın bisikletle bir Uzakdoğu şehrinin sokaklarını geziyor, bir çocuğun dondurması eriyor, aynalar tabaklar kırılıyor.
  
Kurt Vile – Life Like This 

Kurt Vile, altıncı solo uzunçaları ‘b’lieve i’m goin down…’ ile sektörün bayrak gemilerinden Matador’un altın çocuğu oldu, bir on sene daha sırtı yere gelmez. Eski bir albümünün adı ‘Childish Prodigy’ idi, aynı naiflik ve aynı deha ile yağ gibi akan şarkılar yazmaya devam ediyor Vile, gittikçe daha da kasıntıdan yoksun işler koyuyor ortaya. Bu videoda efendi gibi stüdyosunda takılıp çalarken animasyon karakterler tarafından ziyaret edilmekte. Diğer single ‘Pretty Pimpin’ sanki daha bile iyi.
  
Deerhunter – Breaker 

20’li yaşlarımız gitar müziğinin ana akım olduğu, bir “kaliteli yaşam” öğesine dönüştüğü zamanlara denk geldi, çoğu grup var olanı yeniden ısıtıp önümüze sundu. 30'larda yol alırken geriye dönüp baktığımda bu adamların yanımıza kar kaldığını fark ediyorum. Deerhunter da devrimci bir grup sayılmaz ama en azından bildiklerini okuyarak popüler kültür içinde erimemeyi becerdiler. Hem de zaman zaman ‘Breaker’ gibi dibine kadar pop şarkılar yapmalarına rağmen. ‘Fading Frontier’ en temiz, yumuşak albümleri ve buna rağmen gruba dair kendine has olan ne varsa yansıtıyor. İlk single ‘Snakeskin’ ise Trakya yöresinden.
  
Destroyer – Girl In A Sling 

Dan Bejar, içinde yer aldığı oluşumlarda da solo kariyerinde de kendini sürekli yeniden tanımlayıp yine de kendisi olmayı beceren bir adam. Müzikal olarak hangi ilhamın peşine takılırsa takılsın zahmetsizce seslendirdiği soyut şarkı sözleri eserleri ortak bir düzleme çekiyor. ‘Poison Season’ dört sene aradan sonra gelen onuncu stüdyo albümü. Altına yaylıların döşendiği bu trajik şarkının videosunda adamımız bir karanlık odada şarkısını söylerken şehrin terk edilmiş köşelerinin hatıraları fotoğraf kâğıtlarında tortulaşıyor. Saksafonlu ‘Times Square’in animasyon videosu da kafa yakı.
  
Tindersticks – We Are Dreamers 

İnsanları üze üze kendine malikâne yaptıran Tindersticks en son 2014'te II. Dünya Savaşı temalı film müziği ‘Ypres’ ile ses vermişti. Yeni albüm ‘The Waiting Room’ bu ay yayınlanacak ama grup her şarkıya ayrı video çekme çalışmalarına çoktan başladı. Savages’dan Jehnny Beth’in de vokaliyle konuk olduğu bu şarkının videosunda dev iş makineleri geçit yapmakta. Albümden ikinci ve üçüncü single'lar ise Lhasa de Sala’nın misafir olduğu ‘Hey Lucinda’ ile 'Were We Once Lovers?'.
  
Joanna Newsom – Sapokanikan 

Joanna Newsom o dönemin freak folk akımı içinde ismini duyuralı 10 seneyi geçmiş. Benim için dönüm noktası 2010 tarihli ‘Have One On Me’ olmuştu, iki saati aşan o albümü defalarca dinlediğimi, tüm virajlarına emniyet kemersiz daldığımı anımsıyorum. Yeni albüm ‘Divers’ müzisyenin geçmişte yaptığı her güzel şeyin itinayla temize çekilmiş hali gibi. Newsom’ın alamet-i farikaları olan arp melodileri ve zamanla alışılan çocuk sesi incelikli orkestral düzenlemeler çerçevesinde veciz nefasetlere dönüşmüş. Paul Thomas Anderson’un yönettiği bu videoda müzisyen New York sokaklarında dolanmakta. Albüme ismini veren şarkının videosunu da Anderson yönetmiş.
  
Alela Diane & Ryan Francesconi – Shapeless 

Portland menşeli Alela Diane, kendi yaş grubunda elit statüsü edinen folk müzisyenlerinden biri. Gösterişsiz melodileri, berrak vokali ve hakikat damlayan sözleri ile sivrilen müzisyenin ayrılık sonrası yazılan bir önceki uzunçaları ‘About Farewell’ hiç olacak gibi değildi. Yeni kayıt ‘Cold Moon’da Diane’e gitarist Ryan Francesconi eşlik etmekte. Bu videoda pembe tonlara bulanmış bir odada şarkılarını söylüyor ikili, dans sekanslarının kurgusu görselleri rüya ile gerçek arasında bir yere oturtuyor. Albümden ‘Migration’ın canlı icrası da izlenesi.
  
Meg Baird – Back To You 

Meg Baird de gerek psych folk sahnesinin önde gelen gruplarından Espers’in kurucularından olması, gerekse de Bonnie Prince Billy ve James Blackshaw gibi birçok saygın isimle çalıp turlamış olması vesilesi ile dolgun bir özgeçmişe sahip. Drag City’den yayınladığı dördüncü albümü ‘Don’t Weigh Down The Light’ ile solo kariyerinin de altın çağını yaşamakta. Albümden gelen bir resmi video yok, ama bir şarap mahzeninin koridorlarında gerçekleştirilen bu canlı performans yetiyor.
  
This Is The Kit – Silver John 

Kat Stables folk sahnesinin özenle saklanan sırlarından biri ama geçen sene sene This Is The Kit mahlası ile yayınladığı ‘Bashed Out’ ile gölgelerden biraz çıkar gibi oldu. Arkasına The National üyesi Aaron Dessner’ın desteğini alan ve Brassland etiketinin himayesine giren Stables, on sene önceki sadeliğini yitirmeyip çalgı yelpazesini de genişleterek ufak çapta bir zafere imza attı. Dikey panellerle bölünen videonun arka planındaki fayanslara müzisyenin çehresi ve doğa imgeleri yansımakta.
 

julia holter

juliaholter 
Julia Holter, müziği mektebinde öğrenmiş, çevresel ve ailesel sebeplerle küçüklüğünden beri sanatın ortasında olmuş bir isim. Okul günlerinden Wire dergisine bahsederken etrafındaki onca dışa dönük insanın arasında ayrıksı hissettiğini, iyi bir şarkıcı ya da piyanist olmadığını düşündüğünü, zaten hep müziğin teorisine daha çok ilgi duyduğundan kendisini daha ziyade perdelerin arkasından besteler yazan biri olarak konumlandırdığını söylüyor. Bu yetersizlik hissi Los Angeles’a taşınıp CalArts’ta kendisine daha uygun bir eğitim anlayışı ve danışmanlarla karşılaştığında silinmeye başlamış; şehirde kendin yap felsefesiyle faaliyet gösteren Ariel Pink, John Maus ve İstanbul’u da birlikte ziyaret ettiği dostu Nite Jewel gibi isimlerin bayraktarlığını yaptığı avant-pop sahnesinin içine kendini atmasa da bu ilham üzerinden basit yazılımlarla ev kayıtları yapmaya girişmiş. Hikaye de tam burada değişiyor, Holter bir tasavvurun peşine düşmenin zehrini kapıyor, akademik bir geçmişten gelse de kendini akademik kuralların işlemediği bir pratik üzerinden gerçekleştiriyor. Bu sürecin ilk mahsulü Holter’ın o dönem yaptığı alan kayıtlarının etkisiyle bahislerini atmosfer üzerine oynayan 2011 tarihli ‘Tragedy’ oluyor ve müzisyen o günden beri hep üstüne koyuyor. 

Yeni uzunçalar ‘Have You In My Wilderness’ın en büyük farkı tınısında, ilk ipuçları bir önceki kayıt ‘Loud City Song’da verilen ve yedi kişilik bir bandonun dahil olduğu işbirlikçi üretim süreci Holter şarkılarına yayılmaları için daha geniş alanlar açıyor. Sentetik synth’ler yerine piyanolar, canlı perküsyonlar ve kontrbasın cirit attığı yeni şarkılar çok daha sokulgan ve aciliyetli. Bu doğrudanlık vokallere de sızmış, eskiden kendini efektlerin arkasına saklayan müzisyen yapımcısının baskısına dayanamayıp vokalini daha çıplak bırakmış. ‘Have You In My Wilderness’ biraz da bu sayede her zaman bildiğimiz ancak yıllardır dinlemediğimiz aşina bir şarkı demeti gibi tınlıyor. Muğlaklıksa şarkı sözlerine saklanmış. Holter, bundan önceki üç uzunçalarını türlü kavramsal dayanaklar üzerine kurmuş, basın bültenlerinde çeşitli yazarlar, şairler ve tragedyalardan bahsetmişti. Bu pınarlar illa ki yeni albümde de vardır, zaten insan kitaplardan ve filmlerden ilham almayacaksa nereden alacak ama bu bağlantılar artık sadece yaratıcının aklında var olan bilinmez ve gevşek atıflardan ibaret. Şairane bir sis var Holter’ın sözlerinde, hayattan bir anı, iklimi, manzarayı ve zamanı resmediyor, birkaç sinematik ve felsefi imge sunuyor ancak öykü kurgularını kurmak dinleyiciye kalıyor. 

‘Have You In My Wilderness’ için Holter’ın en kişisel albümü deniyor ancak müzisyen aslında yine kendisinden bahsetmiyor. Okuduklarının, gördüklerinin ve tecrübe ettiklerinin kafasında yarattığı karakterlerin kılığına bürünüyor, gezgin gözünden diline yansıyan kelimeler ancak tam olarak konumlandırılamayan örtülü hatıralar kadar somutlaşıyor. ‘Have You In My Wilderness’ın en albenili yanı daha ilk dinleyişte kulağa bir klasik gibi gelmesi. Oysa Holter kural kitabını takip etmemekte, aksine altını yakmadan hafif ateşte pişirdiği eserlerin iskeletine sadık kalıp düzenlemeler ya da enstrümantasyonda yaratıcı kalmaya özen göstermekte. Holter’ın müziğinde stratejilere değil sadece içgüdülere yer var, sanki şarkıları bir müzisyen yazmıyor da şarkılar müzisyenin içine düşüyor, Holter adeta gece istihareye yatıyor da sabah uyandığında şarkı aklında çalıyor. ‘Have You In My Wilderness’ın farklı zevklere sahip dinleyicilerin kafasına çengellenmesi, müziğin farklı cenahlarından neşriyatların övgüsüne mazhar olmasının sebebi de bu zahmetsizlik olmalı. Holter’ın dört sende geldiği yola bakınca etkilenmemek mümkün değil, uzun ömürlü olmanın her zamankinden zor olduğu bir çağda tarihe efsane olarak geçme olasılığına sahip.  


 

big|brave

bigbrave 
Montrealli grup Big|Brave’i bir takım referanslara bakarak dar kalıplara sokmak mümkün. Grubun son albümü ‘Au De La’ daha ziyade doom ve deneysel metal gruplarıyla bilinen ve Sunn O))) ile Earth gibi oturaklı oluşumlara ev sahipliği yapan Southern Lord etiketinden yayınlandı. Albüm GY!BE’nin esas adamı Efrim Menuck tarafından Hotel2Tango stüdyosunda kaydedildi ve yer yer Thee Silver Mt. Zion kemanisti Jessica Moss’un katkılarını içermekte. Bütün bunların Big|Brave müziğinde izdüşümü yok demeyelim lakin grup artık dövüle dövüle posası çıkmış bu drone metal ya da post-rock etiketlerinin altında ezilmeyip kendini özgün bir noktaya konumlandırmakta. 2012’de kurulup iki gitar ve bir davulla bassız bir müzik sunan Big|Brave, 2014 tarihli ‘Feral Verdure’ kaydı sonrası eserlerini daha da doğaçlamaya yakın, süre olarak sabırlı ve derinlikli yapılara büründürdü. Gücünü yarattığı atmosferden alan müzikleri kötücül bir tedirginlikle dolu aldatıcı sükûnetlerde cisimleşen fırtına öncesi sessizlikleri delip amansız davulların ittirdiği duvardan duvara gitar efektleriyle mimleniyor. Bu itidal-saldırı-itidal akışı yapısal olarak alışıldık ancak Big|Brave şarkıları formüllere dayalı olarak değil, organik ve içgüdüsel bir şekilde eviriliyor. Her bir dalganın sahile vuruşu ne kadar planlıysa Big|Brave müziği de o kadar planlı. Yollarda test edile edile tüm fazlalıklarından sıyrılan bu yoğun şarkılarda bir çalıp beş çınlatıyor, sesleri birbirlerinin içine ebru damlaları gibi nüfuz ettiriyor, Swans gibi hipnotik bir büyüyle tek akor üzerinden ilgiyi dakikalarca üst seviyede tutabiliyorlar. Gitarlar ve davul birbirlerini çağıyor, biri yere yığılıp “Beni bırakın, siz kendinizi kurtarın” dedikçe, öbürü elinden tutup ayağa kaldırıyor. Feedback ve reverb efektlerinin yoğuşturduğu ses bulutu Robin Wattie’nin çığlığa da varan berrak yakarışları tarafından yırtıldıkça ilkel ve ayinsel bir tat veriyor ‘Au De La’. Bunun üzerine nasıl çıkarlar, buradan nereye giderler bilinmez ama toplam 46 dakika süren bu 5 parça geçen senenin gitar müziği adına en güzel şeylerindendi.  

 

wrekmeister harmonies

wrekmeister 
Çağımızda birçok sanat eseri tek başına estetik bir haz vermeyip, izleyici/dinleyici nazarında bir anlamsal çağrışım yaratmayıp ancak yanlarında eseri açıklayan metnin varlığıyla bir yere oturmakta. Adını bir Béla Tarr filminden alan müzik kolektifi Wrekmeister Harmonies’in son üç senede Thrill Jockey etiketinden yayınladığı üçüncü uzunçalar olan ‘Night Of Your Ascension’ ise arka planını bilmeden de yağ gibi akan, tematik referans noktalarına haiz olunca da derinleşen bir kayıt. Projenin kumandanı JR Robinson, her seferinde yanına farklı işbirlikçileri alıp drone, heavy metal ve klasik müzik üçgeninde bukalemun gibi renk değiştiren upuzun kompozisyonlar inşa etmekte. ‘Night Of Your Ascension’a 30 kadar müzisyenin eli değmiş. Albüme ismini veren parçanın ilhamı 16. ve 17. yüzyılda yaşamış Carlo Gesualdo isimli bir İtalyan prensi, kendisinin folklorik ünü hem zamanının çok ötesinde madrigaller bestelemiş, hem de karısı ve aşığını yatakta basıp vahşi bir şekilde öldürmüş olmasından kaynaklanıyor. Stravinsky ve Herzog gibi isimlerin eserlerinde yer bulan, hala hakkında “deha mı cani mi” tartışmaları yapılan tarihi bir figür. Müziği ile her daim insanoğlunun içindeki kötücüllüğü ve toplumun buna tepkisini irdeleyen JR Robinson, ‘Night Of Your Ascension’da hem Gesualdo’nun müziğini yeniden hayal ediyor, hem de eserin dinamikleri içerisinde cinayeti tekrar canlandırıyor. Bir org drone’u içinden gelen Marissa Nadler’in vokalinin mimlediği ilk düzlük sonrası hâsıl olan synth arpejleri ve yaylıların akabinde Rönesans müziğine yakınsayan parçanın ortasına doğru kapının altından sızan kara sular gibi beliren gitar cızırtıları eşliğinde eser doom metal’e kayıyor ve Gesualdo’nun cinneti sese tahvil oluyor. Onu takiben gelen ikinci parça ‘Run Priest Run’ ise daha güncel zamanlardan bir hikâyenin, pedofili suçlamasıyla hapse giren ve 2003’te başka bir mahkûm tarafından infaz edilen rahip John Geoghan’a dair. Metalik sesler ve örülen klostrofobik atmosfer ile dinleyiciyi bir tecrit odasına sokan Wrekmeister Harmonies, ilk parçadakine benzer dinamikler ve The Body vokalisti Chip King’in boğuk ulumaları eşliğinde yaşanan vahşeti seste cisimleştiriyor ve parça son nefesinde ölüm sessizliğine bürünüyor. ‘Night Of Your Ascension’ estetik değerine ek olarak kan dökmeye olan teşneliğimiz ve bu meseleye dair ikiyüzlülüğümüzün yanı sıra adaletin ne olduğuna dair sorular sorduran bir kayıt.
 

oneohtrix point never

oneohtrix 
İlk dinlendiğinde bir yere oturtulamayan, yabancılaştırıcı bir albüm bağlantıları çabucak kurulan bir albüme göre daha zengin bir tecrübe sunar. Benim için geçen senenin en meydan okuyucu, üzerimde yenilmişlik hissi yaratan kaydı Oneohtrix Point Never’ın ‘Garden Of Delete’i oldu. Daniel Lopatin ufak yaşlarından beri synth kurcalayan, mesleğe drone/ambient türlerinden giren, 2007’de OPN mahlasını seçtikten sonra new age, kosmische ve noise gibi alanlarda faal olan bir isim. ‘Rifts’, ‘Returnal’ ve ‘Replica’ kayıtları sonrası Warp etiketine kapağı atan Lopatin kural bükücü bir ses mucidi olması sayesinde bugün albümleri kallavi neşriyatlar tarafından yere göğe sığdırılamayan, bolca film ve performans müziği siparişi alan (bir kısmı Warp tarafından ‘Commissions’ adıyla basıldı), kendi Software etiketini de yöneten ve sınırsız yaratıcı özgürlüğe sahip biri haline geldi. Bir önceki albüm ‘R Plus Seven’ daha soyut, yumuşak ve boşlukluydu; gizemli bir viral kampanya sonrası gün yüzü gören ‘Garden Of Delete’ ise her deliğe bir ses tıkayan, dinleyicinin kendi kendine süzülmesine fırsat tanımayan bir kayıt. Albümün ilhamı, ne alaka olduğunu bir kenara bırakalım, Soundgarden ve Nine Inch Nails ile çıktığı bir turnede gelmiş Lopatin’e. Bu isimlerle vakit geçirdikçe 90’lardaki ergenliğine dönen müzisyen bilinçaltını deşmiş, dönünce Brooklyn’de küçük bir zemin kat kiralamış ve kişisel psikanaliz seanslarından dökülen sesleri şizofren bir yaklaşımla bir araya getirmiş. Kendi deyimiyle bal topladığı kaynaklar metal, endüstriyel, EDM türleri ve top 40 radyo müzikleri. Bu birbirine zerre benzemeyen kuyulara balıklama dalan ‘Garden Of Delete’ için kolaj bile yetersiz, dinlediğimiz şey bir zehirli atık sahası. Dijital bir ses çöplüğünün içinden bazen ‘SDFK’deki gibi metal riff’leri, bazen ‘Freaky Eyes’daki gibi utanç verici pop melodileri fışkırıyor. Lopatin’in karmaşık ses sentezleri durduğu yerde durmuyor, yüzüne yalancı bir gülümseme takınıp kulağa fiskeler vuruyor, çocukluğa/gençliğe dair hissedilen eşzamanlı özlem ve karın ağrısına dinleyici de ortak ediyor. Ecnebilerin mutfak lavabosu dediği türden bir yaklaşımdan dökülen seslerin böylesine zahmetsizce birbirine tutunabilmesi ‘Garden Of Delete’in esas başarısı. Müziğinde ilk defa anlaşılmaz ve tiz vokallerden gelse de şarkı sözlerine ve yer yer canlı enstrümanlara da yer açan Lopatin, nefaset ve garabet arasında yakaladığı benzersiz denge ile bilgisayar müziği entelijansiyası arasında sağlam bir yer edinmiş durumda. Dinlediğimiz başka hiçbir şeye benzemeyen albüm sayısı çok az, sırf bu bile OPN’in takip edeceği patikaya gözlerimizi dikmek için yeter sebep.  

 

söyleşi: beyaz yaka/freelance örgütlenmeleri

dünyadamekan 
Dünyada Mekan, Galatasaray Meydanı’ndaki Hazzopulo (Danışman) Pasajı No:1 Kat:1 adresinde beyaz yakalı ve freelance çalışanlar için bir dayanışma mekânı olarak geçtiğimiz sonbaharda kuruldu. Neyir Özdemir ile birlikte Dünyada Mekan’ın kuruluş öyküsünü ve hedeflerini Müştereklerimiz’den Zeyno Pekünlü ile, beyaz yakalıların ve freelance çalışanların iş yaşamında karşılaştığı sorunları ve örgütlenme çabalarını ise Kaç Bize Gel’den Hikmet Topal ve Plaza Eylem Platformu ile konuştuk. Söyleşilerden kısa bölümler aşağıda, tamamı ise Bantmag Ocak-Şubat sayısında. 

Freelance çalışanların para karşılığı kullandığı ofisler çevrede git gide yaygınlaşmakta. Oralarda mekânın kendisi bir amaçken, Dünyada Mekan’da mekân bir araç. Peki Dünyada Mekan’ın politik amacı ne? 

DÜNYADA MEKAN: Ortak çalışma mekânlarına dair bir sürü girişim var, bazıları maddi sebeplerle, bazıları ise yaratıcı insanların bir arada çalışması gibi duygusal güdülerle kuruluyor. Biz sadece Türkiye’de değil, başka yerlerde de böyle mekânların ortaya çıkmasını bir semptom olarak gördük ve bunun ticari olmayan versiyonunu dayanışma mekanı olarak nasıl düşünebiliriz diye sorduk. Mekân basitçe “Evden çıkamıyorum, dışarıda ofisim olsa ve paylaşsam ne kadar güzel olur” duygusundan yola çıkıyor ama bunun yanına bu duyguya sebep olan iş hayatı örgütlenmesine karşı birbirimizle nasıl dayanışılabileceği gibi daha politik bir soru getiriyor. Asıl farkı burada, yoksa sistem olarak yine benzeyen bir sistem, size sağladığı imkânlar çay, kahve, masa, çalışılabilecek bir alan ve internet. Bu başlığın altında tekrar sosyalizasyon olgusu vurgulanmalı. Kendine benzer insanları bulmak ve idealizm sömürüsünün pek çok sektörde olduğunu görebilmek, güvencesizliğin işverenin elini güçlendirip özellikle freelance çalışanları fiyat kırıp birbirinden daha ucuza iş yapmaya götürdüğünü, beyaz yakalıları bir performans yarışına soktuğunu ve bu rekabetin seninle aynı sorunları yaşayan insanlarla dayanışamama sebep olduğunun altını çizmek önemli. Hem içinde yaşadığımız kentlerin, hem de iş hayatının dönüşümü bizi sürekli birbirimizden ayırmak üzerine kurulu, onun karşısında yan yana gelme ihtiyacını vurguluyoruz. 
 kaçbizegel 
Beyaz yakalı kavramı yerine büro işçisi kavramını kullanıyorsunuz. Bunun sebebi nedir? 

KAÇ BİZE GEL: Aslında beyaz yakalı kavramı tüm dünyada kullanılan bir kavram, İngilizcesi “white collar worker”. Ancak bizde nedense kavramın sonundaki işçi kelimesi atılmış ve beyaz yakalı olarak dile yerleşmiş ve bizce bu sadece kavramın dile yerleşirken kısaltılmasından ibaret pratik bir değişiklik değil. Kavramın sonundaki işçi kelimesinin atılması aynı zamanda bir zihniyetin göstergesi. Çünkü hizmet sektörünün çoğunluğunu oluşturan bahsettiğimiz bu topluluk, yani bizler, yıllar boyu süren eğitimlerin sonunda sistem tarafından gösterilen belirli kariyer hayalleriyle ve ileride geleceğimizi garanti altına alacağımız düşüncesiyle yetiştirildik ve bu hayallerin içinde işçi olmak ve işçi kalmak, işçi olduğumuz gerçeğiyle yüzleşmek söz konusu değil. Sistem bütün vaatleriyle, sürekli olarak yükselme ve kariyer olanaklarının reklamını yapmak suretiyle bize “Sizler işçi değilsiniz, bu yaşadığınız süreç kariyerinizin sadece bir basamağı” diyor. Oysa bizler, her ne kadar konforlu(!) ve şık plazalarda çalışsak, altımıza şirket arabaları da verilse, en güzel restoran ve kafelerde yemek de yesek, bu görünen resmin bir de arka planı var. Kredi kartı borçlarımız gün geçtikçe artıyor, iki haftalık iznimizde gittiğimiz ve selfie’lerini paylaştığımız tatillerin borcunu bütün yıl ödüyoruz, plazada şık görünebilmek için maaşımızı kıyafetlere yatırıyoruz. Çalışma ortamlarımızda ise bazılarımız kendine yer bulabilmek için Gülbağ’da otururken Levent’te oturduğunu söylemek zorunda hissediyor, sürekli bir performans değerlendirmesi kırbacının altında mobbingle ve çekildikçe uzayan esneklikte bir fazla mesaiyle baş başayız ve yalnızız. İşçi olduğumuz gerçeğine aslında her geçen gün istemesek de çarpıyoruz. Bu nedenlerle biz beyaz yakalı yerine büro işçisi demeyi tercih ediyoruz.
 plazaeylem 
PEP’in özellikle üzerine düştüğü konulardan biri de kadınların çalıştıkları yerlerde kadın olmaktan dolayı karşılaştığı ayrımcılık. Bu konuyu detaylandırabilir misiniz? 

PLAZA EYLEM PLATFORMU: Kadınların uğradığı ayrımcılığı tasvir ederken klasik "cam tavan" benzetmesi kullanılır. Belli belirsiz, varmış da yokmuş bir cam tavan. Erkek iş arkadaşının hep ardından gidiyormuşsun da tam konduramıyorsun bu ayrımcılık durumunu gibi. Ayrımcılık daha önce hissettiğimiz ama açıkça belli olmayan, kanıtlanamayan bir durumdu. Son zamanlarda yaşanan ayrımcılıklar bunun böyle olmadığını gösteriyor bize. Yüzünüze karşı, başvurduğunuz pozisyona erkek bir aday arandığını söylemeler, yıllardan beri hiçbir kadının kazanmayı "beceremediği" ile övünülen cinsiyetçi kamu kurumları, erkek iş arkadaşlarının senin aday olduğun işlere senle görüşülmeden yerleştirilmeleri, mesleğe başladığın erkek arkadaşlarının senden kat kat fazla paralar alarak üst pozisyonlara, iyi iş yerlerine yerleşmeleri. Mesela meclise baktığında ülkenin yöneticilerin hepsinin erkek olması gibi, şirkete de baktığında tüm patronların erkek çalışanların ise kadın olması. İşinde "zayıf" olarak görülen bir kadının bunu kadın olması ile bağdaştıran dedikodular. Tüm bunlar ne kadar erkek bir dünyada mücadele ettiğini sana açıkça anlatıyor. Bir de iş yaşamında kadınlara iş verilmesinde sayısal eşitlik geyiği var. Gazetelerde kadın yöneticilerin neden tercih edilmesi gerektiğine dair sözlerle kendini pazarlayan kadın yöneticiler, kadın istihdamı artsın diye kapı kapı dolaşan erkekler, bizim istihdamımız için yapılan tek kadının olmadığı sendika toplantıları... İş yaşamı bize bahşedilen bir alanmış, kendimizden daha çok şeyler vererek iş bulduğumuza evden çıktığımıza şükretmemiz gerekirmiş, aldığımız paraya razı olmamız gerekirmiş gibi davranılıyor.

söyleşi: emin alper / abluka

emin alper 
Venedik Film Festivali’nden Jüri Özel Ödülü ile dönen ‘Abluka’daki karakterlerin paranoya halinin toplumsal izdüşümlerine, gerçeklik ve hayal arasındaki muğlaklığa ve filmdeki atmosfer ile paralellik gösteren güncel siyasi konjonktüre dair Neyir Özdemir ile birlikte yönetmen Emin Alper ile söyleştik. 1 Kasım seçimlerinden önce gerçekleştirilen söyleşiden bir bölüm aşağıda, tamamı ise şurada

Filme dair distopik, fütüristik ve apokaliptik gibi bazı sıfatlar kullandığınızı gördük. Biz ise filmi izlerken esasında bugün geçen ve bir yönüyle realiteye sıkı sıkıya bağlı bir film izlediğimizi düşündük. Bu konudaki yorumunuz nedir? 

EA: Bu Türkiye’nin ayıbı diyebilirim. Biz filmi düşünürken mekânsız ve zamansız olmasına çok dikkat ettik. Tüfekle köpek öldürme ya da çöpten teröriste erişme gibi pratikler gündemimizde yoklar. Çöp pazarı ve kaçak meyhane gibi yerler Türkiye’de var ama biz bunları biraz daha büyütüp groteskleştirerek biraz daha mekân ve zaman üstü bir yer yapmaya çalıştık. Benim kafamdaki tasarım hep böyleydi. Ama şu an içinde yaşadığımız durum post-apokaliptik olduğu için film birden güncel bir hal aldı. 

Bizdeki etkisi ise filmde gördüğümüz imgeleri bugünden bulup Okmeydanı ya da Cizre’deki bir abluka hali ile özdeşleştirdiğimiz için bahsettiğiniz gerçeküstü öğelerin güncellikte var olup olmadığını tartışmak oldu. 

EA: Senaryo 2013’te son halini aldığında Gezi bile olmamıştı ve barış süreci başlamıştı, ülkede çok farklı bir hava vardı. Aniden distopya fikrinin gerçek olduğu bir durumla karşılaştık. Yaşadığımız dönem filmin izleyicisinin tepkisini de değiştirebilir. Belki de bir taraf zayıf bulacak, daha kötüsü yaşanırken neden daha ayrıntılı anlatılmadığına dair tepkiler de gelebilir, neden örgütün adını açıkça koymuyorsun gibi tepkileri de kışkırtabilir. 

Buradan hareketle 7 Haziran seçimlerinden sonra Suruç katliamıyla başlayan ve Ankara’daki bombalı saldırı ile doruk noktasına ulaşan cinnet haline dair fikirlerinizi merak ediyoruz. 

EA: Gidişat elbette çok kötü. Maalesef her şeyi çok acı bir biçimde ve göz göre göre yaşıyoruz. Türkiye toplumunun yüzde 60-70’inin net bildiği bir şey var. HDP ve Kürtler seçim sonrası cezalandırılıyor ve ateşkes sürecinin bozulması tamamen yeni seçim hesaplarıyla ilişkili. Bence AKP tabanı bile bunun farkında ama itiraz ediyorlarsa da görünüşü kurtarmak için itiraz ediyorlar. Hep ateşkesi bozan iki polisin öldürülmesi olayı deniyor ama bundan önce bütün politikacılar çeşitli provokasyonlar olabileceğine ama yine de barış sürecinin devam ettirileceğine dair demeçler veriyordu. Peki bu olay niye provokasyon olarak değerlendirilip barış sürecine devam edilmedi? Çok açık ki bu süreç ateşkesi bozmak için bahane olarak kullanıldı. Bu, hem HDP’ye yönelik irrasyonel bir öfkenin, hem de HDP’yi baraj altında bırakma fikrinin bir sonucu. Bunlar çok açık bilinmesine rağmen büyük ihtimalle aynı parti %40 oranında oy alacak, bu da bizim çaresizliğimizi daha da artıran bir şey. Ama yine de 7 Haziran’a benzer bir sonucun ortaya çıkması ihtimali iyimser olmamız için bize az da olsa bir ışık sunuyor. Bence artık hükümet de hata yaptığını anladı zira artık savaşı 90’lardaki gibi sürdürmek imkânsız. Daha çok insan iki ay önce ölmeyen bu çocukların şimdi niye öldüğü sorusunu soruyor. Artık canımız istediği zaman barışı getiririz, canımız istediği zaman savaşırız politikası kolay kolay tutmayacak. Olası bir koalisyonda da bir an önce ateşkesi kurmak için çalışmaya başlanacağını ümit ediyorum. Öte yandan artık 7 Haziran’a göre koalisyon daha zor çünkü süreç iyice gerildi. Ama Türkiye’nin başka çaresi de yok, bir koalisyon olmak zorunda. Üç ay sonra bozulacak bir koalisyon daha büyük bir kaos, iktidar boşluğu ve felaketler demek. Umarım öyle bir şey yaşamayız.

söyleşi: léopold lambert / the funambulist

funambulist 
Paris ve New York’ta yaşayan mimar, yazar ve editör Léopold Lambert, 2010’dan bu yana blog, podcast ve kitap gibi farklı mecralar aracılığıyla mimarlık üzerinden politika üretiyor. The Funambulist isimli blog’unu iki sene kadar önce Archipelago isimli bir podcast’le desteklemeye başlayan Lambert, geçtiğimiz eylül ayı itibariyle de The Funambulist’i iki ayda bir basılı ve dijital olarak yayın yapan bir dergi formuna kavuşturdu. Neyir Özdemir ile birlikte Bantmag’in Ekim sayısı için derginin “Askerîleştirilmiş Kentler” başlığıyla yayınlanan ilk sayısına dair Lambert ile söyleştik. Söyleşiden bir bölüm aşağıda, tamamı ise şurada

Günlük hayatlarımızda olağan olarak duvarlar, bariyerler, çanta aramaları, vs. gibi şeylerle karşılaşmaktayız. Bu olguları çoktan kabullendiğimizden dolayı bu mekanizmaları askerileştirmenin bir parçası olarak algılamıyoruz. Kamuoyu bu basit şiddet araçlarına nasıl tepki veriyor, daha ziyade meşru savunma aygıtları olarak mı görüyor? 

LL: Bu soru son dönemdeki mimarinin içsel şiddetine dair çalışmalarıma, örneğin bir duvarın neden asla masum olamayacağına dokunuyor. Duvar, kamusal alana şekil verilmesinde son derece kuvvetli bir aygıt. Sürekli duvarlarla çevrili olduğumuzdan bu tür şiddete son derece alışığız. Şu an bir odada oturuyoruz, odanın anahtarına sahip olduğumuzdan hapsedilmiş hissetmiyoruz ancak bir hapishane ile bir oda arasında pek fark yok. Altına girebileceği bir çatısı olmayan herkes duvarların şiddetini algılayabilir. Eğer sokaklarda yatıyorsanız duvarların düşmanınız olduğunu bilirsiniz. Bu tür şiddete artık kaçamayacağımız bir şekilde yüzleşmek zorunda kalana kadar dikkat etmiyoruz. Kent üzerindeki askeri müdahalelerde de benzer bir süreç işliyor, bu yüzden önümüzde olup biteni artık kabul edemeyeceğimiz kritik bir noktaya ulaştığımızı fark etmemiz zor olabiliyor. Olağanüstü hal durumunu saymazsak, askerileştirme süreçleri aşamalı ilerlediğinden olanları umursamıyoruz. Bir olağanüstü hal durumu ise geçen Ocak ayında Paris’te yaşadığımıza benzer duygusal zirveleri takip ediyor. Örneğin son döneme kadar Fransız polisini ellerinde makineli tüfeklerle gezerken gördüğümü hatırlamıyorum ve daha basit teçhizatlara ne zaman döneceklerinden emin değilim. Özetle etrafımızda sürekli maruz kaldığımız şiddeti görmememizin tedrici bir yanı var ve ne kadar imtiyazlıysanız şiddeti de o kadar az fark ediyorsunuz. Ancak kriz dönemlerine rast gelen ve şiddeti meşrulaştıran sıçramalar da mevcut. 

Geçtiğimiz sene içerisinde Türkiye’de katı bir güvenlik kanunu yasalaştı ve polise kamusal protestolara müdahale edebilmesi için daha önce görülmemiş yetkiler verildi. Yine çok yakında, Cizre’de 9 günlük bir sokağa çıkma yasağı uygulandı ve başka birçok yerleşim birimi “güvenlik bölgesi” ilan edildi. Devlet, askerileştirme mekanizmalarını yerleştirmek için yasal çerçevedeki bu tür değişiklikleri nasıl kullanmakta? 

LL: Türkiye’de yaşananlardan büyük endişe duymaktayım ama Türkiye’ye özgü bir cevap veremeyeceğim; zaten birçok şey dünyanın her yerinde ortak. Bir kentin mimarisine dair her öğe aslında sokağa çıkma yasağının uygulanması için her an hazırda. Sokağa çıkma yasağı dediğimiz şey evimizi terk edemememiz ve bizi o zamana kadar koruduklarını sandığımız duvarların mahkûmu olmamızdan ibaret. Daha önce bahsettiğimiz şiddetin tersine dönmüş hali. Diğer bir deyişle, olağanüstü haller kentin fiziksel yapısında değişiklik yapmadan askerileştirmenin uygulanmasını mümkün kılıyor. Bu, üzerinde düşünmediğimiz muhtemel bir şiddete sürekli maruz bir şekilde yaşadığımızı işaret ediyor. Bir örnekle somutlaştırmak gerekirse, yeni sayıda 2013’te Boston’da yürütülen insan avına dair Philippe Theophanidis ile yaptığımız söyleşiden bir bölüm var. O dönem bir anda birçok şehirde hayat durdu, bir gün boyunca insanlar kendi evlerinde hapis hayatı yaşadı ve Irak’tan gelen teçhizatla donatılan Amerikan polisi tam teşekküllü bir şekilde evleri tek tek aradı. Philippe’e polisin tek bir adamı arıyor olmasına rağmen her eve girmesine, normalde yasal olarak gerçekleştiremediği şeyleri bir anda yapabiliyor hale gelmesine dair sorular sordum. Böyle anlarda ne tip bilgilerin üretildiğini merak ediyorum. Bir olağanüstü hal aslında özel mülkiyeti maddileştirmeyi amaçlayan duvarların kudretini pekiştirir; ordu, polis ve doktorlar gibi güçler böyle anlarda özel mülkiyete dair her şeyi reddedebilir. Türkiye’ye dönersek, Philippe ile olan söyleşimizden dergiye taşıyamadığımız bölüm İstanbul ve Gezi isyanı dönemindeki gaz savaşına dairdi. Philippe’e göre Gezi zamanında polisin kontrol ettiği şey atmosferin ta kendisiydi. Bedenlerimizin nefes almaya ihtiyacı var, derilerimizin bedenin son sınırı olduğuna inanıyor ve ancak doğrudan fiziksel müdahale ile zarar görebileceğimizi zannediyoruz. Oysa Gezi’de atmosfer zehirli bir hale getirildi ve ortaya çıkan şiddet en az coplarınki kadar etkiliydi.