nudge: ittirgen devlet
kurgu: y. tarih: 05 Temmuz 2009 Pazar şimdi: 01:44
Önce “seçenek mimarisi” kavramı: seçenek mimarlarını bireylerin hayatlarıyla ilgili tercihlerini yaptıkları bağlamı oluşturan kişiler olarak tanımlayabiliriz. Örneğin kafeteryada yiyeceklerin nasıl sunulacağına karar veren müdür, hastaları tedavi seçenekleri hakkında bilgilendiren doktor, seçimlerde oy pusulalarının tasarımını yapan tasarımcı, mağazada kıyafetler hakkında tavsiyeler veren satış görevlisi gibi kişiler birer seçenek mimarı. Yazarlar seçenek mimarlarına “libertarian paternalism” denen kavramı öneriyor. Bunu “özgürlükçü paternalizm” olarak çevirebiliriz; paternalizm ise bir kişi ya da kurumun kendine bağlı bireylere karşı babanın çocuğuna davranması olarak tanımlanabilir. Yazarların öne sürdüğü sistem paternalistik çünkü seçenek mimarlarının kendilerine bağlı bireylerin davranışlarını onların hayatlarını daha kaliteli hale getirmek için etkilemesini destekliyorlar. Bir yandan da özgürlükçü bir sistem zira insanlar daha doğru tercihlere yönlendirilirken aynı zamanda tercih hakları da engellenmiyor. Eğer birey sigara içmek istiyorsa, şekerli ve yağlı besinlerle besleniyorsa, emeklilik için birikim yapmıyorsa seçenek mimarları o bireyi engellemiyor. Sadece tasarladıkları sistemlerle bireyleri daha doğru tercihler yapmaya teşvik ediyorlar. “Nudge” (dürtmek, iteklemek) denen kavram da insanların davranışlarını tahmin edilebilen bir şekilde etkileyen ama bireylerin seçeneklerini kısıtlamayan ya da tercihlerine ek maliyet getirmeyen seçenek mimarisi yöntemlerini tanımlamak için kullanılan bir kavram. Mesela okul yönetiminin kafeteryada öğrencilerin göz hizalarına tatlı değil meyve koymaları bir “nudge”. Zira öğrenciler tatlı yerine meyve yemeye yönlendiriliyor bu şekilde ama tatlı yemek isteyen bir öğrenci de kolunu biraz daha yukarılara ya da arkalara uzatmak gibi ufak bir külfet karşılığında tatlı yiyebiliyor. Okul yönetiminin yemeklerde tatlı yenmesini kökten yasaklaması ise özgürlükçü paternalizmin tanımına sığmazdı zira öğrencilerin özgür iradeleri bastırılmış olurdu.
Yazarlar argümanlarına, daha önce psikoloji literatüründe enine boyuna incelenmiş olan çeşitli irrasyonel davranış eğilimlerinden bahsederek başlıyorlar. Şimdi burada tek tek bahsetmek zaman alır ama sözün özü bireyler her zaman kendileri için en iyi kararları veremiyorlar. Birkaç örnek:
1) İnsanlar fazla iyimser ve özgüvenliler. Mesela sürücülerin yüzde 90’ı kendilerinin ortalama sürücüden daha iyi olduğuna inanıyorlar. Bu insanların yatırım tercihlerinde fazla risk almasına sebep olabilen bir durum –ki som küresel krizde bu durumu yaşadık.
2) İnsanlar statükoyu korumaya meyilliler; bir seçim yapmaları gereken durumlarda kendilerinin yararına olan tercihi yapmayıp halihazırda kendileri için yapılmış tercihlerle yetiniyorlar. Mesela sigorta poliçesi yaptırmak gibi yeni bir işe atılırken enine boyuna düşünmeyip “default” tercihlere sınırlayabiliyoruz kendimizi. “Default” tercihin en iyi tercih olduğu yanılsaması var burada ama herkes için en iyi tercih olmak zorunda değil “default” ayarlar.
3) İnsanlar zararlarına olduğunu bilseler de kendilerini kontrol etme problemleri sebebiyle yanlış tercihlerde bulunabiliyorlar. Mesela tiryakiler sigaranın ya da kumarın zararlarının farkında ama alışkanlıklarından vazgeçemiyorlar.
Vesaire...
Bu sebeplerden dolayı seçenek mimarlarının çeşitli “nudge”lar yani iteklemeler vasıtası ile bireylerin tercihlerini etkilemesi (tabi yasaklar getirmeden, insanların seçim özgürlüklerini kısıtlamadan) kabul edilebilir bir hal alıyor. Özellikle karmaşık, seyrek yapılan, geri bildirim olanakları kısıtlı, tercihler ve sonuçlar arasındaki bağların zayıf olduğu seçeneklerde insanların daha fazla ihtiyacı oluyor “nudge”lara.
Kitap boyunca seçenek mimarlarının insanları etkili bir şekilde “nudge” etmeleri için yöntemler öneriyor yazarlar. Emeklilik planlaması, yatırım, borçlanma, sosyal güvenlik, sağlık hizmetleri, ilaç sigortası, organ bağışı, çevreyi koruma, okul tercihi, evlilik gibi alanlardan bahsediyorlar. Oturup hepsinden bahsedecek değilim, adamlar 300 sayfa kitap yazmış. Bir-iki örnek vermekle yetineyim.

2) Birçok insan organ bağışını desteklese de statükoyu sürdürmeye olan eğilimleri sebebiyle ölmeden önce bu yöndeki isteklerini belgelemiyorlar. Ortada bir belge olmayınca da çoğu ülkedeki mevcut kanunlar, daha önce açık bir şekilde organ bağışı isteğini yetkili makamlara bildirmemiş vatandaşların organlarının nakillerde kullanılmasını yasaklıyor. Oysa kanunları değiştirip böyle bir belgelendirme eksikliği durumunda organ naklinin yasal olacağı bir durum oluşturmak mümkün. Yine kimsenin özgürlüğünün kısıtlandığı yok. Organlarını bağışlamak istemeyen vatandaşlar her zaman gerekli kurumlara bu isteklerini bildirebilirler. Teknolojinin ilerlemesiyle bu bildirimin maliyeti de çok düşmüş durumda, internetten kısa bir form doldurarak halledebilir herkes bu işi. Ama söz konusu “nudge” sayesinde normalde organ bağışı yapmak isteyip ihmalleri dolayısıyla bunu gerçekleştiremeyen bireylerin organları ihtiyaç sahiplerine ulaşacak, her yıl bir sürü hayat kurtulacak.
3) ABD’de kumar problemi olan bireyler gönüllü olarak kendi isimlerini bir kara listeye yazdırıp kendilerini kumarhanelerden afaroz ettirebiliyorlar. Devlet bu tür bir liste oluşturarak otokontrol problemi olan bireylerin, kendi özgür iradeleri doğrultusunda, kumar problemlerini kontrol altına almasını kolaylaştırıyor. Kimse de herhangi bir bireyin kafasına silah dayayıp o listeye girmek için başvuru yapmaya zorlamıyor kimseyi. Hem paternalistik, hem de liberteryen bir çözüm.
Benzer fikirleri savunan başka kitaplar da var ve bu ara fazlasıyla popülerler. Bunun sebebi biraz da Obama’nın devlet anlayışını ideolojik olarak destekleyen kitaplar olmaları. Gerçi Thaler ve Sunstein partizanlıktan olabildiğince uzak duruyorlar kitaplarında ama öne sürdükleri fikirlerin Obama yönetimine nasıl yakın olduğu aşikar. Bilindiği gibi Cumhuriyetçi Parti tamamen serbest pazarlara inanan, devletin varlığını minimuma indirmek isteyen, insanların hiçbir etki altında olmadan özgür seçimler yapabilmesini, bunun en optimal durum olacağını savunan bir parti. Oysa insanlar birçok sebepten dolayı her zaman doğru tercihleri yapamıyor, ortada hiçbir özgürlük kısıtlaması olmasa bile. Bu noktada daha iyi bir seçenek mimarisi sonucu bireyler daha doğru (kendi çıkarları için) tercihlere yönlendirilebilir, özgürlükleri kısıtlanmadığı için ortada etik bir problem de kalmaz. Obama yönetimi de ekonomiden sağlık sistemine her alanda devletin etkisini arttırmak isteyen bir yönetim. “Nudge” gibi kitaplar da devletin özgürlükçü sınırlar içerisinde vatandaşların tercihlerini etkileme çabasına meşruiyet kazandırma işlevini görüyor.
charlotte & magon
kurgu: y. tarih: 04 Temmuz 2009 Cumartesi şimdi: 21:41
Sene 2008. Aylardan Mart. Fransız güzel Charlotte ve İsrailli yakışıklı Magon, Tel Aviv’de havaalanında buluşuyorlar. Bu birbirlerini ilk görüşleri. Ondan önce iki sene boyunca internet üzerinden hayatlarını ve zevklerini paylaşmışlar. Magon sonunda davette bulunmuş, Charlotte da biletini kapıp uçağa atlamış. Beraber stüdyoya gidiyorlar, 12 gün boyunca şarkılar yazıyorlar, o süreçte birbirlerine bağlanıyorlar. Bir daha da hiç ayrılmıyorlar. Gerçi daha bir seneyi biraz geçmiş, ama orasını karıştırmayalım. O şarkıları bugün ‘Love Happening’ isimli albümlerinde dinliyoruz. Tutku damlayan, hınzır şarkılar bunlar; birbirlerinin kulağına fısıldayan aşıklar, piyanonun erotizmi, gitarın groove’u, ayakları yerden havalandıran yaylılar var. Bir de dalga sesleri; odaların içinde kapalıyken bile hep denizi düşünerek kaydetmişler albümü. Hafif Air’i anımsattı bana, hafif Zero 7’ı, hafif de 30 sene öncesinin Fransız pop’unu, mesela Gainsbourg’u. Aşağıda paylaştığım şarkıda Charlotte kelimeleri mırıldanırken Magon birilerine, artık o birileri kim olabilirse, “ilham perimsin” diyor. Daha ne desin?
Charlotte & Magon – Vagalam
niye? music
jason molina + alasdair roberts
kurgu: y. tarih: şimdi: 17:03
Sakin müzik deyince folk istiyor canım. Tıngırdayan bir gitar, banjo ya da ukulele. Pürüzsüz bir ses. Ayağını sürüye sürüye ilerleyen tembel miskin şarkılar. 2002 senesinde Will Oldham’ı (nam-ı diğer Bonnie ‘Prince’ Billy) da aralarına alıp ‘Amalgamated Sons Of Rest’ isimli bir albüm yayınlayan Jason Molina ve Alasdair Roberts bu arzumu doyurdular bu ara. Jason Molina hem solo takılan, hem de kankası müzisyenlerle imece usulü işlere girişen bir müzisyen. Yerinde duramıyor pek, Ohio’da doğup ABD’de sürekli yer değiştiren müzisyen en son Londra’ya göç etmiş. Lo-fi estetiğiyle alt-country geleneğinden beslenen şarkılarını 2003’e kadar Songs: Ohia mahlasıyla icra etti. O zamandan beri de ya kendi adıyla ya da Magnolia Electric Co. ismiyle takılıyor. Ne yapsa kulak verecek bir dinleyici kitlesi ve şarkı çağlayan bir ilham pınarı var. Öyle ki senede 1000 şarkı yapma hedefi koymuş kendisine, genelde de dolduruyor kotayı. Hatta iki sene önce ‘Sojourner’ isimli dört CD’lik bir boxset yayınladı hepsi yeni şarkılardan oluşan. Yeni albüm ‘Josephine’ pek yakında geliyor. Kimseyi hayal kırıklığına uğratmayacak gibi. İskoçyalı Alasdair Roberts da Jason Molina kadar olmasa da epey üretken, iki albümün arasını iki seneden fazla açmayan bir folk müzisyeni. Daha geleneksel bir sound’u var, yeni albümü ‘Spoils’de de çizgisini bozmamış.
Bahsettiğim iki müzisyenin en son işleri ‘Josephine’ ve ‘Spoils’den birer tadımlık hemen aşağıda.
Magnolia Electric Co. – Little Sad Eyes
Alasdair Roberts – You Muses Asist
niye? music
hello seahorse!
kurgu: y. tarih: şimdi: 16:51
Meksikalı bir indie pop üçlüsü olan Hello Seahorse!’u keşfetmemi fırsat bilip böyle bir girizgah yaptım. Meksika’daki alternatif müzik sahnesi hakkında bir bilgim yok, zamanında At The Drive In dinlerdik, o kadarını biliyorum. Meksikalılar bizim millete çok benziyor, televizyon programlarından sokakta yürüyüşlerine kadar, eminim alternatif müzik sahnesinde de bizim memleketle paralellikler kurulabilir. Hello Seahorse! 2006’da yayınladıkları ‘And The Jellyfish Parade’ ile kaliteli dream pop/twee yaptıklarını cümle aleme kanıtlamış zaten, 2008’de eski EP ve LP’lerini harmanlayıp ABD piyasasında boy göstermişler. Şimdi de yeni albümleri ‘Bestia’ ile sınırın öbür yanına attıkları adımları yavaş tempolu bir koşuya dönüştürmek, isimlerindeki ünlemin hakkını vermek istiyorlar. Ben gayet sevdim, bir de websiteleri sadece İspanyolca olmayaymış keşke.
Hello Seahorse! – Universo 2
Bestia
niye? music
tekrar: god help the girl
kurgu: y. tarih: 03 Temmuz 2009 Cuma şimdi: 16:31Sevgili blogger. Madem bir post’u siliyorsun, bari haber verin sildik diye de ona göre düzeltelim. Feed’ler olmasa bilemeyeceğiz de eskiden ne yazdık. Azıcık şu işlerden anlasam kendi domain’ime taşınacağım yoda gibi. Geçen post için bir God Help The Girl videosu düşünüyordum, projeyle ilgili eski post’a da link vereyim derken bir de baktım ki yerinde yeller esiyor. Tekrar yerleştiriyorum aşağıya, tabi ki paylaştığım mp3’leri kaldırarak. O da eski Belle and Sebastian günlerinin hatırına.

Belle and Sebastian’ı en çok üniversitenin üçüncü senesinde dinliyordum. Her şeye olduğu gibi onlara da geç kalmıştım. O senenin başında dünyam hafif sallanmıştı. Aslında bir şey olduğu da yoktu ama ben bunalıma girmek için eşsiz bir fırsat geçirmiştim elime. O zamanların en büyük faydası ruh halime meze yapabileceğim müzikler keşfetmek için gayretkeşleşmem oldu. Belle and Sebastian da o zamanlar karşıma çıktı. Kırmızı kapaklı albümlerini onlarca defa çevirdim kapağı kırık diskçalarımda. Kütüphanelerde güzel kızlara bakıp beceriksiz hamlelerde bulunan, kalp kırıklıklarıyla yastıkları ıslatan, pek bir dertleri olmamasına rağmen diplerde gezip bir yandan da her şeyin iyi olacağına inancını yitirmeyen, günlerini hayatın içindeki ayrıntıları yakalayıp bunlara hayret etmekle geçiren karakterleri konu alan şarkılar, şimdi geriye dönüp bakınca fark ediyorum ki, karakterimi şekillendirmekte bile etkili olmuş olabilir.
Bu güzide Glasgow’lu grubun beyni Stuart Murdoch birkaç senedir God Help The Girl isimli bir müzikal film üzerinde çalışıyor. Önceleri Belle and Sebastian’ın yapısına tam oturmayan birkaç melodiyle başlamış macera, Murdoch yavaş yavaş farklı karakterlerin tecrübelerini kendine has müstehzi diliyle anlatan şarkılar atmaya başlamış kenara. Akabinde bu karakterleri birbirlerine bağlayıp müzikal bir anlatı yaratma fikri peydah olmuş. Gazetelere ilanlar verilip bayan şarkıcılarla görüşülmüş, sonunda Celia Garcia, Catherine Ireton ve Alex Klobouk’un temelini oluşturduğu bir vokal grubuyla şarkılar kaydedilmiş. Sonuç hayat değiştirecek sarsıcılıkta olmasa da buram buram hissedilen Belle and Sebastian özlemini dindirecek nitelikte. Yıllardır kafamda canlandırdığım, içlerinden biri olmak ya da tanışmak istediğim bu hayali günlük hayat kahramanlarını beyazperdede görecek olma fikri heyecanlandırıyor açıkçası. Bir keresinde bir daha Belle and Sebastian’ı aynı coşkuyla dinleyemeyeceğimi düşünmüştüm, ne mutlu ki yanılmışım.
niye? music
videodrome #22
kurgu: y. tarih: şimdi: 16:23Dirty Projectors – Stillness Is The Move
Dirty Projectors’ın ‘Bitte Orca’ albümü kendilerinden başka hiçbir şeye benzemiyor, hatta kendilerine bile. Dergiye yazdım albümü, bu ay içerisinde bir ara buraya da eklerim. Albümdeki şarkılar her telden çalıyor, ‘Stillness Is The Move’ en pop ve R&B tınılı şarkı. Hatta Beyonce söylese olurmuş. Bunu bile kendilerine yakıştırabiliyorlar. Lama besleyen David Longstreth’e özel dikkat.
Death Cab For Cuties – Little Bribes
Indie rock/indie pop diye etiketlenen müzikal oluşumlar içerisinde en anaakım beğenilirliği olan gruplardan biri Death Cab For Cutie. Ben Gibbard ve tayfası geçen sene yayınladıkları ‘Narrow Stairs’de risksiz oyunu tercih etmiş, şahsen beni pek tatmin etmeseler de peynir ekmek gibi albüm satmıştı. Bu şarkı akabinde gelen ‘Open Door’ EP’den. Stapmoşın.
Speech Debelle ft. Micachu – Better Days
Ninja Tune’un Londra merkezli bir hiphop etiketi var, adı Big Dada. cLOUDDEAD, Spankrock ve Roots Manuva gibi sağlam isimler barındırıyor etiket. Speech Debelle bu sene yayınladığı ‘Speech Therapy’ ile ağırtoplardan biri haline geldi, hatta bu sene Glastonbury’de çalmış. Beat’lerin ön plana çıktığı bu şarkıda klasik müzik eğitimli kızların en bir asisi Micachu ile el ele vermişler.
Wavves – No Hope Kids
Kirli/çiğ indie rock oluşumu Wavves, Nathan Williams’ın bireysel meşgalesi aslında. Bir ay kadar önce Barselona konseri esnasında sinirleri boşaldı, kendini sahnede rezil rüsva etti, sonra da Avrupa turunun geri kalan kısmı iptal oldu. Bu video yine bir Avrupa turu esnasında çekilmiş ama ta Şubat ayından.
Holiday Shores – Phones Don’t Feud
Florida’nın güneşli havasından parçalı bulutlu bir müzik çıkartmış Holiday Shores. Ben sevimli buldum. Ham prodüksiyon, basit gitar melodileri, yorgun vokal, çanlar. The Strokes ve Wolf Parade karışımı demişler.
niye? music
husband&wife
kurgu: y. tarih: 02 Temmuz 2009 Perşembe şimdi: 13:04
husband&wife’ın üçüncü albümü ‘Dark Dark Woods’ dört aydan fazladır ipod’umda dolanıp duruyor. O ara fazlasıyla akustik müzikler dinlediğimden kendimi dolduruşa getirip bir sürü sükunetli albüm indirmiştim. Sonra bir sıkıntı geldi, kulaklarım başka şekilde doyurulmayı istedi, husband&wife da süründükçe süründü. Dün albümü ziyaret edene kadar hayatlarını birleştirmeye karar vermiş bir bayan ve bir baydan oluşan bir folk ikilisi olduklarını düşünüyordum. Pek idealize bir tablo bence bu. Geleceklerini müşterek hale getirmiş bir çiftin, müzik ya da başka bir mecrada, beraber bir yaratım sürecine girmeleri. Ulvi bir yanı var sevgiden ilham almanın, iki insan arasındaki paylaşımın o noktaya ulaşmasının.
Meğer husband&wife kendi imkanlarıyla indie-folk yapmaya çalışan dört Indiana’lı gençten ibaretmiş. 2004’te ilk şarkılarını hem yazıp aynı anda birinin evinin zemin katında kaydederek ilk albümlerini yayınlamışlar. Öyle ki evde piyano olmadığı için çaktırmadan yakındaki Indiana Üniversitesi’nin müzik okuluna sızıp gerilla tarzı kaydedilmiş piyanolar. Sonra kendi plak şirketlerini kurmuşlar, turlar, toplamalar, EP’ler, 2006’daki ‘Operation: Surgery’ derken daha adanmış ve profesyonel bir gruba dönüşmüşler. ‘Dark Dark Woods’ çığır açan, şaşırtan bir albüm değil. Aşağıdaki videodan görülebileceği gibi parıltılı olmaya kasmayan, şarkılarını söyleyebilmekten yeterince mutlu bir grup husband&wife. Genelde sakin, nadiren gürültülü. Yaptıkları şarkıları hissettiklerine inandım, buraya taşımaya karar verdim. Hissetmek çoğu zaman her şeye yetiyor.
husband&wife – Haven’t Got A Friend
Comp Jam
niye? music

Basatap için ilk yazıyı neredeyse 10 senedir kulaklarımıza bir parmak bal çalan İzlandalı múm ve Ağustos sonu yayınlanacak yeni albümleri ‘Sing Along To Songs You Don’t Know’ için yazdım. Basatap ve Beatnik yazılarını buraya yapıştırmam doğru olmadığından, yeni bir şey oldukça yönlendirmekle yetineceğim. Anlaşıldı. Tamam.
monomundo >> dergi >> basatap >> 3. sayı >> múm öldü, yaşasın yeni múm
múm – Prophecies & Reversed Memories
niye? music
sivas katliamı: 16 sene önce
kurgu: y. tarih: şimdi: 03:0516 yıl önce bugün, Pir Sultan Abdal’ı anma şenlikleri çerçevesinde Sivas’taki Madımak Oteli’nde toplanan aydınlardan 33 tanesi otelin dışında biriken ülkücü ve gerici kalabalık tarafından diri diri yakılarak öldürüldü. Zanlıları savunan avukat daha sonra adalet bakanı oldu. O zanlılardan birçoğu, daha sonra yıllarca çeşitli belediyelerde sigortalı olarak çalıştıkları ortaya çıkmasına rağmen, hala kaçak. Otelin girişinde kebapçı vardı yakın zamana dek. Unutmayalım, unutturmayalım.
Moğollar – Issızlığın Ortasında
Radical Noise – Çığlık
Antisilence – Died On 2nd Of July
42 dakikanız varsa Can Dündar’ın o gün yaşananlar hakkındaki belgeselini izlemenizi tavsiye ederim.
1. bölüm:
2. bölüm / 3. bölüm / Hepsi
Katliamdan ağır yaralı kurtulan Serdar Doğan’ın röportajı: 1 / 2
niye? sospol
kompileyşın #10
kurgu: y. tarih: 01 Temmuz 2009 Çarşamba şimdi: 12:30
Neyse, bu ara bilgisayarımdaki dinlenmemiş albüm stoğumda dibi görmüş durumdayım. Onun dışında dinlediğim albümler hakkında iki çift laf edebileceğim yeni mecralar ortaya çıktı. Onlardan da zamanı gelince bahsederim. Ara ara yine birikir bir şeyler, yine toplanır, hediye paketi yapılır ama biraz daha aralıklı olacak gibi bu kompileyşın post’ları.
Bu toplama eskilerden farklı, gitar sesi pek duyulmuyor, elektronik oldu epey. Bibio ismiyle müzik yapan İngiliz prodüktür Stephen Wilkinson, Warp kokan beat’lerle bezeyip folktronik seslerle inşa ettiği ‘Ambivalence Avenue’ isimli albümüyle pitchfork’un bile ilgisini çekti. Geçen toplamalardan birinde konuk ettiğim Japon ikili matryoshka ise ‘Coctura’ isimli bir remiks albüm yayınladı; remikslerin arkasında Goldmund ve World’s End Girlfriend gibi zatlar bulunuyor. Bir de Screenatorium var, elektronik müziğin melankolik tarafında geziyorlar; hatta neslinin tükendiğini bilmesem bildiğin trip-hop, en kralından.
Tulsa’lı Dylan Golden Aycock’un The Doldrums ismiyle yarattığı pastoral/deneysel seslerin akabinde Nils Frahm’ın son albümü ‘The Bells’den bir kuple seçtim. Genç yaşta böyle minimalist, böyle neoklasik, maşallah. Naikaku epey ilginç bir grup, tüm ilginçlikler Japonlar’dan çıkıyor zaten. Progresif rock ve metal tınılı, pek de alakam olmayan bir janrda müzik yapıyorlar ancak bayan bir flütçüleri var, bütün gerginliğini alıyor müziğin, dere gibi akıyor gitarların arasından. Our Brother The Native = layt-Animal Collective: müezzinler back vokal yapıyor. Raskolnikov’s Dream Ege’nin karşı kıyısındaki komşu ülkeden, tam olarak Selanik’ten. Atatürk görse gurur duyardı. 80kidz üçüncü Japonya kaynaklı oluşum bu toplamadaki, Justice’in Osaka şubesi.
Sonlara doğru UNKLE’ın alicengiz oyunlu yeni(!) albümünden ‘Reign’ var. James Lavelle eskiden zaten yayınladığı şarkıları makyajlamış, başlarına bir intro koymuş, ‘Showreel’ ismiyle piyasaya sürmüş. Niyagara Şelaleleri’nden gelme Wisp (Reid Dunn) zamanında netten bedava dağıttığı elektronik müziğin altjanrlarında dolanan şarkılarını Rephlex etiketiyle parasıyla satmaya başladı. ‘Shimmering Hour’a değer. Kapanışta adet olduğu üzere ambient bir iş var, Helsinki’li Hannu Karjailanen’den.
TOPLU İĞNE
Bibio – Sugarette
matryoshka – Sink Into The Sin
Screenatorium – Pearls
The Doldrums – Spirit Elevates Brain
Nils Frahm – My Things
Naikaku – Tautrogy
Our Brother The Native – Endless Winter
Raskolnikov’s Dream – Gabriel
80kidz – Getting You Off
UNKLE – Reign
Wisp – Keeper Of The Hills
Hannu – Valssi
niye? music
limbo-pillow'u takiben
kurgu: y. tarih: 30 Haziran 2009 Salı şimdi: 02:15dream endless, son günlerde üç adet post yayınladı blog’unda. Sırasıyla, “Türkiye Endonezya olur mu?”, “Ben de yapmalıyım, benim neyim eksik ve ben yaptım oldu” ve “Change of Plans, eksik nerede?” başlıklı yazılar bunlar. Yazdıkları birkaç şey düşündürttü, çoğu kişisel şeyler, paylaşmak istedim.
1) dream endless’ın Türkiye’deki müzik ortamıyla bu kadar içli dışlı olduğunu bilmiyordum. Onu da kendim gibi evinde bilgisayarının ekranına yapışıp müzik camiasına dışarıdan bakan, kendi biriktirdikleriyle şarkılarda duyduklarını harmanlayıp kanılara ulaşmakla yetinen bir müziksevicisi olduğunu düşünüyordum. Şöyle yazmış: “10 senedir Türkiye müzik cemiyetinin içerisindeyim. Bundan 10 sene evvelinin gözde janrlarından heavy-metal/alternatif-metal icra etmekte olan İstanbul sınırları içerisindeki herkesle tanışıklığım oldu. Mesele daha da derine inince, "malum pasajlar"ın malum plak şirketlerinin elemanları, o elemanların 90'larda kurduğu grupların diğer üyeleri ve saire derken, Türkiyedeki alternatif müzik sahnesine dahil olan neredeyse herkesle bir temasım oluştu. Bugün burada, kim neyi ne için ve nasıl yapıyor anlatırken, hariçten gazel okumuyorum, bizatihi gördüklerimi, gözlemlediklerimi, yaşadıklarımı anlatıyorum.” Kanımca bu çok değerli bir tecrübe, zira müzikle uğraşan kişileri birebir tanımak, diyaloğa girmek söz konusu zatların motivasyonları ve müzikten beklentilerini anlamak için çok önemli.
Ben çoğu konuda olduğu gibi bu konuda da biraz safım. Myspace’te bir Türk grubunun şarkılarını dinleyince, ne kadar vasat olduklarını düşünsem de, işte kendi imkanlarıyla bir şeyler yapmaya çalışmışlar diye toz kondurmamaya çalışıyorum. Burada dinlediğim çeşitli Türk grupları hakkında post’lar yazarken negatif düşüncelerimi post’ların en sonuna saklayıp olabildiğince kısa bir şekilde bahsedip lafı bağlamaya çaba sarf ediyorum. Şarkılar kaydedip myspace’inde başkalarıyla paylaşan insanlarla ilgili ilk düşüncem kişisel ifadenin bu kadar bastırıldığı bir düzende duygusal ve düşünsel dünyalarını müzik vasıtası ile dışavurmaya çalışan heveskar ve cesaretli kişiler oldukları. Bir nevi ‘müzik benim isyanımdı’. Yeteneksiz olmaları bazen bonus işlevi bile görüyor, zira yeteneksiz olup da gözünü karartıp müzik üzerinden kendini ifade etme çabasına girişen insanlar nazarımda Don Kişot’sal bir vasıf kazanıyor. Bu açıdan bakınca dream endless’ın dillendirdiği “Yapılabilecek en kötü şey, bir şeyi kötü yapmaktır, hiç yapmamak daha iyi bir tercihtir” fikri bana ters geliyor. Ne kadar kötü olursa olsun, eğer yapılan müzik yaratıcısı için bir değer taşıyorsa yapılmaya değerdir. Geçen gün kahverengi karton ayı’dan bahsettim burada. dream endless’ın “kırtasiyeden aldığınız bir orgu gündelikçinize çaldırsanız bize müzik diye yedirebileceksiniz” tespiti kahverengi karton ayı’yı çağrıştırdı bana. Hiçbir virtüözite yok kka’nın müziğinde ama kanımca dibine kadar samimiyet var. Hiç gitar çalmayı bilmeden bir grubun gitaristi olmak, rezil bir sese sahip olmak tek başlarına eksiklik olarak gördüğüm şeyler değil. Benim müzik algımda niyet ve tavır çok daha önemli. Sex Pistols da, Ramones da gitar çalmayı bilmiyordu.
Ama dream endless da haklı zira herkes içlerinde alevlenenleri dışavurma dürtüsüyle soyunmuyor bu işe. Potansiyel müzik yapma sebepleri: Eşe dosta hava atmak. Bir barda bir-iki çıkıp sahnedeki pozlarla bardan hatun kaldırmak. Etraftaki yetenekli insanlar karşısında eziklik hissedip müzik üzerinden hayatın intikamını almak. Kıskançlık. Ego. Ben bunlar yokmuş, hiç kimse bu dürtülerle müzik yapmıyormuş gibi düşünmek istiyorum ama kazın ayağı öyle değil. [Bunun sebebi biraz da müzikle uğraşan tanıdığım insan sayısının 1 (yazıyla bir) olması.] Herkes içsel kaynaklardan beslenerek müzik yapmıyor, hatta çoğunluk dışsal etkenlere bağlı olarak müzik yapmaya gayret ediyor. O gayretin sonu da bir boka benzemiyor. Belki dream endless’ın bahsettiği Türk müzisyenlerdeki samimiyet eksikliği bu yüzdendir. Çarpık fikirle yola çıkınca zikir de yamuk oluyor. Endonezya’daki gruplar neden Türk gruplara göre daha samimi? Bilmiyorum. Okuduğum kadarıyla dream endless da bilmiyor. Belki üzerine yoğunlaştığı Endonezya örneklemi sınırlı olduğundan boktan Endonezyalı gruplar gözüne çarpmamıştır. Belki de elimizdeki coğrafya değil insan doğasına ilişkin bir sorundur.
2) Tüm genellemeler yanlıştır. Aynı bir önceki cümledeki genelleme gibi. Ama Türk müziğinde derin bir özgünlük eksikliği olduğu su götürmez. dream endless’ın Change of Plans ile ilgili yaptığı tüm tespitlere katılıyorum. Onun dili benimkine göre daha hoyrat tabi. Ben de zamanında şöyle yazmıştım kendileriyle ilgili: “Uluslararası düzeyde ismini duyurmuş birçok post-rock grubunun kaçamadığı bir tuzak var, yeni sesler yaratamama, janra yeni bir soluk üfleyememe. Change of Plans de elbette bundan muzdarip, ‘Almost There’deki gaipten gelen sesleri onlar icat etmedi sonuçta. Ama janrlarının halihazırda belirlenmiş hudutları içerisinde son derece iyi işlere imza atıyorlar.” Manga Türkiye’nin Linkin Park’ı. kafabindünya Türkiye’nin Explosions In The Sky’ı. Nem Türkiye’nin Coldplay’i. KimKiO Türkiye’nin Electrelane’i. Hepsi iyi müzik yapıyor. Ama herkes de Türkiye’nin bir şeyi. Hafızamı zorladım da, DANdadaDAN ve Nekropsi’den başka bağımsız bir yer işgal eden hiçbir isim gelmedi aklıma. [90’lardaki hard rock/metal camiasıyla pek işim olmadığından oraya hiç girmiyorum. Bir de alakasız da olsa, Özlem Tekin bir videosunda öldürdüğü sevgilisini battaniyeye sarıp toprağa gömüyordu. İşte özgünlük diye ben buna derim.]
Bu topraklarda özgün müzik deyince kafamda halk müziği çağrışıyor doğrudan. Ozan kültürü. Yıllar geçtikçe ancak o müzik damarıyla bir bağlantı kurabilen insanlar orijinal bir şeyler yakalayabilmişler. Taklitçiler de olmuş, tıpkı bugünkü gibi. Silüetler ismiyle aynı The Shadows gibi müzik yapmış bir grup var yahu 60’larda. Bugün Mor ve Ötesi nasıl Türkiye’nin Britpop sentezi ise o zamanlar da Mavi Işıklar Türkiye’nin Beatles’ı imiş. Erkin Koray’ın Bunalım’ın bugüne kadar kaya gibi gelmesinde az önce bahsettiğim damarla kurduğu ilişki yatıyor. Bugün Baba Zula ve Replikas gibi gruplar biraz olsun özgün işler yapıyorsa yine aynı sebepten. Problem genç grupların başka ülkelerde yapılan müzikleri yeterince takip edememesinden kaynaklanmıyor. Tam tersine fazla takip ediyorlar.
3) Bir de çıkarların çakışması problemi var ortada. Yedi senedir çeşitli yayın organlarında iyi-kötü bir şeyler çiziktirmeye çalışıyorum. Fanzinlerde de bulundum, ülkenin en oturaklı müzik dergilerinde de yer buldum, bizzat yeni dergi çıkarma faaliyetlerine de giriştim. [Burada bir parantez açmak istiyorum. Müzikle ilgili bilmediğim şeyler: Nota bilgisi, armoni bilgisi, arpej ne demek, fagot nedir. Özetle müzik hakkında hiçbir şey bilmiyorum. Ve buna rağmen yıllardır birileri yazdıklarımı yayınlamaya değer buluyor. Bu memlekette müzik hakkında teknik bilgi sahibi olup dergicilikle uğraşan insan yok mudur? Benim hala müzik yazabiliyor olmam Türkiye’deki müzik yayıncılığı açısından son derece düşündürücü. Parantezi kapatıyorum.] Bu kadar yere içerik desteği sağlamış olmama rağmen bu işlere soyunduktan hemen sonra yurt dışına gitmiş olmamdan dolayı sektörden kimseyi tanımıyorum. Zaten insan tanımayı da pek seven bir yapıya sahip değilim. Parçası olduğum dergilerin editörlerinden başka hiç kimseyle bir bağlantım olmadı, onlarla da email üzerinden. Bu yüzden de yazdıklarımla incitmekten korkutacağım, çıkarlarını düşünmek zorunda hissettiğim kimse yok. Ama yine gördüğüm kadarıyla dergi editörü, dergi yazarı, müzisyen, mekan sahibi, konser düzenleyicisi kümelerinin bir sürü ortak elemanı var. Ya da o onu tanıyor, bu bunu tanıyor, zaten avuç içi kadar camia. Herkes göbeğinden bağlanmış birbirine. Hal böyle olunca kimse birbirinin tavuğuna kışt demiyor. Hiçbir Türk dergisinde şöyle bir yazı görmedim: “Zeytinburnu’lu folktronica kolektifi Fakyu Naciye’nin ilk demo’su hiçbir orijinal fikir içermiyor, götüm gibi olmuş.” Varsa yoksa yeni EP ne kadar harika, İstanbul sahnesinin dikkat çekici grubu, hedehödö. Sen benim sırtımı sıvazla, ben senin sırtını sıvazlayayım. Otosansür varmış gibi geliyor bana, müzik hakkında kalem oynatanlar sadece beğendiklerini yazıya dökerken olumsuz fikirlerini kendilerine saklıyorlar. Sadece kimsenin hevesini kırmamakla açıklanabilecek bir durum değil bu. Zira her şeyi yordamıyla söylemenin bir yolu var. Ayrıca tanıdıkları kişiler hakkında çok daha acımasız olabilmeli yazarlar. Ben blog’umda olumsuz fikirlerimi biraz yumuşatmaya çalışıyorsam bunun sebebi müzik camiasına dışarıdan baktığım için kafalarından ne geçtiğini bilmediğim kişiler hakkında hariçten gazel okuyup ukalalık taslamak istememem. Ki bundan da gurur duymuyorum. dream endless’ın müzisyenlerde gözlemlediği samimiyet yoksunluğu kanımca müzik yazarlarına da sirayet etmiş durumda.
niye? music
balmorhea @ le poisson rouge
kurgu: y. tarih: 29 Haziran 2009 Pazartesi şimdi: 16:06
Bulutların Balmorhea konserinden hemen önce poşet poşet olması. Bence tesadüf değil.
Her yaptıkları işe, her bastıkları notaya kefil olunabilecek çok grup yok. Burada deve yüküyle gruptan bahsediyorum ama ancak yüzde biri Balmorhea kadar içime siniyor. İkinci albümleri Rivers Arms ve arkasından gelen All Is Wild, All Is Silent ile sağlam bir yer elde ettiler müzik hafızamda. Kısmet oldu, Village dolaylarında, tam olarak le poisson rouge’da izledim bu benzeri az bulunan Austin’li grubu. Rob Lowe, Michael Muller, Aisha Burns, Nicole Kern ve Travis Chapman’dan oluşan beşli kadrolarına bir de Lymbyc Systym’in davulcusu Michael Bell eklenmişti sahnede. Keman, çello ve kontrbastan oluşan yaylı grubuna ek olarak Rob Lowe ve Michael Muller da banjo, piyano ve gitarı paylaşmışlar aralarında. Mekan çok dolu değildi ama zaten masa düzenine sahip bir yer olduğu için hiçbir zaman çok dolu gözüken bir mekan değil. Sayısal eksikliği coşkularıyla hissettirmedi gelenler. Hatta dinleyicilerin hevesine Balmorhea da şaşırdı. Hayatlarında ilk kez iki kere bis’e davet edilmişler, sahneye son çıkışlarında Austin’de bile bu kadar ilgi görmediklerini söylediler. Seyirciyle diyalogları pek yoktu, şarkı isimlerini bile telaffuz etmeden gerekli yerlerde gerekli teşekkürleri dillendirdiler sadece. Bir-iki şarkı hariç (mesela aşağıdaki Balleen Morning) hep son albümden çaldılar. Ben ki her gittiğim konserde sonlara doğru sıkılırım, bu seferki çok kısa geldi. Konserden bazı videolar aşağıda, düşük görüntü kalitesi ile.
Settler / Harm and Boon / Truth / Elegy
Balmorhea – Harm and Boon
luigi rubino
kurgu: y. tarih: 28 Haziran 2009 Pazar şimdi: 02:28
Gece gece İtalyan müzisyen Luigi Rubino’nun solo albümünü dinliyorum. Gündüz okyanusta balık tuttuk, martıları izledik. Eve geldim, saatlerce uyudum, gözlerimi açınca geceyarısı olmuştu. Akşamüstü/akşam uykuları huzursuzluk vermiştir hep. Onca uykunun arkasından vücudum sabahın geldiği beklentisiyle dişlilerini çalıştırmaya başlarken pencereden seçtiğim karanlık sebebiyle birden aptallaşır, allak bullak olurum. Küçükken ayak altında dolaşmayayım diye zorla yatırıldığım akşamüstü şekerlemelerinden sonra akşam yemeğine çağrılmak için dürtülmelerim geliyor aklıma. Kahvaltı beklentisi, ne olduğunu anlayamayış, mutsuzluk. Bu gece yaşadığım endişe saldırılarını meğer küçükken de yaşıyormuşum bazen, şimdi fark ediyorum.
Ashram 1997’de temelleri atılan, 1999 tarihli ‘For My Sun’ isimli demo’ları ve 2001 tarihli kendi adlarını taşıyan ilk albümleri ile dikkat çeken bir İtalyan neoklasik grubu. Yakaladıkları ivmeyle kendi ülkeleri ve Avrupa’nın çeşitli şehirlerinde birçok konser veren grup, piyanist Luigi Rubino, Sergio Panarella, kemanist Alfredo Notarloberti ve çellist Leonarda Massa’dan oluşan kadrolarıyla 2006’da ikinci albümleri ‘Shining Silver Skies’ı yayınladı.
Piyanist Luigi Rubino, 10 yaşından beri akademik anlamda piyano eğitimi alan, Ashram dışında çeşitli klasik müzik projeleri ile de içli dışlı olmuş bir müzisyen. Yaylı partisyonları için Ashram’dan dostlarının desteğini alarak bu sene ‘A Theme For The Moon’ isimli bir solo albüm çıkardı. Dinlediğim Ashram şarkılarına nazaran çok daha piyano odaklı bir albüm bu elbette. Yer yer soprano vokallerin arz-ı endam ettiği, başka piyano temelli neoklasik albümlerden farkını tarif etmekte zorlanacağım, ama gece gece içimdeki tüm endişe bulutlarını dağıtan, her şey gibi kaygıların da geçici olduğuna inandıran bir müziği var. Can alıcı film müzikleri olabilecek eserler bunlar. Az sonra rüyalarımda kullanmayı umuyorum birkaçını.
Luigi Rubino – Last Dance
Luigi Rubino – Behind The Clouds

niye? music
