17 Nisan 2014

videodrome #165

Love, Hippies & Gangsters - All Is Fine 

Post Dial'in yarısı, dost dediğim Yiğit Bülbül bir süredir Londra'da yaşamakta ve müziğiyle yaban ellerde tutunmaya gayret göstermekte. Oturup saykadeli etkileri taşıyan iki şarkı kaydetti yeni mahlasıyla, bir başka gurbetçi dostumuz Onur Sönmez de görsellerle destekledi. Kendisine çam sakızı çoban armağanı destek çıkmak için bandcamp sayfasını ziyaret edebilirsiniz.
  
Sharon Van Etten - Taking Chances 

Yeterince derdimiz yokmuş gibi bir de 'Are We There' isimli yeni bir Sharon Van Etten albümü geliyor. Şarkıyı dinleyince yönetmenin aklında Agnes Varda'nın 'Cleo From 5 To 7'ı canlanmış, meğer yıllarca müzisyenin duvarında da Varda'nın fotoğrafı varmış. Video ilhamını filmin açılış sahnesinden.
  
Courtney Barnett - Anonymous Club 

Melbourne doğumlu şarkıcı/şarkı yazarı henüz üç senedir aktif ancak kendine isim yapmayı becerdi ABD taraflarında da. Geçen sene yayınlanan 'The Double EP: A Sea Of Split Peas'ten gelen bu için için yanan slowcore şarkısına, albümün resmi olarak ABD'de de gün yüzü görmesi vesilesi ile, siyah beyaz bir animasyon video hazırlanmış.
  
Jamie XX - Sleep Sound 

Jamie Smith bir The XX üyesi ama aynı zamanda solo olarak elektronik müzik ve prodüktörlğk yapıyor. Bu şarkı önümüzdeki ay yayınlanacak single'ından. Yönetmen video için Manchester İşitme Engelliler Merkezi'ni ziyaret etmiş, videoda dans eden gençler elbette şarkıyı duyamıyorlar ama titreşimlerini hissediyorlar.
  
Hamilton Leithauser - 11 O'Clock Friday-Night 

The Walkmen belirsiz bir süre ara verdiğinden beri grup üyeleri de solo işlere girişti. 'Black Hours' uzunçalarını yayınlayacak vokalist Leithauser'in 'Alexandra'sı hafif gelmişti ama The Walkmen'in alçakgönüllü tınısına daha yakın bir şarkı. Adamımız bir New Orleans gecesinde iki tekerin üstünde. Konu açılmışken başka bir The Walkmen üyesi Peter Matthew Bauer'i es geçmeyelim, o da yayınlayacağı 'Liberation!' albümünden bangır bangır 'Latin American Ficciones'i paylaştı.
  
Throwing Muses - Clark's Nutcracker 

Throwing Muses 80'lerde bağımsız rock'ın içerisinde ufaktan bir devrim yaptıydı, sonra uzunca bir süre ara verdiler, Tanya Donnelly gruptan ayrıldı ancak Kristin Hersh bayrağı taşımaya devam ediyor. Geçen sene yayınlanan 'Purgatory/Paradise' grubun kudretini tekrar hatırlattı. Animasyon videoda parlak bir ışık hüzmesini takip eden bir adam ıssız coğrafyalarda dolanıyor.
  
Kalle Mattson - Darkness 

Ottawalı folk müzisyeni Kalle Mattson emin adımlarla yoluna devam etmekte, üçüncü albümü 'Someday, The Moon Will Be Gold' ile büyük neşriyatların ilgisini çekti. Siyah-beyaz video Super 8mm görünümlü konser görüntüleri ve sürreelimsi imgelerden bir kolaj.
  
Califone - Magdalene 

15 seneyi deviren Chicagolu Califone da kendi yağında kavrulan bir grup, eleştirel övgü hep arkalarında oldu ama çok da ön plana çıkmadan sürdürdüler müzik yolculuklarını. Son uzunçalarları 'Stitches' geçen sonbahar yayınlandıydı, o albümden gelen bu distopik folk şarkısına enfes bir animasyon video çekmişler.
  
The Ghost Of A Saber Tooth Tiger - Animals 

Armudun ağacının dibine düşmediğine sık sık şahit olmuşluğumuz var ancak John Lennon'ın oğlu Sean Lennon'ın Charlotte Kemp Muhl ile saykadelik rock işbirliği biraz utandırdı. 'Midnight Sun'ı dinlerken sesi bile sık sık babasını andırıyor. Videonun görsel ilhamı Jowdorowsky'nin 'Holy Mountain'ından alınmış. Hippi ortamları, dini göndermeler, çıplaklık, hatta uzay gemileri.
  
Dean Wareham - The Dancer Disappears 

Dean Wareham, Galaxie 500'ün esas adamı. İlk solo albümünü isim koyarken çok düşünmemiş, kendi adını koymuş. Gösterişsiz, oturaklı ve hülyalı indie pop şarkıları. Eski Hollywood filmlerinin estetiğini ödünç alan videoda şık bir balonun ortasında gökten inen meteorlar yeryüzüne değip arabalara dönüşüyor?
  
DAHA DAHA? 

San Fermin, Brooklyn'den Ellis Ludwig-Leone'nin başını çektiği bir barok pop kolektifi. Zengin bir enstrümantasyon ve özenli vokallerle kolaya kaçmayan melodiler yakalıyorlar. Gerçi kendi isimlerini taşıyan ilk albümlerini yayınlayalı aylar oldu ama verdikleri NPR Tiny Desk konserini aşağıya koyayım. Marissa Nadler'i de ıska geçmek istemem, yeni uzunçaları 'July'dan iç paralayıcı videolar paylaşmaya doyamıyor, sürekli yolda olmanın zorluklarından dem vuran 'Drive'da bunların sonuncusu. Onun dışında birçok aşina grup yeni videolar yayınladı son zamanlarda ama eskiden merakla dinlediğim bu gruplar artık bana eskisi kadar anlam ifade etmemeye başladı. Bir kere dinlemek yetti sayacağım albümleri, buraya da kısa notlar düşüp bağlantı paylaşacağım. The Men bir punk ve noise rock grubu olarak yola çıkmış, sonra gürültünün içine bir tutam country ve klasik rock esintileri yansıtmış ve o yolda da devam etmişti. Hala eli yüzü düzgün bir gitar grubular, 'Different Days' son albümleri 'Tomorrow's Hits'ten. Wild Beasts de hız kesmedi, yaptıkları zihni popun sikleti son albümleri 'Present Tense'te yükseldi. Işıldayan tuhaf kostümlerle dağ başında dans ettikleri videoları 'A Simple Beautiful Truth', Talking Heads etkisiyle çekilmiş. Wye Oak'a gelirsek, 'Civilian' ile bir dönem günlerime fon olan şarkılar yapmışlardı ancak gitarları azaltıp synth pop yapmaya başladılar ve 'The Tower'un bulunduğu 'Shriek' pek sarmadı. Real Estate ise formülü bozmadı, hazmı kolay bir indie rock icra ediyorlar ama kendilerini yenilemeyince de albenileri aşınıyor tabiatıyla. Son albümleri 'Atlas'tan gelen 'Crime'ın videosunda bilinçli olarak seçilmiş birbirinden saçma birkaç konsepti bir araya getirerek komedi etkisine güveniyorlar. Formül bozmayan başka bir isim de Mac DeMarco, yeni uzunçalar 'Salad Days'in eli yüzü gayet düzgün ama ne akıyor ne kokuyor. Adamımız albümün isim şarkısını bir lunaparkta akustik gitarıyla seslendirmiş.
 

christina vantzou

christina vantzou 
Christina Vantzou'yu Adam Wiltzie ile oluşturduğu görsel-işitsel proje The Dead Texan'dan tanıyorum. Böyle demeyi çok isterdim ama ancak adından da belli olduğu üzere ikinci uzunçaları 'No. 2' ile tanıdım kendisini. Brüksel'de ikamet eden Vantzou o proje bünyesinde klavye çalıyor ve işin daha ziyade görsel tarafını taşıyormuş. Daha sonra Sparklehorse ile Avrupa turuna çıkmış, rahmetli Mark Linkous'un yüreklendirmesi de tek başına müzik yapma kararında etkili olmuş. Adam Wiltzie ambient oluşumların en bilinenlerinden Stars Of The Lid'in beyni, Vantzou da müziğinde epey etkilenmiş kendisinden. Hiçbir eğitimi olmadan bir keyboard ve bilgisayar yazılımları üzerinden yaptığı düzenlemeleri eşin dostun yardımı ile yedi parçalık bir orkestra için notaya dökünce ilk albüm 'No. 1'ın çatısı oluşmuş. 'No. 2' ilki beğenilince çekilen ve gişede daha da büyük bir başarıya ulaşan bir devam filmi gibi. Bu sefer üflemeli ve yaylı kısımları büyümüş, işin içine daha çok enstrüman katılmış. Vantzou'nun yarattığı ses bulutlarının içerisinde ağlamaklı yaylılar ve donuk piyano akorlarının ötesinde bir zenginlik var doku açısından: 'Sister'ın son düzlüğünde bir arp fırlıyor çalıların ardından, 'Vostok'un borazanları akılda kalıyor. Albümü benzerlerinden ayıran iki ana unsur ise müzisyenin zamanlama anlayışı ve cimri kurgusu. Vantzou kreşendolardan kaçınan, sinematik drone'larını arşa çıkarmaktan imtina eden bir müzisyen. Bu tercih belki drama dozajını azaltıyor ancak yarım saatlik albümün her anını özel kılıyor. Yer yer 'Vancouver Island Quartet'te olduğu gibi Barwick-vari sözsüz vokallerle zenginleşen kompozisyonlar minimalist yapıları ile hazmı kolay ancak hissi tahribatı yüksek eserler. Ambient sahnesinde fark yaratmak zor zanaat, Vantzou'nun iki albüm arasında kat ettiği mesafe ise gelecek için umut verici.
 

bryce dessner & jonny greenwood

dessner greenwood 
Bir koltukta birden çok karpuzu hakkıyla taşıyabilen adamlara gıpta ediyorum zira daha da fazla işe kalkıştıkça her birini daha da yarım yamalak yapabilen biriyim. Bryce Dessner ve Jonny Greenwood bu açıdan rol modeli olabilecek adamlar. İlki The National, ikincisi ise Radiohead olmak üzere günümüzün kallavi rock gruplarının gitaristleri. Ama ikisi de bununla yetinmiyor, uzun süredir klasik müzik besteliyor. Hem de şımarık rock çocuklarının yol yordam bilmezliği ile değil, yıllar içinde kıvamını bulmuş bir ustalıkla. Jonny Greenwood zaten bu alanda isim yapmış biri, daha çok film müzikleri üzerinde çalışmakta. 2007 senesinin en iyi filmlerinden biri olarak gösterilen Paul Thomas Anderson'ın 'There Will Be Blood'ının müziklerini yapmış, en son yine aynı yönetmenden 'The Master'ı sesle boyamıştı. Bu post'a vesile olan ortak albümün ikinci yarısı da 'There Will Be Blood'ın zaten çoktandır ortalıkta olan müziklerinden oluşuyor, bu açıdan elimizde Kopenhag Filarmoni Orkestrası'nın filmle bütünlük oluşturma kaygısı hissetmeden giriştiği yeniden icra dışında yeni bir şey yok. Greenwood'un müziği öylesine güçlü ki her şeyini unuttuğumu sandığım bir filmden kareler canlandırmayı başardı yıllar sonra zihnimde. Bir İngiliz'in uçsuz bucaksız ABD coğrafyalarını sese tahvil ettiği bu besteler sis gibi filmde resmedilen coğrafyaların üzerine çöküyor, fesat, uğursuz ve kaygı uyandırıcı bir his uyandırıyor. Bryce Dessner'ın yeni kompozisyonlarından oluşan diğer yarının ismi ise 'St. Carolyn By The Sea'. Greenwood'unkiler zamanı daha cömert kullanan ve yaylı temelli eserler, Dessner ise dinamikleri açısından daha maceraperest işlere girişiyor, üflemelilerin ve yaylıların yanına baskın olmasa da perküsyonlar ve elektrikli gitarı da yakıştırıyor. Post-rock'ın med-cezir hareketlerinden de beslenen hem uysal hem de cüretkar eserler bunlar, özellikle 'Lachrimae' muhteşem. Eğer Kronos Quartet bir albümünün tamamını Dessner'ın eserlerine ayırıyor, günümüzün en önde gelen yönetmenlerinden biri her seferinde Greenwood'a güveniyorsa bunu kıyakçılıkla açıklamamız mümkün değil. Orkestra şefi André de Ridder'ın fikir babası olduğu bu ortaklık iki gitariste hak ettikleri payeyi veriyor, Deutsche Grammaphon gibi hatırlı bir etiketin yayınladığı bu kayıt yanımıza kâr kalıyor.  

 

phill niblock

phill niblock 
81 yaşına giren besteci Phill Niblock ile yeni tanışmış olmak maalesef benim cehaletim ve ayıbım. Biyografisine dalınca yirmilerinde iktisat okuyan, daha sonra fotoğrafçı ve filmci olarak çalışan bir adama rastlıyoruz. O zamandan en çok akılda kalan işleri dünyanın çeşitli yerlerinde günlük emek süreçlerini ve emekçilerin fiziksel hareketlerini yavaş ve uzun planlarla çektiği, antropolojik bağlamlar sunmaktan kaçınan soyut belgeseller. Biraz da ileride imza atacağı atonal ve minimalist kompozisyonlarla parallellik olsa gerek filme yaklaşımında. Müzik icra etmeye başlaması ise 35 yaşından sonrasına denk geliyor, hayatlarında bir türlü anlam bulamayan ve başka birine dönüşmek isteyen benim gibiler için ilham verici bir durum. New York'taki avangard müzik sahnesinin canlılığından etkilenen Niblock, içgüdüsel bir şekilde kotardığı teyp manipülasyonları ile sıvıyor kolları. Müzik teorisinden zerre çakmam ama okuduklarımdan aktarmam gerekirse perdeleri birbirinden çok az farklarla ayrılan uzun tonları üst üste dizerek tesadüflerden de beslenen doğuşkanlar, ritimler ve armoniler yakalıyor müzisyen. Her ne kadar 90'lardan sonra bilgisayar teknolojisine geçse ve bu sayede çok daha oylumlu kompozisyonlara imza atsa da Niblock'un estetik olarak muhafazakâr tercihlerde bulunduğunu ve 60'larda kafa yorduğu müzikal temel ve fikirleri kurcalamaya devam ettiğini söylemek mümkün. Notalar ve tonlar seçiyor, bunları başka müzisyenlere çaldırıyor ve bu hammaddeyi alıp kurgu masasında uzun uzadıya yoğuruyor. Niblock şarkı dinamiklerini çetrefilleştirmenin değil, tek bir notadan senfoniler yaratmanın peşinde. Bestecinin son uzunçaları 'Touch Five' ise en kısası 20 dakikayı aşan dört hareketten oluşmakta. 'FeedcornEar' çello, 'A Cage Of Stars' arp, üç farklı gitar dörtlüsüyle üç farklı versiyonu kaydedilen 'Two Lips' ise gitar temelli drone güzellemeleri. Biraz da drone kelimesinin havacılıktaki anlamı ve müziğin yarattığı hissiyattan hareketle kafamda yerde uzanan leşlerin üzerinde daireler çizen akbabalar belirdi dinlerken. Eski albümlerini dinlemedim ancak 'Touch Five'ın seleflerinin mantıksal devamı olduğu söylenmekte, bu açıdan dikkate değer bir külliyata iyi bir giriş noktası.
 

15 Nisan 2014

sun kil moon

sun kil moon 
Bir+Bir'in yakında yayınlanacak yeni sayısı için Sun Kil Moon'un yeni albümü 'Benji' vesilesiyle bir Mark Kozelek söyleşi derlemesi hazırlamıştım, oradan da kısa bir kısım aşağıda: 

- Albümün büyük kısmı ailenize ve Ohio'daki yetiştirilişinize dair. Buraya yönlenirken kim olduğunuza dair bazı cevaplar bulmayı mı umuyordunuz? 

Bu Ohio temalı albümü yazarken kuzenim vefat etti. O yüzden yaşadığım San Francisco'dan Ohio'ya döndüm ve kendimi şarkılarda bahsettiğim mekânlarda buldum. Evet, birçok şey gençliğime bağlanıyor. O kadar zamandır uzaklarda olmama rağmen Ohio hala büyük bir parçam. Yaşadığım yerdeki arkadaşlarımın çocuklarını nasıl yetiştirdiğine tanık oldukça kafam karışıyor. Doğru köpeği bulmaları bile bir sene alabiliyor. Yalan söylemiyorum, köpeklerle mülakat yapan arkadaşlarım var. Ohio'da ise gidip bir köpek alırsınız, bu kadar basit. Büyüdüğüm yerde devlet okullarına giderdik, evimizde kâhyalarımız yoktu, organik kelimesi lügâtımıza girmemişti. Lowell Cauffiel'in "House Of Secrets" kitabını okudum, o insanlar bizim komşularımızdı. Özetle davranışlarımın yetiştirilme tarzımla epey bağlantısı var. Hayatımda ve olaylara bakışımda bir sadelik ve basitlik mevcut. Bir şeylerin "yeşil" olup olmamasını umursamıyorum, tıpkı babam gibi teknolojiden korkuyorum. 

- Albümde ilk göze çarpan iki şarkı var: "Carissa" ve "Truck Driver". Bu şarkılardan bahseder misiniz? 

"Truck Driver"ı geçen sene Mart ayında yazdım. Bir yangın sebebi ile beş-altı sene önce komaya giren ve sonunda ölen dayıma dair. Mayıs ayındaki konserlerde çalıyordum şarkıyı. Bir ay sonra annem beni aradı ve kuzenim Carissa'nın bir sprey kutusunun patlaması sonucu aynı şekilde öldüğünü söyledi. Yaşadığım yerdeki insanlar olanları duyunca pek anlam veremedi. Ama ABD'nin ortabatısındaki herkes neden bahsettiğimi bilir. Eğer taşrada yaşıyorsanız bazen çöp yakmanız gerekir ve kazalar olabilir. Dayım için bir gaz bidonuydu, Carissa içinse bir sprey kutusu. Hemşireydi, iki çocuğu olan gerçekten tatlı bir kadındı. 

- "Benji"deki şarkı sözlerinde ölümlülüğe dair birçok atıf var. Sizi endişelendiren bir mevzu mu bu? 

Günlük bir endişe değil ancak ölüm kavramı son yıllarda etrafımda çok dolandı. Kuzenim Carissa'nın geçen yaz hayatını kaybetmesi ailemize epey üzüntü getirdi. Eski kız arkadaşımın annesi 60 yaşında kansere yenik düştü. Başka bir arkadaşımın annesi 59 yaşında öldü, ölmeden bir gün önce beraberdik. Bir de Tim Mooney ve Jason Molina var elbette. 

- Hayatınızın bu noktasında ölmekten korkuyor musunuz? Yoksa korkunuz sevdiklerinizi kaybetmeye mi yönelik? 

Annemi ve babamı kaybetmekten çok korkuyorum. Kendi ölümümden ise kaygı duymuyorum. Çok eskiden uçaklarda türbülansa yakalanınca korkardım, şimdi ise "eğer bu uçak düşerse en azından bir daha uçağa binmem gerekmeyecek" diye düşünüyorum. Riskli hiçbir şey yapmak içimden gelmiyor. Kaydedeceğim daha çok albüm ve kız arkadaşımla geçireceğim daha çok Şükran Günü var. Ama eğer zamanım dolmuşsa bundan şikâyet etmem. Bir sürü plak yaptım, dünyayı dolaştım ve neredeyse her gün Golden Gate köprüsünü görüyorum. Yine de burada olmayı seviyorum, yıllar içinde harika arkadaşlar edindim ve muhteşem bir sevgilim var. Eğer son nefesimi onun yanında verirsem, benim için üzülmeyin.
 

söyleşi: mavi dalga

mavi dalga 
Bir+Bir'in yeni sayısı masada biraz uzunca kaldı bu sefer ve dergi için hazırladığımız materyallerin gün yüzü görmesi de gecikti. Örneğin Neyir Özdemir ile birlikte Zeynep Dadak ve Merve Kayan ile söyleştiğimizde ilk uzun metrajlı filmleri 'Mavi Dalga' henüz vizyona girmemişti ama şu an gösterimden kalktı. Aslında dergi çıkmadan bunu yapmak huyum değil ama iyice gecikmeden umarım pek yakın zamanda yayınlanacak söyleşiden kısa bir bölümü aşağıda paylaşayım dedim: 

"Mavi Dalga"da lise çağındaki dört genç kadının gündelik yaşantısını izliyoruz. Her şey çok olağan, trajediler ve dramalar yok. Hikâyeyi bu şekilde kurma fikri nereden çıktı? 

MERVE: Nasıl bir hikâye anlatalım ya da nasıl karakterler yaratalım diye yola çıkmadık. Kendi gözlemlerimizle ilgili konuşmak zaten doğal olarak bir şeyler üzerine yazmamızı sağlıyor. Sadece metin anlamında değil, sinema anlamında da bir sahne hayal etmeye başlıyoruz ve o sahnenin nerede geçebileceği ile ilgili konuşuyoruz. Bu küçük detaylar birleşerek bir yere akıyor. İkimiz de Türkiye'nin batısında benzer küçük yerlerde yetişmiş insanlar olarak hayatın bazen yavaş bazen de hızlı akabilen ve çok farklı küçük katmanlardan oluşan bir şey olduğuna dair konuşuyorduk. O yüzden hikâyemiz küçük parçalardan beslenen ve büyük iniş çıkışlardan ziyade ufak detaylarla ilgilenen, bunların bir araya gelmesinin getirdiği bir şey olarak şekillendi. 

ZEYNEP: Subjektif zaman algısı, edebiyattan da aşina olduğumuz ve üzerinde çok konuştuğumuz bir şeydi. Zamanın açılıp kapanan, bazen çok uzunmuş gibi gelen, bazen de çok hızlı akıp daha kısaymış gibi kendi içine çekilen bir şey olabildiği fikri en başından beri aklımızdaydı. Dolayısıyla olayları hislerin, durumların, izlenimlerin etrafında ördük. 

Film, çatışma noktalarına ilerler gibi yaptığı zamanlarda o düğümlerin üzerinden atlıyor. Bu durum bazıları tarafından bir eleştiri noktası olarak da dillendirildi. 

MERVE: Mutlaka böyle bir şey yapalım fikri yoktu başta. İnsan nasıl "yeni bir şey yapalım" diyerek hiçbir zaman yeni bir şey yapamıyorsa, "tema olarak kimseye tatmin vermeyen bir şey yapalım" diye yola çıkarak böyle bir filmi yapmak da mümkün değil. Senaryonun iki buçuk seneye yayılan bir yazım süreci var. Karakterler, mekân ve zamanın geçişi üzerine konuşarak, bir şeyler yazarak, geriye dönüp ne yazdığımıza bakarak ve hikâyenin aslında nereye gitmesini istediğimizi idrak ederek oluştu senaryo. Bu anlatım tarzının kafamızdaki taşra ve karakterler ile örtüştüğüne karar verdik. 

ZEYNEP: Biçim meselesine içerikten ayrıymış muamelesi yapmıyoruz. Dramaturjik yapı için de, film dilini, kamerayı, kurguyu kullanma biçimimiz için de böyle. Örneğin kurgu tekniği ile senaryodaki atlamalar arasında net paralellikler görebilirsiniz. Bu bazıları için bir yokluk anlamına gelebilir tabii ama bu bir tür film yapma yöntemi aslında. Bunu biz de icat etmedik, ama Türkiye'de hemen tüylerimiz diken diken olsun, hangi duyguyu hissedeceğimiz net olarak söylensin gibi bir alışkanlık var. Anlatmaya çalıştığımız dünya içerisinde buna yer olmadığını fark ettik ve senaryonun da filmin de biçimini buna göre tasarladık. Bu tip bir dramaturjik çalışmanın örnekleri, gerektirdikleri ve kendine ait bir yapısı var. Bizim senaryomuzu da yapıbozumuna uğratsanız, kendi içinde milimetrik çatışma noktaları, çatışmadan kaçışlar ve çözüm hesapları olduğunu görürsünüz. Bir durum filmi yapmak istedik ama o durum filmini durağan yapmamak istedik, biçim bizi oraya götürdü. 

MERVE: Küçük bir yerde geçen bir hikâyede gençlerin dünyasını anlatmaya başladığınız zaman gençlikte zamanın nasıl geçtiğini ve zamana bakışın nasıl olduğuna kafa yoruyorsunuz. İlk düşündüğümüz şeylerden biri, baş karakter Deniz'de olduğu gibi, gençlikte bazı şeyleri yaşarken çok önemli olduklarına kendimizi inandırdığımız ama bunların aslında o kadar önemli olmadığını kısa zaman içerisinde fark ettiğimizdi. Formu anlatmak istediğimiz şeyden ayrı düşünemeyeceğimizden bu anlatım yapısı da hikâyenin içine böyle girmiş oldu.
 

kitap: mim savaşları

mim savaşları 
Yazının tamamı Bant dergisinin Nisan 2014 sayısında

"Metis yayınevi ve Express dergisinin işbirliği ile küresel İşgal Et hareketlerinin fikri ilham kaynaklarından olan Adbusters ekolünün imza attığı "Mim Savaşları: Neoklasik İktisadın Yaratıcı İmhası" adlı kitap Türkçe'ye kazandırıldı. Bu yazıda, Haziran 2013 Gezi direnişinde kaybettiğimiz canlara ithaf edilen çeviriye el atanlardan biri olarak kitabın işaret ettiği belli başlı fikirleri özetlemeye çalışacağım. [...] 

Neoklasik iktisat neden iklim değişikliği olgusunu görmezden geliyor? Salgınlar, kıtlıklar ve doğal afetlerin insafına bırakıldığımız uzun bir tarihsel süreç sonrası insan maharetine dair gelişen hissiyat, doğal kaynakların tükenmez olduğu yanılsaması ile birlikte, insanın hikayesinin doğal dünyadan ayrık bir şekilde yazılabileceği inancını pekiştirdi. İktisat bilimi de bu dünya görüşünü hevesle benimsedi. Nüfustaki ani yükselişler kaynak azlığına dair endişeler doğursa da neoklasik iktisatçılar serbest piyasanın daha verimli bir üretime ve tüketime yol açacağını insanlığa temin etti. Ancak ekolojik ayak izimiz dünyanın taşıma kabiliyetini aştı. Ekolojik ayak izinin dayandığı fikir insanoğlunun doğaya tabi olduğu ve bu anlayış anaakım iktisadi düşünce biçimlerinden tamamıyla soyutlanmış durumda. Mevcut iktisadi paradigma insan topluluklarını yalıtılmış bir biçimde inceliyor, tüketimi sürdürmek için gerekli kaynak ve atık maliyetlerini göz ardı ediyor. İşte bu parasal sistem ve doğadaki madde-enerji sisteminin arasındaki uyumsuzluk düşünce biçimimizi felç ediyor. Soyut kavramlardan çıkıp güncelliğe gelmek gerekirse bir soru soralım: İstanbul'un kuzey ormanlarını ve su havzalarını yapılaşmaya açmak gerçekten bir ekonomi gelişmeye mi tekabül ediyor? 

İktisat bir azamileştirme disiplini. Tüm iktisadi modellerin temelinde kapitalist bireyin karları azamileştireceği düşüncesi mevcut. İktisat disiplini uzun süredir denetimsiz azamileştirmenin yol açtığı maliyetleri göz önüne almadı. Artık bu kavram üzerinden düşünemeyiz. Tüketimi ve dolayısıyla iktisadi manada büyümeyi azaltmamız, belki de büyümeyi sıfır noktasına indirgememiz elzem. Bu, iktisatçılar için de disiplinleri hakkında düşünmek için sıfır noktasına dönmelerini gerektiriyor. Kolay bir şey olduğu iddiasında değiliz ancak durağan durum ekonomisine geçiş üzerine kafa patlatmak zorundayız zira ekonomik büyüme diye tabir edilen şey hiç de ekonomik olmayan bir hal almış vaziyette. Parasal sistemin niceliksel genişlemesinin çevresel ve toplumsal maliyetleri üretim menfaatlerinden daha hızlı artıyor ve bizleri zenginleştirmek yerine yoksullaştırıyor. Şu söz neoklasik iktisadın derin yanılsamasını özetliyor: Katlanarak artan bir büyümenin sonsuza dek sürebileceğine inanan biri ya delidir ya da iktisatçı."