27 Ağustos 2014

videodrome #168

Steve Gunn & Mike Cooper - Pony Blues 

Mike Cooper eski toprak ama folk-rock'ı bırakıp başka seslere kayalı neredeyse 40 sene oluyor. Onca yıl sonra yeni nesilden Steve Gunn ile bir araya gelip Lizbon'da inzivaya çekilmiş, blues damarından 'Cantos de Lisboa'yı kaydetmişler. Video muazzam bir Tayland doğasında çekilmiş, bir adamla kadın arasında huzursuz bir sürek avı.
  
Mirel Wagner - The Dirt 

Yarı Etiyopya, yarı Finlandiyalı Mirel Wagner, ölümü diline doladığı ilk albümüyle iki seksen yere sermişti, yeni albüm 'When The Cellar Children See The Light Of Day' de müzisyenin çırılçıplak folk eserlerinin devamı niteliğinde. Döküntü bir evde yaşayan bir anneyle kızın ilişkisine odaklanan bir video.
  
Moonface - City Wrecker 

Spencer Krug, kafayı kırıp Helsinki'ye taşındıktan sonra solo piyano eserlerinden oluşan 'Julia With Blue Jeans On' isimli bir albüm yayınlamıştı. Şimdi kendine gelmiş olacak ki Vancouver'a geri döndü, lakin dönmeden beş şarkılık yeni bir EP'yi de kenara atmış. EP'ye ismini veren şarkıya siyah-beyaz bir performans videosu pek yakışmış.
  
Bill Callahan - Javelin Unlanding 

Bill Callahan parmağını kıpırdatsa dikkat kesileceğim bir adam, her ne kadar son albüm 'Dream River'ın üzerinden bir sene kadar geçmiş olsa da yeni bir video ile tekrar kendini hatırlattı. Callahan'ın aydede rolünde olduğu, dağların gökyüzünü dikizlediği, daha önce benzerlerini çektiği türden, sürreel ve kozmosa dair bir animasyon.
  
Philip Selway - Coming Up For Air 

Dünyanın en büyük gruplarından birinin en geri plandaki adamı olmak lütuf ve lanet arası bir durum. Radiohead üyesi Selway'in müzikal ihtirasları gruba sığmıyor olsa gerek ki bir süredir kendi tezgâhını kurdu ve en son Bella Union etiketinden 'Weatherhouse' albümünü yayınladı. Elektronik tınılarda bir psych-pop şarkısı eşliğinde bağıntısız dramatik görüntüler kolajı.
  
Esben And The Witch - Dig Your Fingers In 

Yeni bir can suyu arayan rock gruplarının başvurduğu standart çözümlerden biri Steve Albini'nin stüdyosuna girmek, Esben and the Witch de Matador ile ayrıldıktan sonra kaydettikleri ilk albüm 'A New Nature' için Şikago yollarına düşmüş. İşe yaramış gibi zira sükunet-patlama ikiliğini yerli yerinde kullandıkları şarkılar var albümde. Epey ucuz bütçeli bu videoda da çayırlarda gezen kapşonlu bir gezgin bitime yakın gelen patlama anını kolluyor.
  
The Raveonettes - Endless Sleeper 

İstikrar abidesi Danimarkalı ikili iki senede bir yeni albüm yayınlama geleneklerini bozmayıp 'Pe'ahi' ile çıkageldi. Sune Rose Wagner'in babasını aniden kaybetmesinin karanlığının sindiği albümün açılış şarkısının kumsalda huzurla uzanan bir çiftle başlayıp şiddete bulaşan videosu da epey kötücül.
  
The Iceage - The Lord's Favorite 

Danimarka'dan devam. Geçen sene 'You're Nothing'i yayınlayan punk grubu uluslararası bilinirlik yakalayıp kapağı Matador etiketine attı. Bir pazar hamlesi midir bilmiyorum ama rockabilly kafalarındaki yeni şarkıları şaşırttı. Yakışıklı çocuklar, videoda da cool cool dikilmekle yetiniyorlar.
  
Reigning Sound - Never Coming Home 

Merge etiketinin yeni gruplarından Reigning Sound, garaj havalarında eli yüzü düzgün bir müzik yapan bir grup ancak yeni albümleri 'Shattered'dan video çekmek için seçtikleri şarkı daha uysal akan türden. Sahne ve asfalt arasında gezinen kısa bir tur belgeseli.
  
Perfect Pussy - 3 

Memlekette en çok eksikliğini çektiğim şeylerden biri leş punk konserleri, senede bir kere pogo yapabilsek kendimizi şanslı addediyoruz. Nefsimi youtube köşelerinde söndürmeye çalışırken Captured Tracks etiketinden 'Say Yes To Love'ı yayınlayan Perfect Pussy'e denk geldim, o mosh-pit'te olmak vardı.
  
Picastro - Mountain Relief 

Torontolu grup Picastro 15 senedir akustik enstrümanların çizdiği hüzünlü resimlere, sadcore ya da sleep rock diye isimlendirilen müziklere imza atmakta. Son albümleri 'You' belki sarsıcı değil ama grubun takipçilerini üzmeyecek türden bir iş. Liz Hysen bir radyo için tek başına kayda girip albümün giriş parçasını çalmış.
  

90'LARA GERİ DÖNÜŞ POTPURİSİ 

Geçtiğimiz aylarda 90'ların gitar müziğinin güncel müziğe daha fazla koldan nüfuz ettiğine tanık oldum, 15-20 sene öncesini deşen birçok grup bu aralar yeni albümler çıkardı. Alvvays, Belle and Sebastian damarından, nostaljik ve istikrarlı bir indie pop albümüyle ses verip 'Archie, Marry Me'ye grenli bir yaz videosu çekti. Ohio menşeli Connections'ın kılavuzu ise hemşehrileri Guided By Voices, iki seneye sıkıştırdıkları üçüncü uzunçalar 'Into Sixes'dan 'Beat The Sky'ın videosunda gündüz vakti bir bar konseri veriyorlar. Shoegaze pınarı da henüz ölmedi, görece veteran sayılabilecek müzisyenlerden oluşan Tennessee'li üçlü The Lees Of Memory yeni albümleri 'Sisyphus Says'den 'We Are Siamese'in videosunda türün hakkını hem işitsel hem de görsel olarak veriyorlar. Son olarak Massachusetts'ten çıkma Speedy Ortiz var, son EP'leri 'Real Hair'den 'American Horror' kısa menzilli bir zaman yolculuğu gibi. İş sermayeyi geri dönüşüme yükleyen gitar gruplarına gelince kriter fikirden ziyade uygulama oluyor, bu gruplar da o cephede idare eder.

ben frost

ben frost 
Avustralya doğumlu müzisyen Ben Frost on sene kadardır müzik yaşamını İzlanda'da sürdürmekte. Kendisini deneysel tonlardaki solo albümleri dışında görsel sanat eserleri ve dans prodüksiyonları için yazdığı eserler ve 'Sleeping Beauty' ile 'Solaris' gibi filmlerin müziklerinden tanımaktayız. Müzisyenin yeni uzunçaları 'AURORA', Frost için bir devrim niteliğinde zira alet çantasında kökten bir değişime rastlamaktayız. Gitar ve piyano gibi organik enstrümanlar çöp sepetinde, tüm albüm kalın synth'ler ve varlığını hiç unutturmayan perküsyonlar ile bina edilmiş. Bulunduğu ortamı birebir müziğine yansıtan bir adam Ben Frost, bu albümü de Doğu Kongo'da laptop'ta bestelerken çevrenin agresif, ilkel ve içgüdüsel halinden bolca etkilenmiş. Bu açıdan alet çantasının yapaylığına rağmen etli butlu, kabına sığmayan ve içinde hiç gitar olmamasına rağmen dinamizmi ve kurgusuyla rock havası veren bir albüm 'AURORA'. Frost, her zaman müziğinin kavramsal arka planı üzerinde çokça kafa patlatan biriydi, bu albümün özünü en iyi yansıtan 'Venter' de bize bir ipucu vermekte. Şarkı ismini genom projesinin arkasında bulunan ve DNA diziliminin bütünü yayınlanan ilk insan olma ünvanına sahip biliminsanı Craig Venter'den almakta. Frost da albümün harcındaki yapay ses gürültüsüne cihat ilan edip kan ve ter içerisinde şarkılara can üflemeye çabalıyor 40 dakika boyunca. Bu konuda ise en büyük yardımcıları Greg Fox, Thor Harris ve Shahzad Ismaily gibi meslek erbabı davulcular. 'Venter' aynı zamanda bir şarkının dinamiklerini kurma, tempoya yön verme, beklenti oluşturma ve bunları tatmin etmeye yönelik bir kurgu dersi niteliğinde. 'Diphenyl Oxalate'in noise savruluşu, kapanıştaki 'A Single Point Of Blinding Light'taki synth hızarları ve 'Nolan' ile 'Secant'taki med-cezir virajları Frost'un topuyla tüfeğiyle yürüttüğü muharebe stratejisi sayesinde yerli yerine oturuyor. 'AURORA' kanımca senenin en iyi üç-beş albümünden biri şimdiden. Deprem gecesi saat 3'te altında kaldığımız, katarsisimizi bile yaşamamıza müsamaha göstermeyecek kadar tacizkâr şarkılar. Mikrocerrah özeniyle müzik yapan bir müzisyenin kendi yarattığı kaos içerisinde yolunu bulmasına tanık olmak heyecan verici.
 

copeland

copeland 
Inga Copeland'in adını ilk kez Wire dergisinin 2012'nin en iyileri seçkisinde duymuştum, aynı zamanda Hype Williams isimli bir prodüksiyon ikilisi teşkil ettikleri Dean Blunt ile beraber 'Black Is Beautiful' isimli bir albüm yayınlamışlardı. Maskelerin ardından gizemli bir varoluş sürdüren ikili geçen sene yollarını ayırdı, o arada Dean Blunt 'The Redeemer' albümü ile ses verdi. 'Because I'm Worth It' ise Inga Copeland'in iki EP sonrası gelen ilk uzunçaları. Bu gerçek bir solo deneme zira albümde Copeland dışında kredi verilen tek isim Actress mahlası ile tanıdığımız prodüktör Darren Cunningham, o da sadece bir şarkıda görünüyor. Copeland'inki kulüp müziğiyle akraba, dub ve 2-step arası bir karışım. Lakin kulüp müziğinin yapıbozumu diyebiliriz zira dans müziğinin en ham ve çiğ üyelerinden boğucu ve mat bir yekün çıkıyor ortaya. Öte yandan 2-step ve dub için de fazla dışavurumcu sesler. Grime türünün pusu sisi, düzensiz ritimler, 'Faith OG X'i açan statik gürültüsü, 'Serious'un oyuncak davulları meşum bir kurgu içerisinde klostrofobik ve soyut bir bütün oluşturuyorlar. Birkaç dinleme sonrasında bile dinleyenin oryantasyonunu sağlaması zor, yılan tutar gibi elden kayan arapsaçı bir albüm 'Because I'm Worth It'. Copeland'in albümün hava durumuna uygun soğuk ve sohbet kıvamında vokalinin devreye girdiği anlarda ise mesaj kaygıları hasıl oluyor. 'Diligence' her şeyi paranın döndürdüğü ve sayılarla kıymetlendiği bir dünyaya saydırıyor; kapanıştaki 'L'Oreal' ve bu markanın albüme adını veren sloganı ise ticaret ve sanat arasındaki çizgiye, sahte özgürlük ve feminen güç vurgusuna göndermede bulunan seçimler. Copeland 'Advice To Young Girls'de bir alternatif de sunuyor ve genç kadınlara evlerinden çıkıp Londra'nın sokaklarını ele geçirmelerini öğütlüyor. Müziğe geri dönersek albümün esas başarısı gizli minimalizminde yatmakta, yönetmenler filmlerinde gerilim unsurunu nasıl kadraja sokmadıkları öğelerle kurabiliyorsa biz de bu albümün içine ehil bir yapımcının duymamıza izin vermediği sesler üzerinden girebiliyoruz. 'Because I'm Worth It' ciladan uzak albenisi ile karmakarışık bir cinayet mahallinin esrarını çözme keyfi vaat ediyor.

amen dunes

amen dunes 
Brooklyn menşeli Amen Dunes, esas ismiyle Damon McMahon'un 2009 tarihli ilk albümü 'DIA' klasik bir kamp ateşi başı albümüymüş, 2011 tarihli 'Through Donkey Jaw' ile müzisyenin önündeki olasılıkları genişletmiş. İddialı ismiyle göze çarpan yeni albüm 'Love' için bu açılım politikasının ulaştığı son nokta olduğu söyleniyor. Ben de Amen Dunes ismini Cass McCombs gibi kahramanlarımın yanına koydum bu albümle birlikte. n. sorunca üstünkörü ilk dinleme sonrası folk deyip geçivermiştim ama çok çok eksik kalmış meğerse. 'Love'ı kabaca üç bölüme ayırmak mümkün. İlk üç şarkı tekrar olgusunun öne çıktığı ninni kıvamında şarkılar. Örneğin 'White Child' ve 'Lonely Richard' aynı tempoda ve kısıtlı bir akor yelpazesi üzerinden yürüyor ancak arka planda belli belirsiz dönen ses dekorları sayesinde her saniyelerini hak ediyor. Zaten sadelik bir vitrin Amen Dunes müziğinde, şarkılar zararsızca yaklaşıp dikkatimizi celbettikten sonra oldukları yerde genleşip bir daha yakamızı bırakmıyorlar. Piyano eşlikli 'Sixteen' ve Kurt Vile çağrışımlı 'Lilac In Hand'in de bulunduğu ikinci düzlük ise albümün esas diş geçirilesi kısmı. Son düzlükte ise daha koyu ve alengirli şarkılar var, örneğin boğuk garage atmosferiyle 'I Can't Dig It' ile caz piyanosunun el salladığı ve sekiz dakikaya yayılan albümün isim şarkısının. Folk albümlerinin fark yaratmak için oraya bir harp, şuraya bir keman mantığıyla orkestral seslerle donatılıp süslenmesine alışığız. 'Love' ise çok daha özden bir yerden geliyor, akustik gitar tıngırdatmaları ve ilkel perküsyonlar kuştüyü hafifliğinde; sanki hep varmış da bu şarkılar, McMahon onları toprağın derinliklerinden çıkarmış. Bu sihrin arkasında albümün yapımına el atan GY!BE üyeleri Efrum Menuck ve Dave Byrant'ın tecrübeleri ile McMahon'un kayıtları eskisi gibi kapkaç halinde değil 1.5 seneye yayarak yapma tercihinin de payı var. Son olarak müzisyenin vokali hakkında da bir not düşmeli zira McMahon'un zahmetsizce kelimeleri yoğurup anlam üflemesine, melodinin içinde kaybolmayıp bağımsızlık savaşı vermesine kulak vermek de keyifli. Takip edecek bir adamımız daha var artık, hepimize hayırlı olsun.
 

richard reed parry

richard reed parry 
Kanadalı Richard Reed Parry'i en tanımayanımız bile tanıyordur zira Bell Orchestre üyesi olmanın yanı sıra ahir zamanın en büyük rock gruplarından Arcade Fire'ın belkemiklerinden bir mültienstrümantalist kendisi. 'Music For Heart And Breath' ise Reed'in klasik müzik türünde ilk solo eseri ve daha önce Radiohead'den Johnny Greenwood ile The National'dan Bryce Dessner gibi rock müzisyenlerinin klasik kompozisyonlarını basan Deutsche Grammophon etiketinden yayınlanmış albüm. Kayda dair bir şeyler okurken albümdeki kompozisyon tekniği ile resim sanatı arasında bağlar kuran iki benzetme gördüm. Ancak bu bağları anlatmadan önce albümdeki eserlerin icra tekniğini tarif etmeli. Reed, ufak yaylı ve üflemeli gruplarını farklı şarkılarda farklı rotasyonlarda örgütlemiş, yekpare bir eser teşkil eden albümdeki 12 hareketin her biri de enstrüman sayısına ve öne çıkan çalgılara göre isimlendirilmiş. İcracılardan her biri kompozisyonları kulaklarındaki stetoskoplardan işittikleri kendi nefes alışları, nabızları ve kalp ritimlerine uyarak çalmakta. Bu açıdan puantilizm akımı ile bir bağı var eserlerin zira notalar doğal nefes ile senkronize olduğundan uzun notalar yok. Sesler dalgalar halinde çağlamıyor, kulağa bir dokunup kayboluyorlar. İkinci atıf ise Jackson Pollock tablolarındaki rastgeleliğe. Zira bazen nabız tekliyor, kalbin ritmi kaçıyor, nefes alışlar sıklaşıyor, müziğin her insandaki yansımaları farklı oluyor ve icra doğrudan icracının o andaki hissiyatını yansıtıyor. Bu sebepten bu eserlerin her seslendirilişinde farklı desenler ortaya çıkması olağan. Bir yandan Parry'nin piyano ve yMusic orkestrasından Nadia Sirota'nın viyolada olduğu bir düette sadece notaya dayalı değil duyguya da dayalı bir eşgüdüm yaratırken, bir yandan da kuartet veya altılı düzenlerde müzisyenlerin bağımlılık ve bağımsızlık arasında sallanan ortak icraları içerisinde bir gerilim inşa etmek parlak bir fikir. Nico Muhly, Kronos Quartet ve Owen Pallett gibi isimlerin de el attığı albüm hem bu belirsizlik halinden güç alan, hem de içerdiği hileden bağımsız bir nefaset içeren zekice bir iş.
 

7 Ağustos 2014

tsu!

tsu! 
Bu yazıyı aslında Express'in yaz sayısı için yazmıştım ama tekrar toparlanmak için sonbahara kadar bir nefeslenme kararı alındı, ben de iyice bayatlamasın diye buradan paylaşıyorum. 

J. Hakan Dedeoğlu, memleketteki müzik takipçilerinin hem Ricochet ve OAK gibi gruplardaki, hem de bantmag'deki mesaisiyle tanıdığı bir isim. Müzisyen iki sene önce solo projesinin adını taşıyan TSU! albümüyle şerit değiştirmiş, yazdığı sözsüz akustik gitar şarkılarıyla Kadıköy, Orta Karadeniz, Anamur ve Liverpool gibi kendi öyküsünü mimleyen yerlerin üzerindeki izlerini aktarmıştı. İsmini Dedeoğlu'nun dedesini İngiltere'den Çanakkale'ye getiren savaş gemisinden alan "HMS Angora"da yine tarihin ve coğrafyanın orta yerine yerleşen tesadüfleri ve hayatı kutsayıp Laz köyleri ve İngiliz mahallelerinden ilham topluyor. Müzisyenin akordu değiştirilmiş bir gitarla çaldığı acelesiz arpejler bu sefer Gyda Valtysdottir, Shahzad Ismailly ve bu sene "Boy" isimli nefis bir uzunçalar yayınlayan Carla Bozulich gibi konukların çello, bas, vurmalı ve vokal dokunuşlarıyla süslenip derinleşmiş. "HMS Agora" koşuşturmacaların ortasında ansızın göze çarpan güzelliklerin ve nefes alışların sese tahvili bir nevi, dinleyicisinde de kişisel çağrışımlar yaratmaya ve zaman algısını değiştirmeye muktedir bir yaratı.
 

1 Ağustos 2014

damon albarn

damon albarn 
Bu yazıyı aslında Express'in yaz sayısı için yazmıştım ama tekrar toparlanmak için sonbahara kadar bir nefeslenme kararı alındı, ben de iyice bayatlamasın diye buradan paylaşıyorum. 

Damon Albarn'ın bir şarkı yazarı olarak evrimine tanık olmak için Blur'un "Modern Life Is Rubbish" ile "Think Tank" albümleri arasındaki yolculuğuna bakmak dahi yeterli. Albarn, akabinde Gorillaz projesi, Kongo ve Mali'de yerel müzisyenlerle giriştiği ortaklıklar ve The Good, The Bad & The Queen ile Rocket Juice & The Moon gibi tek atımlık süpergruplarla kendini sürekli yeniden icat etti. Müzisyenin ilk solo albümü "Everyday Robots" da türler arasında sekerek geçen yılların ustalıklı bir temize çekişi. Albümün dibinden akan teknoloji ve insan etkileşimi teması özellikle albüme ismini veren ilk single ve "Lonely Press Play"de ortaya çıkıyor, Albarn ekranlara bağımlı hayatlarımızı ve ancak elektronik aletlerle ikame edebildiğimiz yalnızlığımızı not düşüyor. Ama bu her şeyden önce Albarn'ın 46 yıllık hayatını, çocukluğunu ("Hollow Ponds"), marazlı ilişkilerini ("The Selfish Giant"), geçmişteki madde kullanımını ("You And Me") anımsadığı bir albüm. Kapakta kafasını öne düşürüp bir tabureye çöken adamımız bukalemunluğu bırakıp kendi rengine bürünüyor, basit piyano ve gitar motifleri, gizli yaylı dokunuşları, belirsiz ritmler ve dijital dokunuşlarla üstü kapalı bir muhasebeye girişiyor. Doğal ve yapay seslerin rastgeleymişçesine incelikle işlendiği örgütlü bir karmaşa vaat eden "Everyday Robots" kocaman anlatılardan kaçından, mütevazı, itidalli, melankolik ama gülümsemeyi de beceren bir iş. Brian Eno, Richard Russell ve Natasha Khan gibi isimlerin desteğini bir kenara koyarsak iflah olmaz bir işbirlikçinin ilk defa kendi adıyla arz-ı endam ettiği albüm neslinin en olgun şarkı yazarlarından birinin bugününü mimlemesi açısından değerli.