16 Aralık 2014

videodrome #171

Owen Pallett - In Conflict 

Pek yakında şehre gelecek Owen Pallett'in yeni videosu kompozitör ve yazar Ned Rorem'in 1966 tarihli 'Paris Günlükleri'nden bir alıntı ile başlıyor. Rorem'in cinsel kimliğine dair şeffaf açıklamalarıyla bilinen bu metine paralel olarak, Pallett'in son albümüne adını veren şarkı da müzisyenin deyişiyle erkeklere ve şahsi ihtiraslarına dair. İnsanlarla bağlantı kurma çabasına odaklanan video pek şık, Pallett da başrolde. Kesmezse Brian Eno vokalli 'Infernal Fantasy'nin de videosu var.
  
Kiasmos - Lit / Held / Looped / Burnt 

Ólafur Arnalds ve Jasmus Rasmussen'in pek hissi ve pek dans edilebilir techno gibi değil gibi projesi Kiasmos da geçen hafta şehri ziyaret etmişti. Kendi adlarını taşıyan ilk uzunçalarları gösterişe kaçmadan dinleyenin etrafını sarmalayabilen bir iş. Seattle menşeli KEXP radyosu ikiliyi bir Reykjavik hostelinde kıstırıp yarım saat kanlı canlı çaldırmış.
  
Clark - Winter Linn 

2000'lerin başından beri Warp etiketi ile çalışan Clark, techno, noise, ambient ve hatta klasik türleri arasında bir denge noktası yakaladığı uzunçalarlarında istikrardan şaşmayarak etiketin poster çocuklarından biri halini aldı. Kendi adını taşıyan yedinci albümünde de topu elinden düşürmüyor. Videoda kapkaranlık bir boşluğun içinde dönerek göz açıp kapayana kadar birbirine dönüşen parlak renkli nesneler uçuşuyor.
  
Cold Specks - Absisto

Kanadalı karanlık soul/rock grubu Cold Specks, lideri Al Spx'in vokalleri ile ısınan ancak boğucu atmosferlere sahip şarkılar yazıyor. Son albüm 'Neutoplasticity'e Michael Gira'nın konuk olmasına şaşırmamalı. Video ormanın ortasındaki tuhaf bir ayini konu alan korku filmi kıvamında bir iş.
  
Steve Gunn - Tommy's Congo 

Kurt Vile ile uzun süre beraber çalan Steve Gunn, bir süredir hipnoz etkisi yaratan blues tadında besteleriyle kendi kanatlarıyla uçmakta. Bu şarkı yeni albümü 'Way Out Weather'ın daha rock kokan cenahından. Fabrikadaki bir iş arkadaşına yanaşmaya çalışan bir kadının bar kavgalı trajik serüveni.
  
Bonnie "Prince" Billy - New Black Rich (Tusks) 

Will Oldham, kendini unutturmayı sevmeyen bir adam, öyle ya da böyle sürekli ses veriyor. Bu sefer 2011 tarihli albümü 'Wolfroy Goes To Town'dan şarkıları alıp tekrar miksere atmış ve bu yeni versiyonlardan 'Singer's Grace A Sea Of Tongues' oluşmuş. Müzisyen videoda dev sakalı ve takım elbisesi ile boş bir odada kendi kendine dans edip sokaklarda dolanmakta ve en nihayetinde bir bara dalmakta.
  
Sam Amidon - Blue Mountains 

Sam Amidon aileden folk müzisyeni. Çok genç yaşlarından beri hem geleneksel standartları tekrar yorumlayıp hem de özgün besteler yapan sanatçı İzlanda'ya gidip Valgeir Sigurdsson ile birlikte kaydettiği 'All Is Well' ve 'I See The Sign' albümleriyle adından söz ettirmişti, yeni uzunçaları 'Lily-O' da dönen tekere çomak sokmayan bir iş. Bu radyo kaydının başındaki sunucu biraz geveze ama Amidon geldiği yere ve ilham kaynaklarına dair ilginç şeyler anlatıyor.
  
Nathan Bowles - Sleepy Lake Tire Swing 

Bowles, 20 yılı aşan Virginia menşeli folk grubu Pelt'e banjo icracısı olarak giren bir müzisyen. Pelt, folk'a kattıkları deneysel dokunuşlarla bilinen bir oluşum, Bowles da aynı kafada. İsmini yok olmaya yüz tutmuş bir kızılderili kabilesinden alan 'Nasemond' albümü folk müziğe takla attırıyor. Tek başına banjo çaldığı bu video o taklaların ipucunu çok vermiyor aslında ama müzisyenin duru melodilerine kulak vermek için iyi bir başlangıç.
  
Amen Dunes - Lonely Richard 

Amen Dunes, New York menşeli Damon McMahon'un psych soslu geleneksel folk şarkıları yazıp söylediği bir proje. McMahon, Sacred Bones etiketinden çıkan ve ismi gibi saf ve şefkatli eserler içeren yeni uzunçaları 'Love' için şarkıları tek başına ve tek seferde icra etmekten vazgeçip stüdyosunda GYBE! üyelerini, saksafonist Colin Stetson'ı ve Iceage'den Elias Bender-Ronnefelt'i konuk etmiş. Eskimiş lensler ve filtrelerden New York manzaraları.
  
Iceage - Against The Moon 

Danimarkalı grup 2011 ve 2013'te yayınladıkları iki albüm, askeri disiplinleri ve yoğun geçen canlı performansları ile punk rock sahnesinde ilgi çekmişti. Matador etiketine geçtikten sonra müziklerindeki patlayıcılığı yok etmeden oyunu daha büyük oynayacak şekilde Americana gibi yeni alanlara hamleler yaptılar. Yeni albümleri 'Plowing Into The Field Of Love'dan gelen bu siyah-beyaz videoda 60-65 yaşında bir adam ve seks işçileri var.
  
Deerhoof - Exit Only 

Deerhoof, 20 senedir delilik ile dahilik arasında, çarpık ve nev-i şahsına münhasır bir rock türevi icra etmekte. Yeni albümleri 'La Isla Bonita' bence külliyatları içerisinde vasat bir yerde konumlanır ama bunca sene kendi çizgilerini korumaları paha biçilmez. Videoda bir ara Oscar adayı da olan Michael Shannon, biri diğerine vudu benzeri işkence yapan iki karakteri canlandırıyor, sonra grubun gitaristi Ed Rodriguez ortama teşrif edip günü kurtarıyor.
  
Total Control - Flesh War 

Avustralyalı post-punk grubu Total Control, 2008'den beri bir arada ve ikinci uzunçalarları 'Typical System' ile beynelminel bariyeri kırmayı becerdiler. İlk başta sadece synth ve davul makinesinden ibaret olan kadroya gitar ve canlı bir davulcu katınca yüzleri gözleri açılmış. Gece vakti amaçsızca arabayla sokakları dolanan bir karakter, hafif yağmur, yol kenarında dikilip sırasını savan ağaçlar.
 

einstürzende neubaten

einstürzende neubaten 
Einstürzende Neubaten, iki hafta kadar önceki İstanbul konserini iptal ederek hayallerimizi yıktı, Blixa Bargeld tam da sakatlanacak zamanı buldu. Planlanan konser öncesi grubun yeni albümü 'Lament'e dair post'un sonundan dinlenebilen bir program yapmıştım, program anonslarını da evirip çevirip yazıya benzer bir şeye döndürdüm: 

1980'de Batı Almanya'da kurulan endüstriyel müzik grubu Einstürzende Neubaten, yıllar içerisinde gerçekleşen çeşitli kadro değişikliklerine rağmen 34 senedir düzenli bir şekilde müzik yapmaya ve sınırları zorlamaya devam ediyor. "Çöken Yeni Binalar" anlamına gelen Einstürzende Neubaten, II. Dünya Savaşı sonrasında Almanya'da inşa edilen düşük maliyetli ve estetik açıdan noksan bulunan mimari yapılara verilen ad. Bu ismin aslında grubun müziği ile parallellik gösterdiğini söylemek de mümkün zira bugün kadrosunda eski The Bad Seeds üyesi Blixa Bargeld ve 'Crossing The Bridge'in anlatıcısı Alexander Hacke gibi tanıdık isimleri de barındıran beşlinin uzun serüveni mütemadiyen var olanı yıkıp yenisini inşa etmeye dayalı oldu. Kendi tasarladıkları makineler ve enstrümanlar ile buldukları metal nesneler vasıtasıyla punk ve endüstriyel gürültüler çıkararak yola koyulan grup, bu kimliğini tamamen yok etmeden zaman içerisinde daha melodik ve yumuşak bir düzleme geçiş yapıp elektronik sesleri de kucaklayarak gerçek bir avangard oluşuma dönüştü. En son 2007'de 'Alles Wieder Offen' albümünü yayınlayan grup tam 7 sene sonra 'Lament' ile muzaffer bir geri dönüş yaptı. Grubun endüstriyel geçmişinin izleri, en çok albümü açan ve demir-çelik fabrikasında kaydedilmiş izlenimi yaratan 'Kriegsmaschinerie'den yansıyor. 

Mute etiketi ile yayınlanan 'Lament', I. Dünya Savaşı'na dair bir konsept albümü. Savaşın 100. senesi sebebi ile Belçika'da bir belediye tarafından Einstürzende Neubaten'a sipariş edilmiş bir iş. 'Lament' her ne kadar ağıt anlamına gelse de odağını milyonlarca insanın öldüğü bir savaş üzerine kuran bir albüm için fazlasıyla aydınlık bir çalışma. Bu kara komedi hali, Hacke ve Bargeld'in autotune ile oynanmış sesleriyle 1917'deki Şubat Devrimi sonrası tahttan çekilen son Rus çarı II. Nikolay ve savaşı Almanya'nın kaybetmesiyle sürgüne giden son Alman İmparatoru ve Prusya Kralı II. Wilhelm arasındaki telgrafları oyunbaz denebilecek bir üslupla okuduğu 'The Willy - Nicky Telegrams'de ziyadesiyle mevcut. Bu tercihte savaşın abzürtlüğüne de bir vurgu var. Albümde bulunan 'Hymnen' ise İngiltere ve Alman marşlarında bulunan ortak bir melodiyi merkezine alarak aslında Avrupa'nın çeşitli bölgelerindeki hükümdarların arasındaki akrabalık ilişkilerine vurgu yapmakta. Durum Willy ve Nicky için de farklı değilmiş ancak bu bir dünya savaşının çıkmasına engel olmamış.
 einstürzende neubaten 
Einstürzende Neubaten, 'Lament'te kişisel bir düzleme girmiyor, anlatıyı trajediler, acılar ve ölümler üzerinden kurmuyor, aksine savaşa yukarıdan bir bakış atıp belgeselci mantığı ile sunuyor. Örneğin 'Der 1. Weltkrieg (Percussion Version)', yer isimlerinin bir kadın vokal, politik mihenktaşları ve zamanların da Bargeld tarafından mimlendiği kronolojik bir izlek. İçinde yaşadığımız coğrafyadan da birçok mekan ismini anan bu eserde, grup en son 2004'te 'Perpetuum Mobile' albümlerinde kullandıkları basınçlı hava ile ses çıkaran boruları raftan indirmiş ve şarkının kurgusunu da savaşa girip çıkan devletlerin sayısına bağlı olarak çeşitlenen sesler üzerine kurmuş. Albümdeki müstehzi damardan bahsettim ancak atmosferin koyulaşıp dinleyicinin üzerine çöktüğü 'Achterland 'gibi eserler de mevcut albümde. 

'Lament' aynı zamanda yoğun bir araştırma dönemi sonucu ortaya çıkmış bir iş. Grup akademik araştırmacılarla birlikte çalışmış, yüzlerce kez tekrarlanan savaş hikayelerini pas geçip kendi keşfettikleri dokümanlar üzerinden taze bir savaş anlatısı yaratmaya çabalamış. Örneğin albümün merkezini teşkil eden ve üç matemli hareketten oluşan 'Lament' serisinin son düzlüğü olan 'Pater Pecavi'nin omurgasını Berlin'deki Humboldt Üniversitesi'nin arşivinde bulunan ve sahte olanları kılı kırk yararak ayıklandıktan sonra kullanılan bundan 100 sene öncesinde savaş kamplarında kaydedilmiş savaş tutsaklarının sesleri oluşturmakta. Savaşın hissi boyutuna biraz da mesafeli bir düzlemde akan albümün içerisinde aniden hasıl olan bu katı gerçeklik eserin en dokunaklı bölümlerinden biri. Bunun yanında ikinci hareket olan 'Abwartsspirale'nin de albümün DNA'sındaki matematiğe örnek teşkil ettiğini ve bu sekansın savaşın bitiş yılı olan 1-9-1-8 rakamlarını takip eden bir desene bağlı olarak sarmallaşarak ilerlediğini not etmeli. Tek tek şarkı tasvir etmek fuzuli, lakin siper marşları, antika folk şarkılarının yeniden yorumları ve unutulmuş şairlerin şiirleri de sıkça I. Dünya Savaşı ile ilişkilendirilerek eserlerde yapı malzemesi olarak kullanılmakta. Einstürzende Neubaten, birer antropolog hassaslığıyla inşa ettikleri 'Lament'te kör gözüne parmağım bir politik söylemden kaçınarak, ancak savaşın aslında hiç bitmeyen bir döngü olduğu fikrini de kati bir şekilde ortaya koyarak benzersiz bir dokümana ve kariyerlerinin belki de en derinlikli işine imza atmış.
 

savages & bo ningen

savages bo ningen 
Az bildiğim konularda ahkam kesme vakti. Dadaizm, 1. Dünya Savaşı döneminde, burjuva kapitalizmi ve kolonyalizm kurguları çerçevesinde işlenen kolektif cinayetlere tepki olarak ortaya çıkmış bir uluslararası ve disiplinlerüstü bir sanat akımı. Einstürzende Neubaten ve Tindersticks'in savaşın 100. yılı konsepti ile yeni albümler yayınladığı bir dönemde, dört kısa saçlı kadından müteşekkil İngiliz post-punk grubu Savages ile Londra'da yaşayan dört uzun saçlı Japon erkekten oluşan psych-punk grubu Bo Ningen'in Dadaizm konsepti üzerinden müşterek bir işe imza atması bu açıdan ilginç. 20. yüzyılın ilk yarısında yaşayan avangard şair Triztan Tzara'nın tanımladığı "ses şiiri" (sound poetry) denen kavram 'Words To The Blind' isimli bu ortaklığın temelini oluşturmakta. Ses şiiri, insan belagatının semantik ya da sintaks özelliklerini değil, fonetik dokusunu vurgulayan bir kavram ve içinde birden çok insanın farklı dillerde ve aynı anda aynı şiiri okuduğu "eş zamanlı şiir" olgusunu da barındırmakta. 37 dakikalık yekpare bir eser olan ve geçen sene Londra'daki Red Gallery'de verilen ortak konserin kaydını içeren 'Words To The Blind'ın ilk düzlüğü de, "eş zamanlı şiir" minvalinde Savages vokalisti Jehnny Beth ve Bo Ningen vokalisti Taigen Kawabe'nin bir diyalog arz etmeyip birbirine karışan Fransızca ve Japonca fısıltılarını içermekte. Okuduğum kadarıyla bu bölümde Thomas Bernhard isimli bir oyun yazarının 'Au But' isimli eserinden alınan ve gençlerin asiliklerini yitirmelerinden yakınan bir metinden parçalar da bulunmakta. Halihazırda politik bir duruşu olan iki grubun 100 yıl öncesinden ilham alan ancak günümüzün isyan atmosferine de göndermede bulunan bu beraberliği iki oluşuma da stüdyoya girip albüm kaydetmekten azade bir şekilde yeni müzikal alanları keşfetme fırsatı sunmuş. Tek bir grubun elinden çıkmışçasına ve neredeyse bir stüdyo albümü kalitesinde kaydedilen 'Words To The Blind' müzikal olarak ise beş hareketten oluşuyor. Eş zamanlı şiir sekansı sonrasında enstrümanların devreye girmesiyle özgür caz tadında bir inşa kısmı geliyor, akabinde müzik gitar gürültüsü ile art-punk'a evriliyor, sonra daha melodik bir hal alıp Jehnny Beth'in İngilizce vokalleriyle Savages çizgisine yanaşıyor, son düzlükte ise noise ve feedback efektleriyle iki grubun arasındaki ses savaşının yıkıcı sonuçlarını ortaya seriyor. Savages fazlasıyla kuralcı, koreografiye bağlı, neredeyse ordu düzeninde bir grup ancak Bo Ningen'in psych eğilimleri işin içine girince esnek bir orta yol bulunmuş. Aslında bir albümden ziyade bir performans var elimizde ve orada olmadan hakkını vererek vakıf olmamız zor ama yine de manyetik teybe kalanlar da yeterince ilgi çekici.
 

pharmakon

pharmakon 
New York menşeli Margaret Chardiet ile aşağı yukarı bir sene aralıklarla benzer bir tecrübe geçirmişiz. 2013'te tam Avrupa turnesine çıkacakken vücudunda ölümcül olabilecek bir kist bulunmuş, bu kist bir organının iflas etmesine yol açmış, o organın ameliyatla alınması sonrasında da uzunca bir iyileşme süreci geçirmiş. Kendini genç olarak addeden birinin aniden yaşadığı organ kaybı, insanı bir yandan vücudu ile yakınlaştırırken öte yandan zihin ile vücut arasında aşılmaz bir duvar ören bir tecrübe. İnsan bedeniyle yakınlaşıyor çünkü o güne kadar pek de kafa yormadığı, zaten normal zannettiği bazı şeylerin aslında ne kadar pamuk ipliğine bağlı olduğunu fark edip bu mesele üzerinde düşünmeye başlıyor. Ancak öte yandan bedenin bir et yığınından ibaret olduğunun ve bu yığının hiçbir uyarı vermeden aniden iflas edebileceğini algılanmasıyla, zihin halihazırda duyusal olarak da son derece kısıtlayıcı olan fiziksel varlığına olan güvenini kaybediyor. Chardiet, benden de elem dolu ağrılı bir süreç geçirmiş ve Sacred Bones etiketinden çıkan ikinci uzunçaları 'Bestial Burden'a da az önce anlattığım hissiyatı yansıtmış. Kapağında kasaptan alınmış iç organların bulunduğu albümdeki 'Body Betrays Itself' ve 'Autoimmune' gibi eserlerin isimleri albümün anafikrini, bedenin aslında bir düşman olduğunu ve arka planda sürekli sinsice bir ihaneti planladığını sezdirmekte. Pharmakon müziği genelde noise ya da power electronics olarak niteleniyor. Açılıştaki 'Vacuum' müzisyenin yarı-panik halindeki ivedi nefes alışlarına odaklanarak albümün atmosferini zaman kaybetmeden kuran güçlü bir giriş. 'Bestial Burden' bir önceki albüm 'Abandon'a nazaran daha berrak ve yapısal olarak daha somut bir iş. Lakin bu sefer kullanılan alet çantası çok daha amennasız. Ağır ve kurşun gibi kesif elektronik gürültüler ve zelzele kıvamındaki bas-davul ritimleriyle örülen dekorun içerisinde Chardiet'nin kabristanları anımsatan canhıraş çığlıkları yankılanıyor. Bu çığlıklar bir yandan müziğin dümenine tek başına yön verebilecek kadar hükümdar, lakin müzisyenin yaşadığı deneyim sonrasındaki kırılganlığını da yansıtmaktalar. Zaman zaman kusma nöbetlerine ve 'Primitive Struggle'da olduğu gibi öksürük krizlerine dönüşen vokaller, bir noise müzisyeni olarak Pharmakon'un müziğinin bir numaralı özgünlüğünü, gürültü ile öfke ve acıyı taklit etmek yerine öfke ve acıyı birebir sese dönüştürme yetisini işaret etmekte. Geleneksel şarkı formu gerçekliği sindirilebilecek bir özete damıtır, Chardiet'nin yaptığı ise şarkılarla geçirdiği illeti betimlemekten ziyade bizzat kendisi patolojik ses yumakları inşa etmek. Arı kovanını dağıtmışçasına bir uğultu eşliğinde akan bu karabasan tadındaki albümün sonunda patlayan kahkahalar ise belki ölüme gülüp geçmek, belki de faniliğin dehşeti karşısında akli melekelerini yitirmek olarak yorumlanabilir. Hem yaratıcısı, hem de mensubu olduğu tür için ileri bir adım 'Bestial Burden', bu sene dinlediğin en iyi noise albümlerinden.
 

kyle bobby dunn

kyle bobby young 
Kyle Bobby Dunn'ın 'And The Infinite Sadness' albümünü aylardır ipod'umda gezdirmekteydim ancak yerli yerine oturması günlük hayatın içerisinde yıldızların tesadüfen doğru sıralandığı rastgele bir ana denk geldi. Ambient, zamanı gelmemişse arka plan gürültüsü içerisinde kaybolan, sonra bir anda şaşı-bak-şaşır resimleri gibi belirgin hale gelen bir tür. On yıla yakındır istikrarla bu işle iştigal eden Montrealli müzisyen Dunn'ın bundan önceki bazı albümlerinini isimleri 'A Young Person’s Guide to Kyle Bobby Dunn' ve 'Bring Me the Head of Kyle Bobby Dunn'. Bu isimlerden de anlaşılacağı gibi müziğinin merkezine kendisini oturtan ancak bunu tersten yapıp benliğiyle dalga geçen biri Dunn. Ambient/drone fazla akademik ve kendilerini ciddiye alan türler ve Dunn'ın yaptığı da müziğin ağırlığını şarkı isimlerine ya da albüm sanatına yansıttığı kara mizah etkisiyle kırmak. Dunn günün çoğunu kendi başına geçiren ve bundan mutlu olan bir adama benziyor, bu kendiyle dalga geçme güdüsü de başkalarından önce davranmaya yönelik bir koruma kalkanı sanki. Albüme dönersek iki saati aşan bir zamana yayılıyor 'And The Infinite Sadness'. Bu kadar uzun bir ambient albümü birçoğuna karabasan gibi gelebilir ancak Kyle Bobby Dunn'ın kurgu masasında müziğine kıyamayıp fazlalıkları atmadığını söyleyemeyiz. Zira tüm süresi boyunca hassasiyetini ve hüznünü kaybetmeyen, narin ve melankolik bir ışığa sahip bir yaratı bu. Dunn, konvansiyonel enstrümanlardan elde ettiği sesleri majör döngülere oturtup klasik müzik etkisi ile biçimlendirmekte ve yarattığı orkestral drone'ların tonunu son derece sabırlı bir şekilde değiştirip çeşnilendirmekte. Bir yerde Dunn'ın müziğini Rothko tablolarına benzeten bir yazı gördüm. Bu eserler de tıpkı yeterince bakılınca izleyenin gözünde genişleyen monokromatik tablolar gibi öne fırlamadan ve buyurgan hale gelmeden dinleyicinin algısının içine sızabiliyor. Çokça Stars of the Lid ile de karşılaştırılan Dunn'ın ne fazla dramatik, ne de ruhsuz bir düzlemde usulca akan eserleri merhamet uyandırıcı ve müzisyenin sabrının, samimiyetinin ve ifade gücünün nişanesi.
 

13 Aralık 2014

söyleşi: sesime gel / were dengê min

hüseyin karabey 
İstanbul Film Festivali'nin hemen sonrasında Neyir Özdemir ile birlikte 'Sesime Gel'in yönetmeni Hüseyin Karabey ile söyleşmiştik. Söyleşinin bir kısmı Mesele'nin yeni sayısında yayınlandı, tamamı da Mesele'nin sitesinde. Aşağıda söyleşiden bir bölüm mevcut. 

Filmde askerler bir köyü basıyor, erkekleri göz altına alıyor ve her evden bir silah gelene kadar salınmayacaklarını söylüyor. Bu mutlaka 90'larda sıkça yaşanmış türden bir hadise. Bu konu sizin önünüze nasıl düştü? 

"Gitmek"i bitirdiğimde festivalleri dolaşırken müzisyenlerimden Hüseyin Yıldız yeni filmimin ne olacağını sordu, ben de bilmediğimi söyledim. Belki bir hikâye çıkabilir diye Dersim bölgesinde yaşanan bu tür hadiselerden, insanların silah bulmak için girdiği tuhaf maceralardan bahsetti. Kafamın bir yerinde kaldı bu ve daha sonra bir nine ile kız çocuğu bu durumda kalsa ne olur diye düşündüm. Kadın gerillalar var ama günlük yaşamın içindeki bu iki karakterin elinde silah olması abes. Amaç birini öldürmek olsa iki taraf da hemen silah sağlayabilir. Ama silahı birini öldürmek için aramıyorsan bulamıyorsun. Bu noktada savaşın absürtlüğü açığa çıkıyor. Bir yandan da eğer savaş varsa gri alanlar ve saçmasapan kararlar da var, onu da göstermek istedim. Filmdeki gibi bir ihbar geliyor, komutan bir emir veriyor, alttakiler de emrin ne kadar saçma olduğunu bilseler bile uymak zorunda. Emri yerine getirmek için ne gerekiyorsa yapıyorlar, hatta köylülere silah satıyorlar. Savaşın absürtlüğünü ve korkunçluğunu binlerce hikâye ile anlatabiliriz ama ben biraz da Kürt kültürünü, coğrafyasını, müziğini ve hikâye anlatıcılığını ön plana çıkaran bir öyküyü tercih ettim. Bu, bazı insanlar için o döneme dair çok hafif bir öykü olabilir, çok daha travmatik şeyler anlatılabilirdi. Ama ben seyirci izlerken başka bir şeye tanıklık etsin istedim ve göstermek istediklerimin önüne geçmeyen nispeten hafif bir hikâye seçtim. Hikâyeyi dengbej kültürünü iyi bilen Abidin Parıltı ile beraber yazdık, yaklaşık iki yıl sürdü. 

Berfe Ana filmin sonunda silahı bir daha ortaya çıkmaması temennisi ile ahıra saklıyor. Bu sahne ile son bir buçuk senedir yaşadığımız gelişmeler arasında bir paralellik kurmamak mümkün değil. İzlerken içimizde "Jiyan silahın nerede olduğunu biliyor, acaba bir gün o silahı alır mı" endişesi de uyandı. 

Biz filmi çekerken çatışmalar devam ediyordu ve daha öfkeli bir mesaj verebileceğim bir ortam mevcuttu. Ama Kürt halkının içinden çıkıp savaşan Kürtler aslında savaşa ve silaha lanet okuyan insanlar. Tercih ettikleri için değil, mecbur bırakıldıkları için savaştılar. Dikkat ederseniz 30 yıldır bu savaşta her şeyini vermiş insanlar çok daha hevesli savaşı bitirmek için. Benimkisi buna bir mesaj. Dünyanın her yerinde silahı toprağa gömmek barışın simgesidir. Ama eğer barış olacaksa iki tarafı ezmeden ve kişiliklerini yok etmeden, yaşanan acıları anlayarak olmalı. Silah illa ahırda olmak zorunda değil, bir silah elbette bulunur. Biz silahı iyi niyetimizden dolayı gömüyoruz, gerçekten lanet ediyoruz silaha, bunu bilin. Kürtler barışı çok istiyorlar ve bunun onursuz bir şekilde yapılmasını istemiyorlar. Türkiye'de yaşayan diğer halkların Kürt halkıyla empati kurması lazım. Türkiye'deki yoksul halk da aslında bunun farkında. Kamuran Erkaçmaz'ın 70'e yakın ilde savaşta evladını kaybetmiş ailelerin hikâyelerini bir araya getirdiği "Acının İki Yüzü" sergisinde de görüyoruz. Ailelerin gözlerinde öfkeden ve nefretten eser yok, onun yerine acı ve kendini ifade edememişlik var. Son süreçte de savaşı isteyen taraflar çeşitli provokasyonlar yaptılar ama Türkiye'de yaşayan halklar, hatta sağ kesime oy verenler bile bunları umursamadı, barış arzularını gösterdi.
 sesime gel 
Aslında 90'ları anlatıyorsunuz ama bugün ile büyük bir örtüşme söz konusu. 

"Tarih bilmiyorsanız tekerrür eder" diye bir laf var. Bizim yaşadıklarımız bir masala dönüşmüş. Yıllardır belgeseller için Kürdistan'a gittiğimde halk kullanırdı bu lafı. Hayatımız bir masala dönüşmüş, biz bile inanamıyoruz anlatırken. Bu trajikomik bir durum ama bir gerçeklik. Kürtler 90'lardan beri barışmak için ellerinden geleni yaptılar. Barışın olasılığı bile bu ülkede cumhurbaşkanlarını, genelkurmay başkanlarını öldürttü. Arkasından tekrar yüzlerce binlerce insan öldü. Kürtler hep barışı içlerinde taşıyarak devam ettiler. O yüzden savaş sürse de içimizdeki umut buydu, belki de bu yüzden denk gelip örtüştü. Umarım kalıcı olur. Bir de savaşın acımasızlığına çok önceden beri tanık olan biri olarak çok umutlu olduğumu da söylemek isterim. Geçmişte yaşananlarla kıyaslanamayacak kadar önemli bir noktadayız. Bu anlamda iki taraftan da barışa katkı sunan herkese minnettarım. 

Filmde yoğun bir savaşın yaşandığı bir dönemi izliyoruz ama doğrudan bir şiddet görmüyoruz. Bu noktada nasıl bir denge gözettiniz ve hiç eleştiri aldınız mı? 

Sıradan halktan böyle bir şey duymadım, sadece öfkeli ve farklı bir anlamda misyon bekleyen insanların bazıları söyledi. Kimisi "Bizim askerimiz böyle değil" dedi, kimi tersini savundu. Bakanlık da "Türk askeri böyle şeyler yapmaz" diye tam yedi kere reddetti projeyi. Kürtlerin arasından bir-iki arkadaş da kendince haklı olarak serzenişlerde bulundu. Elbette çok daha korkunçları anlatılabilir ve anlatılacak ama bu hikâye başka bir şeyi amaçlıyor. Ben şiddet üzerine deneyimimi de paylaşmak istiyorum. Şiddet gördüğünüzde hissedilen bir şey değil. İzleyeni terörize edecek korkunç ve pornografik şiddet görüntüleri bize haberlerde zaten hep gösterildi. İnsanları değiştiren bu görüntü değil. Kürtlerin dilinin konuşulması gerektiğini söylüyoruz, en demokratımız bile "Yazık, Kürtler dilini konuşsun" diyor ama hiç kimsenin aklına gelmiyor o dili öğrenmek. Binlerce yıldır beraber yaşıyoruz, İngilizce, Almanca, İspanyolca öğreniyoruz, Kürtçe'yi neden öğrenmiyoruz? Çünkü empati duyulmuyor. Oysa özellikle kültürle, müzikle ilgili biri Kürtçe'nin zenginliğinin farkına varsa bu belki de kendinden gerçekleşecek bir şey. İkincisi, klişe filmlerde kötü şeyler kötü koşullarda yaşayan insanların başına gelir. Örneğin Afganistan, Libya ya da Filistin kampları fakir ve kurak yerlerdir gözümüzde. Halbuki öyle değil. Bu insanlar hayatlarından memnunlar, fakirlik çok tartışmalı bir kavram. Belki filmi seyreden birileri orada yaşamayı bile isteyecek. Ben oradaki tek sorunun savaş olduğunu göstermek ve şiddetin filmin önüne geçmesini engellemek istedim. Tabii diğer yandan da şiddet filmin başından sonuna kadar mevcut. Devamlı daha korkunç bir şey olacağının, o silahın patlayacağının gerilimi var. Bu da oranın ruh hali aslında. Bu, o insanları daha çok yaralayan ve üzen bir şey. Bir gün öyle bir aşamaya geliyorsunuz ki o baskı ortamında "Bana bir şey olsa da kurtulsam, bu korku bitse" diye düşünüyorsunuz."

söyleşi: annemin şarkısı / klama dayîka min

erol mintaş 
Bantmag için Neyir Özdemir ile birlikte 'Annemin Şarkısı'nın yönetmeni Erol Mintaş ile söyleşmiştik. Söyleşinin tamamına derginin 35. sayısından ulaşılabilir. 

"Ali karakterini filmde hep ikilem içinde görüyoruz, Türkçe-Kürtçe, köy-şehir, kız arkadaş-anne ve edebiyat-öğretmenlik arasında. Bu karakterinin ayrıntıları nasıl oluştu? 

Ali'nin annesi ile ilişkisinden başlayalım. Ali yeni bir hayat kurmak istiyor. Bir şekilde kente uyum sağlamış, üniversite bitirmiş, öğretmen olmuş. Fransızca'ya çevrilen kitapları var, üniversitelerde sohbetlere davet ediliyor ve edebiyat çevrelerinde takip ediliyor. Öte yandan annesi Ali'yi sürekli geçmişe doğru çekiyor. Ali aslında birçok kentli insanın yaptığı gibi annesini huzurevine de bırakabilir, bakıcı da tutabilir, birçok çözüm yöntemi var ama Ali bunu yapmaz. Zira anne savaş sonrası dağılıp gitmiş aile fertlerinden Ali'ye kalmış bir emanet gibi. O da bu emanete sahip çıkma sorumluluğuyla bazen kendini göz ardı edebiliyor. Öbür tarafta Ali'nin kurmak istediği geleceğe dair hem kız arkadaşı ile olan ilişkisi, hem de edebiyat ile olan ilişkisi var. Benim birçok edebiyatçı arkadaşım var, iki-üç kitapları çıkmış ama hayatlarını idame ettirmek için öğretmenlik yapıyorlar. Bu Türk edebiyatında geçmişten gelen bir gelenek. Ali öğretmenlik yaparken de toplumsal geçmişinden kaynaklanan bir mücadele veriyor. Okulda Türkçe öğretiyor, kendi edebiyatını ise Kürtçe yapıyor. Mücadelesinde inandığı şeylerden biri de dili edebiyatla geleceğe ve çocuklara taşımak, Ali de dernekte çocuklara Kürtçe öğreterek kendine küçük de olsa bir mücadele alanı açıyor. Kız arkadaşı meselesine gelirsek, çocuk sahibi olmak geleceğe adım atmak ve bir sürü sorumluluk demek. Bütün bunların olması için de Ali'nin geçmişine dair birçok şeye bir nokta koyup çözmesi gerekiyor. Bu anlamda şu andaki Kürt toplumunun ruh hali biraz Ali'nin ruh hali gibi. Ne geçmişten kopabiliyor, ne de geleceğe dair güçlü bir adım atabiliyoruz. Dünyanın konjonktürel durumu ve mücadelenin olanaklarının değişmesi sürekli bir gel-git durumu yaratıyor ve bu Ali'ye de yansıyor, Ali de bu topluma ait bir birey. 

Nigar Hanım'dan bahsedelim. Köyden geldikten sonra Tarlabaşı'nda bir hayat kurmuş, ancak ikinci kez göçe uğramak zorunda kalıyor ve dört duvar arasına sıkışıyor. En büyük isteği köye dönmek. Bu mümkün mü Nigar Hanım için? 

Aslında köye dönen döndü, bizim Doğu Beyazıt'ta çektiğimiz filmdeki köyde de bazı insanlar dönüp yeni yerler inşa ediyorlar. Hatta bir önceki filmim için bazı açılar belirlemiştim, sonra bir daha gidince bir baktım ki evler belirmiş. Özetle köye dönülüyor. Ama bence bunun önünün açılması, teşvik edilmesi gerekiyor. Çünkü köye dönüş yeniden bir inşa gibi ve bizim tam olarak buna ihtiyacımız var. Zaten harabe olmuşuz. Bunun için yapılabilecek her şeyin önü açılmalı. İnsanlara tazminatları ödenmeli, maddi-manevi talepleri koşulsuz şartsız yerine getirilmeli. 

Filmde Ali gerçekten köye dönülemeyeceği için mi annesinin köye gitmesini istemiyor yoksa annesi ile beraber İstanbul'da kalmak istediği için mi? 

Aslında ortada bir köy yok. Ali'nin kararsızlıklarından birisi, annesini köye götürüp geri getirirse daha da beter olma ihtimali. Ali 30 yıldır İstanbul'da olan annesinin şimdi neden köye dönmek istediğini anlamıyor. Annenin konu komşudan, kurulan ikinci dünyadan kopuşu böyle bir durum depreştiriyor. İnsan gençken göçmenliğe daha kolay katlanabilir, uyum gücünüz daha fazla. Yaşlı bir insan için ikinci bir zorunlu göç çok yıkıcı bir şey. Annenin bir uyum isteği de yok. Ali'nin gel-gitleri bundan dolayı gerçekleşiyor biraz.
 annemin şarkısı 
Hep konuşulan bir konu Kürt sinemasında söze, sese, dile dair hikâyelerin ne kadar ağır bastığı. Tabii ki ana dilini savunan bir kültürden bunların çıkması çok doğal. 

Ben artık kafayı, Kürtler de dahil olmak üzere Orta Doğu toplumlarının her şeyi dış etkenlere yükleyip kendiyle hiç hesaplaşmadan sorumluluğu sürekli dışarı atıp suçlama halinde olmasına yoruyorum. Bizim şu anda gerçekten çözülmemiş bir derdimiz var, bu bittiği zaman inanıyorum ki daha çok içimize döneceğiz, kendimizi masaya yatıracağız. Eleştirel bir gözle ve farklı türler çerçevesinde kendi içimizdeki hikâyeleri anlatmaya başlayacağız. Belki de yarın öbür gün Kürtçe bir bilimkurgu ya da komedi çekilecek ve evrensel sinemadaki bir filmi hangi kıstaslara göre değerlendiriyorsak onları da öyle değerlendireceğiz. Ama şu anda var olan durumda bizim filmlerimizin biraz belgesel bir tarafı var. Bu belgesel taraf yaşadıklarımızdan bir arınma biçimi gibi geliyor bana. Sürekli içimizde olan, bizi rahatsız eden birçok şeyi bu yolla dile getiriyoruz. Çünkü sinema bir iletişim meselesi, içindekini söyleme meselesi. Yolda yürürken içimizde olan, ağzımızı açtığımızda dilimizin ucuna gelen, bizi rahat bırakmayan şeyler bunlar. Biz de bunları anlatıyoruz. Mesela şu anda bir senaryom var ve Kürt sorunu ile hiçbir alakası yok ama Kürtçe. İçinde varoluşçuluğa dair felsefe de var, gündelik hayata dair espri de var ama politik bir arka planı yok. Fakat önce içimizdeki şeyin bir çıkması gerekiyor ki biz de oraya doğru gelelim. Bunu çok yadırgamıyorum açıkçası, bu toplumsal bilinçaltının bir yansıması. Kürt edebiyatına da bakın, yine bu tür temalar işleniyor, müziğe bakın, yine öyle. 

Nigar Hanım'ın bir oğlu 90'larda kaybediliyor. O da oğlunun anısını yaşatmaya çalışıyor, duvarda oğlunun fotoğrafı ve elbisesi asılı. Aslında bir Cumartesi annesi Nigar Hanım. Filmi izlerken Nigar Hanım'ın bir noktada Galatasaray Lisesi'nin önüne gidip gitmeyeceğini merak ettik. 

Dediğiniz gibi oğlu Nigar Hanım'ın hep yanında ve kalbinde tüm Cumartesi Anneleri'nde olduğu gibi. Peki neden Galatasaray'a gelmedi Nigar Hanım? Lise önündeki anneleri birçok farklı filmde gördük, ben bilerek annenin o dünyasını göstermedim. Lisenin önü Tarlabaşı'na çok yakın bir yer, evden çıkıp oradaki insanlarla buluşmak çok basit. Nigar Hanım o insanlardan çok uzak bir yere göç etmek zorunda kalıyor ve zaten bir sahnede elinde fotoğrafla dışarı çıkınca kendini otogarda buluyor. Biz Cumartesi Anneleri'ni sürekli Galatasaray'ın önünde görüyoruz. Ama bu insanların günlük hayatı nasıl acaba? Birçok insan lisenin önündeki anneleri görüyor ve bir fotoğraf çekip geçiyor ama önemli olan bu değil. Benim için o annelerin Galatasaray Lisesi önünde buluşması çok kıymetli ve anlamlı bir şey ama onlar oradan dağılıp gittiklerinde acaba nereye gidiyorlar? Her biri acaba nasıl bir ortama ve eve dönüyor? Bütün bunlar da benim için çok kıymetli olduğu için ben daha çok annenin o tarafına, Nigar Hanım'ın kendiyle başbaşa olduğu zamanlara yoğunlaştım."