10 Temmuz 2015

videodrome #175

Björk - Black Lake 

'Vulnicura'nın en çıplak şarkısı bu, her albümde başka bir kılığa giren Björk'ü de uzun zamandır ilk defa tuhaf kostümlerin ve ağır makyajların arkasından görmüyoruz videoda. Müzisyenin kapkara kayaların arasında salındığı video internette paylaşılmadan önce New York MoMa'daki bir retrospektifin parçası olarak sergilenmekteydi. Aynı retrospektifte bulunan ve Björk'ün şarkıyı yazdığı sahil kıyısında kamera ile tek başına kaldığı 'Stonemilker'ın 360 derece dönen VR videosu da şuradan izlenebiliyor.
  
Other Lives - Reconfiguration 

'Tamer Animals' 2011'de şapkadan çıktığında sürpriz olmuştu, gerçi birkaç senedir pişiyor olsalar da görece yeni grubun o kadar ölçülü ve usta işi bir albüme imza atması şaşkınlık vericiydi. Bir süre turladıktan sonra mağaralarına çekildiler, kendilerini unutturdular ve ilk darbesi selefi kadar etkili olmasa da etkisi zamanla artan 'Rituals'ı yayınladılar. Kompozisyonel ve melodik yetkinliklerinin baki kaldığı albümden gelen bu video eskrim ve modern dans arasında mekik dokuyor.
  
Nadine Shah - Fool 

İngiliz müzisyenin Wikipedia sayfasının ikinci cümlesinde "Müzisyen sıkça PJ Harvey ve Nick Cave'e benzetilmektedir" yazıyor. Belki de bu yüzden müzisyenin iki EP'yi takiben yayınladığı ikinci uzunçaları 'Fast Food' için çekilen ve Shah ile bandosunun kendinden geçmiş izleyecilere ufak bir salonda çaldığı bu video eski bir Nick Cave and The Bad Seeds videosunun parodisini andırıyor. Şarkı taş gibi, 90'lardan kopup gelmiş. Aynı albümden 'To Be A Young Man'in videosu da şurada.
  
Heather Woods Broderick - Wyoming 

Broderick eskiden Efterklang ve Horse Feathers gibi kalburüstü grupların üyesi olmuş, Alela Diane ve Laura Gibson gibi yüksek profilli solo folkçuların da arkasında çalmış. Müzsiyen, şimdi de 2009 tarihli ilk solo albümü ‘From The Ground’ın devamını ‘Glider’ ile getirmekte. Albümden ilk gelen tadımlık ‘Wyoming’ rüyalı başlayıp sonradan gürültüye bulanıyor. Videoda ise Broderick dağların kıyıya dik uzandığı, uçsuz bucaksız ve ıssız bir coğrafyada geziniyor.
  
William Tyler - The Sleeping Prophet 

Aynı zamanda Lambchop ve Silver Jews ile de çalan Nashville sakini bir müzisyen William Tyler. 2010 ve 2013 tarihli ‘Behold The Spirit’ ve ‘Impossible Truth’ uzunçalarlarıyla epey ses getirmişti, bu başarılar sonrası 2008'de The Paper Hats mahlası ile kaydedilen 'Deseret Canyon' Merge etiketi tarafından tekrar basıldı. Eski şarkıya yeni videoyu Tyler'ın kız kardeşi tek günde çekmiş, Tyler'ın günlük hayatından kareler barındırmakta.
  
Julia Holter - Feel You 

Birkaç hafta önce Julia Holter'ı Arkaoda'da izlediğimizde kayıtlarındaki avangard havadan ziyade son derece sade bir performansa tanık olmuştuk. O spontane gecenin kısıtlı imkanlarına bağlamıştım bu sadeliği ama Holter'ın yeni istikameti de olabilir. Zira Domino'dan yayınlanacağı duyurulan yeni albüm 'Have You In My Wilderness' balad ağırlıklı olacakmış. Müzisyenin köpeğiyle arz-ı endam ettiği bu videoya sahip parça da altına yaylılar döşenmiş hazmı kolay bir indie pop şarkısını andırıyor.
  
Circuits des Yeux - Do The Dishes 

Haley Fohr ve soprano sesi deneysel müzik meraklılarının çoktandır radarında. Müzisyenin Circuits des Yeux projesinin yeni albümü 'In Plain Speech' de o ortamların prestijli etiketi Thrill Jockey çatısından görücüye çıktı. Fohr'un synth desenlerinin üzerinde yükselen güçlü sesi yaylılarla birleşerek fenafillaha varmakta. Video ise ev işleriyle meşgul bir kadını gerçeküstü bir perspektiften dikizliyor. NSFW.
  
METZ - The Swimmer 

Eski punk'çılardan kim kaldı? METZ eski bir grup sayılmaz ama ergenlik döneminde müzikten aldığım ilkel keyfi hala uyandırabilen sayılı gitar gruplarından. Sub Pop'tan çıkan adı üstünde ikinci albümleri 'II' var olanın aynısını daha da kafaya kafaya vuran bir kayıt. Video uğursuz suratlı bir adamın kafayı yakıp dine dönüşünü izleyen ve tekerrür eden gif'lerden örülmüş.
  
Sonic Jesus - Telegraph 

Psych hiçbir zaman modası geçmeyen bir akım, müzik cenahında bu senenin en iyi işlerinden biri ise İtalyan bir gruptan geldi. 'Neither Virtue Or Anger' yer yer post-punk ile de flört eden gümbür gümbür bir albüm. Bu canlı performans videosunda benzin döküp ortalığı yakan bir arkadaşla alevlerin arasında dans eden hanımlar da hasıl olmakta.
  
Blanck Mass - Dead Format 

On sene ve üç uzunçalar boyunca elektronik sesler ve noise arasında gücünü keskin synth'ler ve ilkel ritimlerden alan bir kıvam tutturan Fuck Buttons'ın yarısı Benjamin John Power, yine bu estetikten uzağa düşmeyen üçüncü solo uzunçaları 'Dumb Flesh'i Sacred Bones etiketinden yayınladı. Albümün zirvesini teşkil eden bu gürültü çorbasının videosunda rastgele grafikler birbiriyle güreşmekte.
  
Evan Caminiti - Arc 

Aynı zamanda gitar-drone ikilisi Barn Owl’un üyesi olan Evn Caminiti, Thrill Jockey etiketinden ‘Meridian’ isimli görkemli synth tırmanışları içeren bir uzunçalar yayınladı. Böyle müziğe böyle video, yorumlamaya çabalamayacağım.
  
ANAMAI - Half 

Sludge rock grubu HSY'den Anna Mayberry ve endüstriyel drone projesi Egyptrixxx'in arkasındaki David Psutka'nın ortak projesi ANAMAI. 'Sallows' albümünü nasıl tarif etsem diye düşünüp çamur folk sıfatında karar kıldım. Videoda alacalı dekorların önünde bulacalı eller uçuşmakta.
  
William Basinski - Cascade 

William Basinski, New York'ta yaşayan 57 yaşında bir avangard kompozitör. Aslında mektepli bir klarnetçi ve saksafoncu ancak 70'lerin sonundan itibaren Steve Reich gibi minimalistlerden ve Brian Eno gibi ambient müzisyenlerden etkilenip kulvar değiştirmiş. Bu minvalde üretimlere başlayıp bulunmuş sesler, radyo statiği ve teyp döngülerinden inşa ettiği bir ton kayıt yapmış. Çürümekte olan eski manyetik teypleri dijital formata aktarma çabasının ürünü olan 'The Disintegration Loops' serisinin 2002 tarihli ilk uzunçaları ise yıllar süren bir bocalama ve arayışın sonunda yerini ve ağırlığını bulan bir klasik olmuş. Basinki o dönemden beri sonuncusu 2013 tarihli 'Nocturnes' olmak üzere birçok albüme imza attı, geçenlerde de 'Cascade' isimli yeni bir kayıt geldi. Video ambient müzik konserine cevap niteliğinde, müzisyen Brooklyn'deki Project Room'da son kayıtlarından 'Cascade'in bir parçasını icra ediyor. Haliyle pek heyecanlı olmuyor.
 

colin stetson and sarah neufeld

colin stetson sarah neufeld 
Michiganlı Colin Stetson ve Montrealli Sarah Neufeld, yolları daha önce türlü biçimlerde birleşmiş iki müzisyen. İkisi de Arcade Fire’ın geniş tur kadrosunda bulunmakta, Stetson aynı zamanda Neufeld’in başka bir projesi Bell Orchestre’de de tur müzisyeni ve iki sene önce ‘Blue Caprice’ diye bir filmin müziklerinde çalışmışlar. İki isim başka çeşitli gruplar için stüdyo müzisyenliği de yapmanın dışında solo olarak da rüştlerini ispat etmiş kişiler. Özellikle Stetson’ın ‘New History Warfare’ isimli avangard üçlemesi ortalama dinleyicide de karşılık bulmuş, klasik, caz ve rock arasında konforlu bir yere oturmuştu. Neufeld iyisinden bir kemanist, Stetson ise devrimcisinden bir saksafonist ve üflemeli üstadı. Saksafon caz müzikte ana yemek, pop müzikte garnitür ancak son derece geniş bir tonal yelpazesi bulunsa da klasik müzik içerisinde kısıtlı kullanım olanağı bulmuş bir çalgı. ‘Never Were The Way She Was’da her ne kadar Neufeld’in katkıları çok değerli olsa da keman sınırları çok daha fazla test edilmiş ve keşfe daha kapalı bir enstrüman. Bu sebepten şovu daha ziyade Stetson çalmakta. Saksafon bu albümün synth'i diyebiliriz, akla gelmedik şekillere bürünüp envai çeşit sesi taklit ediyor. Stetson aynı anda kemanın melodik akışkanlığına omuz çıkarken aynı anda dairesel nefes tekniği ile susmayan, üst üste yığılan ve dokusu gittikçe zenginleşen drone’lar üflüyor. Albümün ritim duygusu da saksafona emanet. Neufeld’in masaya getirdiği esas katkı ise dikkati dağınık dinleyiciye uzatılan bir dal, bu tür deneysel bir albümde pek görülmeyecek bir aciliyet. Aslında kaydın en ayrıksı yanlarından biri de bu, akademik bir atışmaya girişen iki virtüözün güreşinin bu kadar erişilebilir olması takdire şayan. 'Won't Be A Thing To Become' gibi görece geleneksel bir yapıya sahip bir parçadan 'With The Dark Hug Of Time' gibi iki müzisyenin de çalgılarının en çirkin yüzlerini zorladığı sekanslara zahmetsizce sıçrayabiliyor, dinamik menzili geniş tutuyorlar. Örneğin 'In The Vespers' kakafoni ve minimalizm arasındaki merdivenleri inip inip çıkıyor. İki emekçinin 45 dakikalık cambazlığının sonuna gelene dek zamanın nasıl geçtiği meçhul. 

Colin Stetson and Sarah Neufeld - The Rest Of Us

jenny hval

jenny hval 
Sacred Bones etiketinden yayınlanan ‘Apocalypse, Girl’, Norveçli müzisyen Jenny Hval’in çeşitli grup mesailerinden sonra yayınladığı beşinci uzunçalar. İki sene öncesinin ‘Innocence Is Kinky’ kaydı Hval’i beynelmilel platforma taşımıştı. O albüm zorlayıcılığını noise kaçışları ve heterodoks düzenlemelerden alıyordu ama en nihayetinde bir gitar-klavye-davul albümüydü. Yeni albüm ise müzisyenin pop eğilimleriyle avangard meraklarını yan yana sunmak yerine iki damarı da atomlarına ayırıp enkazdan yepyeni ve daha sakin bir nefaset inşa ediyor. Birlikten kuvvet doğar, Hval’in stüdyodaki eşlikçileri de epey güçlü: Çellist Okyung Lee, Swans perküsyonisti Thor Harris, Jaga Jazzist'ten Øystein Moen, noise müzisyeni Lasse Marhaug, arpist Rhodri Davies, her biri alanda ağırtop. Hval, kısmen doğaçlama giden kayıt sürecinde sırtını bu isimlere yaslayınca daha geniş bir hareket alanına kavuşmuş. Örneğin hazmı kolay trip hop ritmi ve davetkâr tuşlarıyla kaydın en albenili şarkısı 'That Battle Is Over' sona ererken çaktırmadan ambient bir dekora dönüşüyor. ‘Sabbath’ gibi yapışkan bir eser 10 dakikalık drone nehri ‘Holy Land’ ile komşuluk edebiliyor. Melodi ve soyut sesler arasındaki dengenin yanı sıra biçimin içeriğe uyumundaki zıplayış albümün başka bir artısı. Hval bir noktada 33 yaşında, İsa’nın çarmıha gerildiği yaşta olduğunu söylüyor ve albüm boyunca bu varoluşsal kavşaktan sesleniyor. Kırılganlığından güç devşiren ve ilerledikçe daha gerçek üstü bir düzlemden konuşan albümdeki ana meseleler toplumsal cinsiyet normları, beden ve kimlik ilişkisi, gündelik hayattaki ataerkillik ve bütün bunları yoğuran kapitalizm ve din dinamikleri. Ancak akademik makale okumuyoruz, müzisyen derdini bilinç akışı ve minik imge kırıntıları ile anlatıyor, sanki şarkıları havale geçirirken mırıldanıyor. Can çekişen birinin fısıldadığı muğlâk son sözler gibi kelimeler arasındaki bağları biz kurmaya çalışıyoruz. Hval, bu evrensel meseleleri birinci tekil şahıstan anlatarak yükü bizim yerimize sırtlıyor, öfkesini ve kafa karışıklığını mizahla yumuşatıyor, penis ve vajinayı argoyla ve adlı adınca dillendirirken esas doğal olanın bu olduğunu anımsatıyor.  

daniel bachman

daniel bachman 
Blogda da muhtelif zamanlarda yer verdiğim William Tyler, James Blackshaw ve Steve Gunn gibi görece genç kuşak isimler sıkça American Primitism ismi verilen folk akımının temsilcileri olarak nitelenmekte. Daniel Bachman da bu isimlerden biri, hatta akımın John Fahey ile birlikte en sık referans gösterilen ismi olan memleketlisi Jack Rose'un 'Levee' parçasına son albümünde yer vermiş. En güzel konser beklentisiz gidilen konser, kötü çıkarsa moraller bozulmuyor, iyi çıkarsa sürprizi yetiyor. İki sene kadar önce izlediğimiz Daniel Bachman için ise iyi demek ayıp olur, bir adamın kucağına gitarı oturtup bir saat boyunca bu kadar katmanlı ve girift bir müzik yapabileceğini düşünmezdim. 25 yaşındaki Bachman, kısa kariyerine bugüne kadar altı albüm sıkıştırdı, her zaman bir virtüözdü ama istikameti meçhuldü, parmakları tellerin arasında gezerken son duraklarını bilmiyor gibilerdi. Three Lobed etiketinden yayınlanan yeni albüm 'River'da bir hedef duygusu da var, daha güzeli ise o hedefe kitlenmiş yolculuk sindire sindire tecrübe ediliyor. Müzisyen at koşturmuyor, yorulunca bir yerde mola verip tost ayran yiyor, biraz daha gittikten sonra arabayı sağa çekip güneşin doğuşunu izliyor. Bir albüme 14 dakikalık bir eserle ('Won't You Cross Over To That Shore') yürek ister, gerçek bir özgüven göstergesi. 'River'da hiç peşrev faslı yok, Bachman doğrudan elindekini masaya seriyor, önce tellere acelesizce vurmaya başlıyor, akabinde momentumunu yakalıyor, en nihayetinde kitapta ne kadar cambazlık varsa gösterişsiz ve organik bir şekilde sergiliyor. Daha da önemlisi albümün geri kalanı da bu girizgahın altında kalmıyor. 'River'daki başka bir cover da William Moore'un 1928 tarihli 'Old Country Rock'ı, bu yorum da özgün kompozisyonların arasında zerre sırıtmıyor, folk müziğin zamanın ötesindeliğini işaret ediyor. Bachman bir kırsal çocuğu, yiğidin harman olduğu yerden. 'River' da coğrafyayı kılavuz belleyen bir iş, müzisyenin hayatının önemli bir bölümünü geçirdiği Virginia'nın dağlarını süsleyen ve sonunda okyanusuna kavuşan Rappahanock Nehri'ne yazılmış bir güzelleme. Albümün yol hissiyatı da biraz Bachman'ın aktarmaya çalıştığı ve nehrin vadilerden süzülüşünü betimleyen imgelerden, sesle ima edilen ipuçlarından kaynaklanmakta. Dünyanın öbür tarafında hiç görmediğimiz bir nehri hayal etmekte zorlanmıyoruz, bu da hem Bachman'ın ustalığının, hem de folk müziğin evrenselliğinin, sınır ve sürgün tanımazlığının nişanesi.  

9 Temmuz 2015

prurient

prurient 
İngiltere'de yaşayan bir arkadaşım geçenlerde birkaç günlüğüne İstanbul'daydı. Hep kısa süreli geldiği ve kalabalık gruplar halinde toplandığımız için derinlemesine konuşamıyoruz ama her seferinde "Abi bu ara neler dinliyorsun" lafı dönüyor. Arkadaşım müzisyen, bir süredir kendini 60'lar ve 70'lerde Nepal'den Nijerya'ya dünyanın dört bir yanında yapılan gitar müziklerine salmış durumda. Bana sorunca "Ben bu ara bol bol havalandırma dinliyorum" dedim. 5 sene önce yakından takip ettiğim indie rock/post punk vs. sahnelerinden kopmuş değilim ama artık görev gibi dinlemekle yetiniyorum. Radyo programıma da yansıdığı gibi kulağım daha ziyade drone, ambient ve modern kompozisyon gibi türlerde. Bu geçişi yaşarken kılavuzum olan simalardan biri de aynı zamanda Vatican Shadow mahlasıyla da müzik yapan ve Cold Cave gibi bazı gruplarda mesai yürüten Dominick Fernow oldu. Bir deneysel müzik cahili olarak özellikle Prurient adı ile imza attığı noise kayıtları epey kafamı açtı. Fernow, bir kısmından belki sadece birkaç yüz kişinin haberdar olduğu ama sanatsal ifadesini çentik çentik yonttuğu onlarca kayda sahip. 20 yıla yaklaşan kariyerinde new wave ve dans müziğine de bulaştı, hem ritimli hem ritimsiz kompozisyonlarda ustalaştı, ham maddesi ise hep noise oldu. Bir süredir kendini özletmişti, meğer şaheseri olan duble albüm 'Frozen Niagara Falls' üzerinde çalışıyormuş. Prurient, bu uzunçalarda son zamanlarda bulaştığı techno havalarından uzaklaşıp tekrar power electronics ve harsh noise türlerine dönmekte, dönmekle yetinmeyip dibine inmekte, bizzat noise olmakta. 90 dakikayı birçok deneysel müzisyenin yaptığının aksine belli bir estetiğin sınırlarında keşfe çıkmaktan ziyade farklı estetikler arasında köprüler kurmakla geçiriyor müzisyen. Şarkıların dibinden akan synth'ler dinleyiciye hep bir açık kapı bıraksa da Fernow halıyı sürekli dinleyicinin altından çekiyor, bir bakmışsın kırılganlığı gizleyen screamo vokaller metale göz kırpıyor (albümü yayınlayan etiket Profound Love de bir metal etiketi), bir bakmışsın 'Greenpoint'in açılışında bir akustik gitar ya da başka bir yerde bir yaylı düzenlemesi beliriyor. Sözel içerik açısından da ağır bir albüm, LA'den New York'a dönmenin türbülansının yansıdığı eserlerde ihanet, intikam, öfke ve yılgınlık gibi pembe dizi trükleri cirit atıyor. Elektronik müziğin en kötücül yüzünü yansıtan 'Frozen Niagara Falls' ucuz mecazlara başvurursak adının hakkını vermekte. Görkemli, hayranlık uyandırıcı, akışkan, korkutucu ve buzlu. 

söyleşi: joris leverink

roar 

Bantmag’in Mayıs-Haziran 2015 sayısı için “Politik Beslenme Çantası” dosyası kapsamında ROAR editörlerinden Joris Leverink ile söyleşmiştik. Söyleşinin tamamına şuradan ulaşılabilir. 

Bir medya mecrasını alternatif kılan nedir? Editoryal odak mı yoksa kurumsal yapı mı? 

Kanımca ikisi de. Her şey kendinizi nasıl örgütlediğiniz ile başlar. Biz ROAR’da çok küçük bir ekip olduğumuzdan hala tüm kararları fikir birliği ile almaktayız. Yüzde yüz yatay bir örgüt olsak da bunun daha büyük bir grup içerisinde sağlanmasının zor olabileceğinin de farkındayız. Hiyerarşik bir örgütsel yapıdan alternatif bir mecra çıkmayacağını söyleyecek kadar ileri gidemem, her şey tamamen siyah ya da beyaz değil. Söylemeye çalıştığım verdiğiniz nasihatı kendinizin uygulamasının yarattığınız içeriğe de faydalı olacağı. Eğer yatay demokrasi, alternatif örgütlenme yolları ve otoriterlik karşıtlığına yönelik bir söyleminiz varsa eski hiyerarşik örgütsel biçimleri koruyan bir iç yapıya sahip olmanız sorunlu olabilir. Bunun dışında alternatif bir mecra olmak hangi konulara yöneldiğiniz ve finansman kaynaklarınız ile de ilintili. Eğer büyük medya şirketleri, devlet kurumları ya da etki sahibi şahıslardan gelen fonlar ile kısıtlıysanız bu bağımlı olduğunuz anlamına gelir ve bu kısıtlar içeriğinizi de etkileyebilir. Ek olarak, tarafsızmış gibi yapıyor olma riyâkarlığından da kurtulmamız gerekiyor. Bizler politik bir gündeme sahibiz ve haberi okuyucuya belli bir siyasi analiz aracılığı ile iletiyoruz. 

İnternette özgür ifadeyi kısıtlama potansiyeline sahip olan ve ağ tarafsızlığı kavramına yönelik yeni düzenlemeler ABD’de tartışılmakta. Alternatif medyanın varlığı için internetin önemine dair düşünceleriniz neler? 

Konunun uzmanı olmadığımdan söz konusu düzenlemelerin detaylarına dair bir yorumda bulunamam, ancak internet kullanımı, özelleştirilmesi ve gözetimine dair bir şeyler söylemek isterim. İçinde bulunduğumuz çağda kendimizi ifade etmemiz ve örgütlememiz için birçok seçenek mevcut ve ne kadar özgürlük varsa o kadar da baskı oluyor. Artık internet öncesi dönemde bir kafede ya da siyasal toplantıda dostlarımızla konuşup politik ifadelerde bulunurken var olan anonimliğimizin arkasına gizlenemiyoruz. Facebook’ta bir durum güncellemesi yaptığımızda ya da bir tweet attığımızda yazdığımız şey sonsuza kadar bir yerde saklanıyor. Birçok kişinin attıkları tweet’ler sebebi ile yargılandığı Türkiye buna iyi bir örnek. İnternet, bir yandan kişisel düzlemde kendimizi ifade edebilmemiz için çok daha fazla imkân sunarak gücü insanların eline veriyor. Ama öte yandan, çok daha fazla kontrol altında çünkü her şey anında saklanıyor, paylaşılıyor, kontrol ediliyor ve çözümleniyor. Bir aktivist olarak bu online platformların işlevsel alternatiflerinin olmasını arzu ederdim ancak yoklar. ROAR’un son derece açık bir anti-kapitalist bir duruşu bulunsa da Facebook hala sitemize gelen ziyaretçiler açısından birincil önemde ve bu kanalı kullanmak zorundayız. Bir anlamda kendi mücâdelenizi yürütmek için düşmanın silahlarını kullanıyorsunuz. Elbette körlemesine dalıp tüm sonuçları kabullenecek değilsiniz, ağ güvenliğinize dikkat etmek durumundasınız. Ama ne kadar tuhaf olsa da elimizdeki en iyi araçlar bunlar ve pek de bir seçeneğimiz yok. 

Yakın geçmişte Türkiye başbakanının Charlie Hebdo katliamı sonrası liderler yürüyüşüne katılmasını ve ertesi gün karikatürleri yayınlayan bir gazetenin ofislerinin basılmasını eleştiren bir yazı yazdınız. Türkiye’deki basın özgürlüğünü nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Hepimizin bildiği gibi Türkiye’de basın özgürlüğü yok hükmünde. İstedikleri gibi yazıp çizen bağımsız mecralar ve sosyal medya platformları mevcut ama aynı zamanda her an yargılanma riskini taşımaktalar. Bunun bir örneği Facebook sayfası defalarca kapatılan bağımsız alternatif medya platformu Ötekilerin Postası. Devlet Twitter, Facebook ya da Youtube’u kapattığında bu eylemlerin sonuçlarına dair en basit algıya bile sahip olmadıklarını fark ediyorum. Aptal konumuna düşüyorlar ve aslında kendi ayaklarına ateş ettiklerinin farkında değiller. Ben AB pasaportuna sahip uluslar arası bir gazeteci olarak bile güvende olmadığımın farkındayım. Türkiye’de devleti eleştiren herkes olası bir hedef. Kürt meselesi hakkında birçok yazı yazan ve Diyarbakır’da ikamet eden Hollandalı gazeteci Frederike Geerdink örneğine bakın. “Terörist örgüt propagandası yapmak” suçu ile hakkında dava açıldı. Neden? Çünkü sosyal medyada paylaştığı bir eylem fotoğrafında PKK bayrağı gözükmekteymiş. Elbette tüm bu yapılanlar korkutma amaçlıydı ancak Türkiye hükümetinin hassas bir konuda devletin resmi görüşü ile çelişen tüm gazetecilik faaliyetlerini engellemek için yapabileceklerinin de bir işaretiydi. Geerdink’in yargılanması sırf hükümeti eleştiren makaleler yazdığım için benim de bir hedef olarak seçilebileceğimi fark etmemi sağladı.