23 Eylül 2014

videodrome #169

Holly Herndon - Home 

ABD'li işitsel sanatçı Holly Herndon, teknoloji ile epey dışlı, şarkılarının yapısını oluşturan elektronik sesleri inşa etmek özel programlama dillerini kullanan bir kadın. Eserlerindeki derdi de teknoloji ile daha ziyade. Bu single'ın videosu da NSA kurumunun hayatlarımız üzerindeki röntgenci tacize dair. Kameralar ve mikrofonların arasında bir görünüp bir kaybolan Herndon'ın çehresi sıkça bilgisayar grafiklerinin altına gömülmekte. Müzikal olarak temiz bir vokal melodi ile hazmı kolay bir hal alan glitch desenleri var yine. Yeni albüm haberi ise henüz yok.
  
Jack White - Would You Fight For My Love? 

'Lazaretto' öyle çok heyecanlı tepkilerle karşılandı denemez. Bunun hem White'a dair yüksek beklentilerle, hem de gitar müziğinin düşüşü ile ilgisi var. Öyle ya da böyle bundan 50 yıl sonra hatırlanılacak sayılı günümüz müzisyenlerinden, bildiği yolda gidip geleneğin bayrağını taşımaya devam ediyor. Bu video için saçları kestirip jilet gibi bir takım elbiseyle bir bar taburesine çökmüş.
  
Perfume Genius - Grid 

Mike Hadreas hem müziği, hem de kurguladığı kamusal sureti ile en merak uyandırıcı müzisyenlerden biri haline gelmekte. Piyano baladlarından synth prodüksiyonlarına geçtiği yeni albümü 'Too Bright'ta bulunan bu şarkıdaki gibi cesurlaşan eserlerinin yanı sıra videoları ve şarkı sözlerinde de daha dışavurumcu bir tarz benimsemekte. Gri tenli yüzsüz adamlar, mavi suratlı kadınların ortasında Hadreas'ın ağzından damlayan kanlar kim bilir neye delalet?
  
My Brightest Diamond - Pressure 

Shara Worden'ın Asthmatic Kitty etiketli yeni albümü 'This Is My Hand'i henüz dinleyemedim, tüm şarkılar da bunun gibi kop kop mudur bilmiyorum. Külliyatında perküsyonlar üzerinden bu kadar yürüyen bir şarkı hatırlamıyorum. Worden da davullara ayak uydurup, düğünde kendini piste atarcasına, sisli bir odada beyaz esvaplar içinde dansa durmuş.
  
Papercuts - Life Among The Savages 

Jason Robert Quever'in başını çektiği San Francisco'lu oluşum 'Life Among The Savages'ı yayınlayalı epey oldu, hiç olmazsa bu video ile mevzubahis etmiş olayım. Yeni uzunçalar Papercuts'ın orkestral seslerle süslü melankolik indie pop tarzını kurcalamadan devam ettirmekte. Quever'in de göründüğü ve metropol yalnızı bir hanımı takip eden videoyu pek bir yere konumlandıramadım. Şurada da bir KEXP performansı mevcut.
  
Ariel Pink - Put Your Number On My Phone 

Kadrolu tuhaf Ariel Pink, iki sene aradan sonra 4AD etiketi için 'Pom Pom' isimli bir uzunçalar kaydetmiş. Albümden gelen ilk tadımlık stil açısından bir değişiklik vaat etmemekte, tuhaflık dozu tam tadında kaygısız bir lo-fi pop şarkısı. Pink ise bir AVM'de tekerlekli sandalyede birini gezdirip önüne gelen kadına yazmakla meşgul. O işler pek öyle olmuyor.
  
Kevin Morby - All Of My Life 

Woods ve Babies gibi gruplardan tanıdığımız Kevin Morby geçtiğimiz sene 'Harlem River' isimli albümüyle kendi kanatlarıyla uçmaya başlamıştı, bu sene de devamını 'Still Life' ile getirecek. Geveze bir sunum sonrası, dağınık bir bahçeye kurulmuş sakil bir dekorun önünde umursuzca çalınan zahmetsiz bir gitar güzelliği.
  
John Southworth - Ode To The Morning Sky 

Eski usül folk pop icra eden Southworth'un yeni uzunçaları 'Niagara' tıpkı şelale gibi bir ayağı Kanada'da, diğer ayağı ABD'de bulunan bir duble albüm. Bu şarkı Kanada yöresinden, videosunda bir amerikan futbolu oyuncusu zağar gibi gezinmekte. Albümün diğer yakasından 'Hey, I Got News For You' ise hemen şurada.
  
Chastity Belt - Black Sail 

Chastity Belt, Seattle menşeli bir indie rock grubu. Geçen sene yayınladıkları 'No Regerts' yer yer parodiye kaçan, dengesiz bir işti ama bu şarkı uysal havasıyla aklımın bir köşesinde kalmış. Vahşi batıda zombiye dönüşen iki kadın ve iki erkeğe dair kel alaka bir video çekmişler ama bir şekilde şarkının melankolisine yakışmış.
  
Cymbals Eat Guitars - Laramie 

Brooklyn çıkışlı grup ilk albümlerini yayınladığında oralardaydım, ter içinde her şeylerini vererek çaldıkları konserleri ile epey sükse yapmışlardı. Yıllar geçti, üçüncü uzunçalar 'LOSE' geldi. En uysalının bu olduğunu hesaba katarsak güldür güldür akan bir rock albümü ve yine göğüslerine vura vura sol yanlarını çürütüyorlar. Video da güçlü yanlarının altını çizercesine bir canlı performans videosu.
  
Fucked Up - The Art Of Patrons 

Torontolu grubun yenisi 'Glass Boys' benim için bir öncekini arattı ama vokalist Damian Abraham'ın yeri hep ayrı. En son Kanada'da şirketlerin eline bırakılan kenevir ticaretine dair bir VICE belgeselinin sunucusu olarak denk geldiğim Abraham, bu videoda rock yıldızı ve aile babası olma arasındaki uyuşmazlığın mağduru olarak arz-ı endam ediyor. Yolda olmanın hem eğlencesini, hem de melankolisini yansıtan bir iş.
  
GARAGE ROCK? 

Yakın zamana kadar yeni şarkılarını merak ettiğim birtakım garage rock geri dönüşümcüleri artık içimde pek bir şey oynatmamakta. Örneğin bu türün altın çocuğu Ty Segall, 'Manipulator' isimli taş gibi bir gitar albümü yaptı ama öte yandan bu şarkıları daha önce yüzlerce kez dinlemişim gibi geliyor. Benzer şeyleri Tim Presley'in White Fence mahlası ile yayınladığı 'For The Recently Found Innocent' ve Cory Thomas Hanson'ın WAND mahlası ile yayınladığı 'Ganglion Reef' uzunçalarları için de söylemem mümkün. Albümler kağıt üzerinde gayet iyi, tökezlemeden akıp gidiyorlar, lakin ben ilgimi kaybettim bu müziğe. Sorun sizde değil, bende. Ayıp olmasın kabilinden üç müzisyenden sırasıyla video linkleri: 'Manipulator', 'Like That' ve 'Flying Golem'.

aphex twin

aphex twin 
Kendini bilmezlik olmayacaksa Aphex Twin'in, esas adıyla Richard D. James'in dallı budaklı külliyatını çok kısaca özet geçmek isterim. James 80'lerin sonundan itibaren çeşitli kulüplerde acid house çalıp DJ'lik yapan bir genç. 90'ların ilk yarısında yayınladığı 'Selected Ambient Works' serisini oluşturan iki uzunçalarla elektronik müziğin gidişatını değiştiriyor. Ambient türünün içine önce kuvvetli ritimler ve basları yedirdiği, daha sonra ise müziği soyup Reich/Glass geleneğinin izinde sinestezi ve bilinçli rüya gibi kavramların peşinden koştuğu bu albümler birer mihenktaşı. Ardından gelen '...I Care Because You Do' ise şimdi dönüp bakınca Aphex Twin tarzını tanımlayan ve müzisyenin 90'larda analog ekipman ile kaydettiği son albüm. Aphex Twin, bir sene sonra gelen 96 tarihli kendi esas ismini taşıyan albümle bilgisayar ortamına geçti. Bu sentetik dönem aynı zamanda 'Come To Daddy' ve 'Windowlicker' gibi klasiklerin ortaya çıktığı zaman aralığı. Aphex Twin ismiyle yayınlanan son albüm olan 2001 tarihli 'Drukqs' ise Erik Satie ve John Cage gibi üstatların ilhamı doğrultusunda bilgisayarın kontrol ettiği bir hazırlanmış piyano ile inşa edilen kompozisyonlardan oluşuyordu. Müzisyenin son albümü 'Syro'ya dair yazılar da genelde Aphex Twin'in yolculuğunu burada durduruyor lakin 'Syro'nun yolunu döşeyen taşları takip edebilmek için Richard D. James'in 2005'te AFX mahlası ile yayınladığı 11 bölümlük 'Analords' isimli EP serisini ve The Tuss mahlasıyla kimliğini gizleyip 2007'de yayınladığı 'Rushup Edge' albümünü atlamamak gerekli. Zira James tekrar analog ekipmanı raftan indirip hiç de boş olmayan, taş gibi acid house işlerine imza attı 2000'lerde. Bu 13 senelik ara zırvası bir pazarlama oyunu, herkesin dinlemeyi sevdiği türden bir muzaffer geri dönüş hikâyesinin bahanesi.

'Syro'yu oluşturan ve bir saati aşkın bir zamana yayılan 12 kaydın önemli bir bölümü 'Analords' serisinde ve The Tuss albümünde sakil durmazmış. Açılıştaki 'Minipops 67 (Source Field Mix)' popüler lezzete en uygun şarkı, uzunçaların 'Windowlicker' anı. Aphex Twin'i hiç tanımayıp bu tantananın ne olduğunu merak edip gelenlerin ağzına çalınan bir parmak bal. Ancak hemen arkasından gelen 10 dakikalık 'XMAS_EVET10 (Thanaton3 Mix)' kapıdaki kalabalığı dağıtabilecek, zihni kurgusuna rağmen kolay mükafatlar sunmayan, eski toprakların değerini bileceği bir iş. Aphex Twin, yıllar içinde biriktirdiği birkaç servet ederindeki ekipmanın hakkını dibine kadar vermekte. Albüm boyunca techno, drum'n bass, acid house ve jungle dolaylarında dolaşıyor, bpm'i bir arttırıp bir düşürüyor, şarkıların harcını oluşturan blip'ler ve glitch'leri synth yataklarında yıkayıp bas sesleriyle çarpıştırarak aşırı detaycı bir yekünü inşa ediyor. Her kaydın içinde onlarca fikir gizli, öyle ki birbirinin birebir ikizi olan iki saniyeyi bulup mimlemek hiç de kolay değil. Akışkan dokulara sahip eserler dolambaçlanıyor, sarmaşıklaşıyor, evrim geçirip tekrar nizam alıyor. Noise'a kaçmayan temiz seslerden müteşekkil kompozisyonların her birinde Aphex Twin'in parmak izi olan göz kamaştırıcı karmaşık davul desenlerine rastlamak mümkün. 'CIRCLONT6A (Syrobonkus Mix)' ve 'CIRCLONT14 (Shyroming Mix)' ilk zıplayan eserler oldu kulağıma. Belki odağı yer yer savruluyor albümün, zira albümü bu kadar merak etmeme rağmen ilk dinleyişte bile ikinci yarıda dikkatimin dağıldığı oldu ama yine de tüm eserler farklı stüdyolarda farklı set up'larda kaydedilmelerine rağmen birbirlerine zahmetsizce tutunuyorlar. Kapanış ise arkada kuş cıvıltıları duyulan sakin bir piyano kompozisyonu, adeta konserde bis'e çıkmış James. Eşi için yazdığı bu eserin adı 'Aisatsana', tersten okuyunca aşikar zaten.
 aphex twin 
Aphex Twin'e dair üç hafta önceki radyo programını yaparken The Tuss projesinde kendini neden gizlediğine dair bir şeyler okumuştum. O şarkıların başka bir mahlasla yayınlanmasının bir sebebi insanların içerikten ziyade ambalajla ilgilendiğine dair bir vurgu yapmaktı diye düşünüyorum. 'Syro', 'Rushup Edge'den fersah fersah ileride bir albüm değil ama üstüne Aphex Twin ibaresini yapıştırınca daha çok ilgi görüyor, Londra semalarında zeplinler uçuşuyor. Ecnebilerin "form over substance" dediği hadise. "Substance"a gelirsek bir önceki paragrafta anlattığım gibi hiçbir falso yok fakat dinleyeni şok edici, baş döndürücü bir şey de yok 'Syro'da. Aphex Twin mahlasının tekrar tedavüle girmesinden büyük heyecan duyanlar beklentilerini biraz kırpmalı. Ancak bu kadar hype'ın altından kimse Aphex Twin kadar beceriyle de kalkamazdı. Richard D. James 90'larda oyunun kurallarını yeniden yazdı, birçok müzisyen onun açtığı yoldan kendilerine kariyer yaptı. Yeniyetme prodüktörlerden bahsetmiyorum, Radiohead gibi bir grup bile bu kadar uzun ömürlü olmasını kısmen Aphex Twin'e borçlu. Şöyle demeli, Aphex Twin 90'larda zamanının çok ilerisindeydi, o aynı yerde durdu, zaman onu anca yakaladı. Bu şarkılar bizlere 20 sene önce uzaylılar yapmış gibi geliyordu, şimdi kaliteli EDM gibi geliyor. Bu kadar yabancı bir müziğin şimdi kulağa bu kadar dostane gelmesi üzerinde düşünülesi, Boards of Canada'nın geri dönüşünü mimleyen 2013 tarihli 'Tomorrow's Harvest' da benzer bir hissiyat uyandırmıştı. 

Artık farklı bir zamandayız, rave kültürü öldü, müzikte yerellik ve özgünlük azaldı, her şey çok çabuk tüketiliyor. İnternet başında indirdiğimiz devasa miktarlarda seslere kulak veren küresel dinleyicilere dönüştük. Richard D. James de değişti, 90'larda ufakken televizyonda gördüğümde huzursuzlanır ve akıl hastası olduğunu düşünürdüm. Şimdi 43 yaşında, çocuklarını okula bırakıyor, şarkılarında onların, eşinin ve anne-babasının seslerini kullanıyor. Belki hafta sonu eşofmanları giyip Caddebostan sahilinde yürüyüşe bile çıkıyordur. Sanırım bunca zaman bazı şeylerin değişmediğini bilmek birçok insana güven veriyor. Hatta bu sene müzisyenin hayranları internette kitlesel bir fonlama projesi yürütmüş ve Aphex Twin'in 90'lardan kalma kayıp bir albümü bu sayede 'Caustic Window' mahlasıyla yayınlanmıştı. Bu eskiye tutunma refleksinin müzik tüketim hızımızın bizleri tatminsiz yapmasıyla da ilgisi var. Öte yandan Aphex Twin'in kenarda köşede unutulmuş birçok kaydı olsa gerek, 'Syro' da 6-7 sene önce canlı performanslarda çalınmış bazı eserler ihtiva eden bir albüm. Zamanı geldi, uzun zamandır üzerinde çalışılan eserler mantıksal sonuçlarına ulaştı, Aphex Twin de bu şarkıları göğsünden atıp kendisi için bir devri bitirmek, bu şarkılardan kurtularak önüne bakmak istedi. En yeni söyleşilerinde de 'Syro'yu eski olarak mimleyip davul ya da MIDI robotları gibi elektro-mekanik aletlerle yaptığı henüz günyüzü görmemiş ve ne zaman göreceği de belirsiz çalışmalarından duyduğu heyecandan bahsetmekte. 'Syro'nun kendisi yeterince heyecan verici elbette ama Aphex Twin'in en meşhur mahlasını yeniden sahiplenmesi en çok gelecek için merak uyandırıyor.
 

lawrence english

lawrence english  
Avustralyalı Lawrence English, son 15 senede Room40 etiketinin kurucusu olarak birçok ambient ve deneysel kayıda eli değmiş, kendi de bu alanda çalışmalar yayınlayan bir müzisyen. Kendi adıyla yayınladığı tam 17 kaydın ismi var sitesinde, bir o kadar da müşterek iş. Bir sene önce Liz Harris, nam-ı diğer Grouper ile ortak projesi Slow Walkers'a kulak vermiştim ama, cehaletime verin, Lawrence English ismi ancak yeni uzunçaları 'Wilderness of Mirrors' ile yer etti kafamda. Drone dediğin dinleyici tuzağa düşürüp sarmalayan bir tür, bu ise en sinsisinden. Tek bir tonun salyangoz hızıyla renk değiştirdiği minimalist eserler değil Lawrence English'inkiler, aksine topu tüfeğiyle katmanlı ve alengirli şekilde gelen kompozisyonlar. Elbet yer yer soluklanma araları ve narin pasajlar var ancak gürültü ağırlığını mikse koyduğu zamanlarda müziğin haşmetini iyice açık eden sekanslar bunlar. Gürültü demişken müzisyenin ilham kaynakları olarak My Bloody Valentine, Swans ve Earth gibi oluşumları saydığını söylemeli. Lawrence English'in bu albümdeki amacı da tıpkı bu isimler gibi müziği fiziksel bir hale sokabilmek. Alet çantasında gitar duvarları yerine betondan drone'lar var ve bu sesleri maruz bıraktığı distorsiyon efektleri ve bas tonları boşlukları hakkıyla doldurmakta. Onca yılın nişanesi olarak mahir bir teknisyen aynı zamanda, her ses zerresine hakim ve müziğine sızan her ışık hüzmesini kontrol edebilmekte. Şu da mühim, az önce saydığım isimler sadece volümle değil, aynı zamanda eserlerindeki dinamik esneklikle öne çıkan gruplar. Lawrence English'in de eksiği yok, hesapçı bir seri katil gibi dinleyiciye saldırıyor, kaçıyor, gizleniyor, ininde bir sonraki eylemini planlıyor ve zamanı gelince tekrar ortaya çıkıyor. Albüm bittikten sonra geriye kalan şey enkaz yığınları ve gri binalar arasına sıkışmış metruk araziler. Bugün İstanbul'daki fırtınanın ortasında bir kez daha döndürdüm ve her şey daha mantıklı geldi. 

 

daniel bachman

daniel bachman 
Virginia menşeli Daniel Bachman bir akustik gitar virtüözü. Henüz 24 yaşında ama neredeyse bir üstat. Kendi adına birkaç kaydı heybesine çoktan koymuş, dünyayı dolaşmış, hatta yolu buralara da düşmüştü bir-iki sene önce. Bachman gibilerin albümlerine dair yazılan şeylerde klasik referanslar haliyle John Fahey ve Jack Rose gibi kemikleri çoktan toprağa karışmış ustalar ve Amerikan İlkselciliği (Primitivism) oluyor. Genç kuşaktan James Blackshaw ve William Tyler gibilerinin de dahil edildiği bu şemsiye içerisinde en geleneksel duran müzisyen Bachman. Her ne kadar Bathetic etiketinden yayınladığı son uzunçaları 'Orange Co. Serenade'in girizgâhındaki 'Blue Mass' bir drone ile açılıp kakafoniye yanışsa da albümün geneli tertemiz gitar teli çekişleri ile bezeli labirentli folk ve bluegrass şarkılarından oluşmakta. Bachman'ın tekniğine dil uzatan çarpılır ama kompozisyon işini de çözmüş gibi. Melodik değişimlerin ivmesi tam kıvamında, eserlerin atmosferi hakkıyla üzerimize çöküyor ama Bachman hiçbir zaman dinleyiciyi sıkacak kadar aynı yerde dolanmıyor. Örneğin 'Little Lady Blues'da hiç vakit kaybetmeden açtığı baraj kapaklarını aniden kapatıp akabinde bardağı yine usul usul dolduruyor. Bu neşelisinden bir şarkı ancak kapanıştakş 'We Would Be Building' gibi hazin bir eserde bile heyecan veriyor Bachman'ın çalış ve beste tekniği. Bir icracıyı dinlerken o enstrümanı ancak o kişininin o şekilde çalabileceğini bilmek büyülü bir durum. Bütün bunların yanında Bachman'ın müziğinin hissiyat tarafı da kuvvetli ve her iyi enstrümantal eser gibi şarkı isminin yönlendirmesi dışında dinleyicisini hayal kurmakta sonuna kadar özgür bırakan bir tecrübe. Etiketi tanıtım yazısında sinematik demiş albüm için, hele memleketlisi için apayrıdır zira bir ülkenin ortak hafızasını güncelliğe taşıdığı için bu hafıza ile etiketlenmiş imgeleri de çağırıyor 'Orange Co. Serenade'. Tren raylarını ve çetin yamaçları çağrıştırıyor, şarkılar en çok da coğrafya ile tamamlanan tanımlanıyor. Bachman gibileri dinledikçe müziğe dair yazarken müzisyen kelimesini çok ucuza sattığımı fark ediyorum. 


 

söyleşi: güven gürkan öztan

güven gürkan öztan 
İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde yardımcı doçent olarak görev alan Güven Gürkan Öztan'ı resmî ideoloji, milliyetçi akımlar, milliyetçilik-toplumsal cinsiyet ilişkisi ve militarizm gibi konulardaki dergi ve gazete yazılarından takip etmekteydim. Bu sene Bilgi Üniversitesi Yayınları'ndan yayımladığı "Türkiye'de Militarizm: Zihniyet, Pratik ve Propaganda" kitabını bahane edip kendisiyle Bantmag'in Eylül 2014 için militarizm başlıklı bir söyleşi gerçekleştirdik. Söyleşinin tamamına şuradan ulaşılabilir, aşağıda Kürt meselesine dair kısmını paylaşıyorum:

- Kitabınızın son bölümünde militarizm fikrinin 90'larda Kürt sorunu özelinde nasıl kılcallaştığına dikkat çekiyorsunuz. O dönemden bugüne Kürt sorununa yaklaşımda yol alındı mı ve barış sürecinin bundan sonraki geleceğine dair öngörüleriniz neler? 

Türkiye’de devlet aklı denilen şey, Kürt sorununun salt askeri yöntemlerle çözülemeyeceğini aslında çok daha önce anlamıştı. Öcalan’ın yakalanması sonrasında kısa bir geri çekilişin ardından örgütün çözülmeden yoluna devam etmesi sürecin sadece bir yönüydü. İkinci yönü Kürt halkının önemli bir kısmının politikleşmesi ve bölgede örgüte desteğini arttırmasıydı. 1990’larda bölgede çocuk olanlar, tüm o devlet şiddetine tanık olarak büyüyenler, devlete ve onunla özdeşleşen orduya karşı büyük bir öfke besliyordu. Bununla da bitmiyor tabi, Kürt legal siyaseti her türlü engellemeye rağmen bölgenin en önemli siyasi güçlerinden biri olmayı sürdürüyordu. Genç kuşak radikalleşirken müzakere yapılabilecek son kuşak olarak halihazırda Kürt siyasetinin 1970’lerden bu yana politikanın içindeki özneleri kalıyordu. Böylesi bir atmosferde devletin yeni bir strateji izlemesi adeta gereklilik haline geldi. Ancak Öcalan ya da PKK ile açıktan müzakere yürütmek için belirli psikolojik bariyerlerin aşılması gerekiyordu. Bugün bu bariyer aşıldı görülüyor ancak her an rüzgar terse dönebilir. 

Hükümet önce TRT-Şeş gibi ürkek adımlarla Kürt sorununu yönetebileceğini sandı. AKP’nin reform olarak sunduğu şeyler, 2000’lerin Türkiye’sinde Kürtlerin taleplerini karşılamanın çok ötesindeydi. Dağlıca ya da Çukurca baskını gibi yankısı büyük olan olaylar, bir yandan PKK’nin halen savaşma kapasitesine işaret ederken diğer yandan Türk kamuoyunda kolektif bıkkınlık, karamsarlık ve öfke duygularının bir karışımını yaratmıştı. AKP, cemaatin operasyonel desteğiyle, KCK soruşturmaları ile bir kozunu daha oynadı. Ancak sonuç beklendiği gibi olmadı; Kürt siyaseti elini daraltmak ve duraksamak yerine daha dinamik ve angaje bir biçimde siyaset yapmaya devam etti. Hal böyleyken sürecin bu şekilde gidemeyeceğine dair taraflar arasında oluşan zımni oydaşma, AKP’nin beka kaygısı, TSK’nın ve Kürt silahlı kanadının içindeki dengeler ve elbette uluslararası konjonktür müzakere sürecinin kaygan zeminini beraberce inşa etti. İktidar kanadı, barış sürecinde zamana yayılmış ve Türk tarafının çok da itiraz etmeyeceği reformlar ile durumu idare edebileceğini düşündü. Kendi tabanından gelecek eleştirileri minimize etmek için benzer taktikler izlemeye halen devam ediyor. Barış sürecinde Kürt illerinde devlet baskısının görece azalmasının legal Kürt siyaseti için kazanım olduğu ise aşikâr; bu şartlar altında Kürt siyaseti kendini bölgede yeniden yapılandırıyor. Ancak Kandil için aynı şeyi söylemek zor. Ve bu sürecin kırılganlığında muhakkak hesaba katılması gereken bir konu. 

Barış inşa etmenin çok zor bir iş olduğunu biliyoruz. Şu anda tüm lokal gerilimlere rağmen, Galtung’un terminolojisiyle konuşursak ‘negatif barış’ diyebileceğimiz bir durumla karşı karşıyayız. Silahların susması azımsanacak bir gelişme değil; ancak bu süreçte geriye dönüş riski hep var. Lice’deki “heykel krizi” bunun göstergelerinden sadece biri. Tarafların birbirlerine kendi güçlerini hatırlatma taktiği, tahminlerinin ötesinde büyük ve yıkıcı sonuçlar doğurabilir. Bir de tüm yaşananların sosyolojik zeminde bir karşılığı olduğu unutulmamalı. AKP tabanında partiye dair eleştirilerin merkezinde Kürt meselesinde izlenen tutum var. CHP’nin ve MHP’nin tabanında ise 1990’larda PKK nefreti olan şey, neredeyse tamamen Kürt karşıtlığına dönüşmüş durumda ki bu toplumsal fay hatlarının derinleştiğini gösteriyor. AKP’nin sürece dair yasal zeminde hangi adımları atacağını önümüzdeki günlerde göreceğiz. Ancak bundan daha önemlisi pozitif barış inşa etmek için hem kurumsal hem de sosyolojik düzlemde harekete geçilmesi gerektiğinin kabul edilmesi. Gerçek bir barışma için acıların ve travmaların tedavi edilmesi önceliğimiz olmalı.
 güven gürkan öztan 
- Son olarak Bilgi Üniversitesi'nden Ömer Turan ile birlikte yürüttüğünüz 'Kışlada Kürt Olmak' isimli projenizi sormak istiyoruz. Projenin çıkış noktası ve peşine düştüğü sorular neler? 

Militarizmin yansımalarına sahada, derinlemesine mülakatlar yaparak incelemek fikri Bilgi Üniversitesi'nden meslektaşım Ömer Turan’dan geldi. Beni de çok heyecanlandırdı elbette. Saha deneyimi başlı başına araştırmacıyı da dönüştüren, zihninde yeni sorular belirmesine yardımcı olan besleyici ama zor bir süreç. Kürtlerin doğrudan zorunlu askerlik deneyimlerini konu alan herhangi bir incelemenin olmaması bizi bu alana yönlendirdi. İç savaş atmosferinde çocukluklarını yaşayan Kürt erkekleri askere giderken ne hissediyor? Askerlik şubesinin kapısından girdiğinde ilk ne düşünüyor? Askere uğurlama gibi bir gelenek Kürt coğrafyasında ne kadar geçerli? Ya nizamiye kapısından girdikten sonra Kürt olarak askerlik yapmanın zorlukları neler? Kürt oldukları için ayrımcılığa uğradıklarını hissediyorlar mı? Kışlada Kürtçe konuşmak ne kadar mümkün? Ve benzeri birçok soruya derinlemesine mülakatlarla cevap aramaya çalışıyoruz. Askerlik sonrasında orduya ve Türkiye’ye dair fikirlerinin değişip değişmediğini de öğrenmeye çalışıyoruz. 

Böylesine bir çalışmanın metodolojik olarak belirli bir çerçevenin içinde yapılması gerekiyor malum. Öncelikle kışlada kime Kürt diyeceğiz sorusu ilk akla gelen. Burada TSK’nın nasıl bir akıl yürütme gerçekleştirdiği bizim için önemliydi ve orada zaten şöyle bir durumla karşı karşıyasınız; tekmili verirken örneğin Batman, Hakkâri, Diyarbakır diyorsanız TSK’nın nazarında Kürtsünüz. Ancak kışladaki geçerli olan adlandırmayla Kürt değil de Doğulusunuz. Doğulu tanımlamasının bu denli yaygın kullanılması TSK’nın iç dinamiklerinde Kürt kimliğine dair inkârcılığın belirli dozlarda sürdüğünün bir kanıtı olarak da yorumlanabilir. İkinci metodolojik sınırlama, hangi zaman aralığında zorunlu askerlik yapan Kürtlerle konuşacağımız ilişkindi. Burada 2000 ile 2010 arası hatta bazen 2010 sonrasında da askerliğini yapan Kürtleri dinliyoruz. Amacımız görece “yumuşama dönemi” yaşanan bir zaman aralığında ayrımcılık ve benzeri uygulamaların ne ölçüde devam edip etmediğinin tespit etmek. Ancak ister istemez mülakatlar sırasında görüştüğümüz erkeklerin çocukluklarını ve yakın çevresindeki tecrübeleri de dinliyoruz. Şimdiye dek 40’a yakın görüşmeyi tamamladık ve bizi oldukça şaşırtan, bazı ön kabullerimizi sarsan aktarımlara şahit olduk. Proje tamamlandığında hepsini sizlerle paylaşacağız.

mültecinin evi

mülteci 
SabitFikir dergisinin Eylül 2014 sayısı için Suriyeli mültecilerin Türkiye'deki durumuna dair bir yazı yazmıştım, bir bölümünü aşağıda paylaşıyorum, tamamına şuradan ulaşılabilir. 

"En derin sorunların yaşandığı saha ise çalışma alanı. Şunu baştan söylemeli, Suriye'den kaçıp Türkiye'de iyi bir yaşam standardı tutturabilen az sayıda zengin göçmenle kimsenin derdi yok, bu açıdan göçmen sorunu aynı zamanda bir sınıf sorunu. Mevzuata göre bir sığınmacının Türkiye'de çalışabilmesi için geçerli bir pasaport taşıması, oturma izni alması ve işverenin yabancı kişi için ayırdığı iş pozisyonunu dolduracak bir Türk vatandaşının bulunamadığını belgelemesi gerekmekte. Bu hukuki zorunluluk çoğu Suriyeli sığınmacıyı kayıtdışı yeraltı ekonomisinin insafına teslim etmekte. Suriyelilerin yaşadığı felaket, kimisi için de rant kapısı. Suriyeli işçiler uzun mesai saatlerine mahkum edildikleri merdivenaltı atölyelerde, mevsimlik işçi olarak çalıştıkları sebze tarlalarında, her an bir iş cinayeti ile burun buruna yaşadıkları inşaatlarda günlük 15-20 liralık yevmiyelere ve hatta karın tokluğuna ter dökmekte, patronlarını ve dayıbaşlarını zengin etmekte. Evrensel muhabirleri Bülent Kepenek ve Vedat Yalvaç, geçtiğimiz ay Çağlayan'daki tekstil atölyelerindeki Suriyeli emekçilerle görüşüp bu emek sömürüsünü belgelemişti. Ücretleri ve çalışma saatlerini istedikleri gibi belirleyen patronlar yer yer halihazırdaki düşük yevmiyeleri bile gasp ediyor. Çocuk işçi istihdamının da yaygın olduğu atölyelerde çalışan Suriyeli emekçiler statüsüz oldukları için bu sömürüye boyun eğmek durumunda. Kanun aramanın anlamı yok zira bu atölyelerin bir kısmı zaten kaçak. Patronlara sorunca yaptıklarının adı sömürü değil, muhtaca yardımcı olma. Ucuz ve kayıtsız işçi çalıştırmak eskiden de vardı ama Suriyelilerle birlikte yasa tanımazlık had safhaya çıktı. Bu emekçilerin kayıt altına alınmayıp istismara açık bir konumda bırakılması ve vasıfsız işçi gibi çalıştırılması sermaye için fırsata çevirilecek bir kriz ve rant arzusuna işaret. 

Emek sömürüsü sadece Suriyeli değil, Türkiyeli işçileri de etkilemekte. Patronların ucuza çalıştırabildikleri Suriyeli işçileri örnek gösterip diğer işçilerin de haftalıklarını ve haklarını törpülemeleri sıkça rastlanan bir durum. Diğer bir deyişle topluca bir köleleştirme söz konusu. Aslında Suriyeli ve Türkiyeli işçiler aynı sınıfın bir parçası ancak sınıf dayanışması bugüne kadar akla bile gelmeyen bir ihtimal. Patronlarına karşı bayrak açamayan Türkiyeli işçiler örgütsüzlük ve güvencesizliklerinin hıncını Suriyelilerden çıkarıyor. Sınıf sorununu unutturmak için her seferinde tedavüle sokulan milliyetçilik gibi suni çatlaklar yoksulların arasına nefret tohumları ekiyor. Öyle ki Suriyeliler için "Madem o kadar onurlularsa ülkelerinde savaşıp ölselerdi" diyenler bile mevcut. 

Bu öfke, Maraş, Adana, Urfa, Hatay ve Kilis gibi illerde gittikçe kabaran bir saldırı dalgasına sebep oldu. Sosyal medyada yapılan çağrılar ile örgütlenen "Suriyelileri istemiyoruz" yürüyüşleri, Suriye plakalı araçların ateşe verilmesi ve son olarak da ellerinde pala, bıçak ve sopalarla sokak sokak Suriyeli avlayan linç sürüleri. 350 bin kadar sığınmacının bulunduğu Antep'in Perilikaya, Ünaldı ve Cengiztopel gibi mahallelerinde Suriyeliler sokağa çıkmaya korkar durumda. Bu saldırılar için kültürel uyuşmazlığa ya da ev sahibini öldüren Suriyeli sığınmacı vakasında olduğu gibi suça dair bahaneler öne sürülse de, esas sebep iktisadi. Sığınmacıların gelmesi ile katlanan kiralar ve işgücü piyasasında çetinleşen rekabet koşulları sebebi ile azalan ücretler Antep'te göçmen karşıtı bir atmosfere yol açtı. Zaten geçim sıkıntısı ile yüz yüze olan Antepliler azalan kazançlarından, ya güç bela açtıkları fırın ya da lokanta gibi yerleri işleten Suriyeli küçük esnafı ya da kölelik koşullarında çalışan yoksul Suriyelileri sorumlu tutuyor. Sanki kiraların artması ve ücretlerin düşmesinde Antepli mülk ve iş sahiplerinin payı yokmuşçasına. Ülke ekonomisi ufukta görünen krizine yaklaştıkça bu husumetler iyice keskinleşecek. Öyle ki Antep'in suyuna Suriyelilerin fare zehiri kattığına dair bir dedikodu bile dolaştı şehirde. Irkçılıktan medet uman ve işsiz kitleleri kendi militanları haline getirmek isteyenlerin propaganda makinesi şu dönemde fazla mesaide. Irkçılık yok denilen bu toprakların kirli pogrom geçmişi ile 6-7 Eylül, Maraş, Çorum ve Sivas olaylarının tarihsel yakınlığı faşist partilerin gittikçe güçlendiği bir Avrupa konjonktüründe gidişatı korkutucu hale getiriyor. Zira sokakta palayla gezen biri ırkçılığının farkında bile değildir ve ırkçılık sinsi bir şekilde ekmek ve namus gibi kavramlar üzerinden filizlenip meşrulaşır."