23 Temmuz 2014

videodrome #167

Perfume Genius - Queen 

Seattle kütüklü Mike Hadreas’ın queer kimliğini sahiplenip kırılgan pop şarkılarıyla donattığı ‘Put Your Back N 2 It’ iki sene öncesinin en yaralı işlerindendi. Hadreas artık kendi derisinde daha rahat ve bu rahatlık yeni albüm ‘Too Bright’a yansıyacak gibi. Müzisyenin sokakta çarka çıkmasıyla başlayan ilk single’ın videosu gittikçe gerçeküstü bir hal alıyor.
  
Barzin - All The While 

90’ların ortasında sadcore ve slowcore dolaylarında başlayan bir kişisel proje olan Barzin yıllar içerisinde konuk müzisyenlerin katkısıyla sessiz ve derinden ilerleyen kalburüstü bir işe dönüştü. Bu sene yayınlanan 'To Live Alone In That Long Summer' gizli kalmış bir güzellik. Video bir yol hikâyesi, bir kadın kurtulmak istediği bir bavulu ormanın içerisinde sürüklüyor.
  
Mark Lanegan Band - Sad Lover 

Kartvizitini özetlemem abes olacak müzisyen geçen seneyi ‘Imitations’ isimli bir nostalji albümüyle geçirmişti. Önümüzdeki sonbahar yeni bir uzunçalar gelecek, habercisi ise ‘No Bells On Sunday’ adlı EP geldi. Adamımız ufaktan krautrock kafasına girmiş. Siyah-beyaz videoda çeşitli manzara resimleri hareket halindeki bir arabanın penceresinden kayıp geçiyor.
  
Anna Calvi & David Byrne - Strange Weather 

Anna Calvi, 2011’den beri yayınladığı iki uzunçalarla profilini epey yükseltti, öyle ki David Byrne gibi bir adamı stüdyosuna misafir edecek kadar. Müzisyenin yeni EP’si beş adet cover’dan oluşuyor, EP’ye adını veren bu şarkı İsrailli şantöz Keren Ann’in bestesinin dramatik bir yeniden yorumu. Yüzünden hüzün akan bir kadının bir sabaha karşı New York gezisi.
  
Tweedy - Summer Noon 

Wilco'nun esas adamı Jeff Tweedy'nin davulcu oğlu Spencer ile kurduğu grup. Alt-country’nin geçer akçe olduğu dönemlerde Wilco’nun işlerine benzeyen bir minvalde tatlı tatlı çalıyorlar. İlk albüm ‘Sukierae’ için çekilen bu videoda kırmızı bir balon havalarda uçuşuyor.
  
Spoon - Do You 

2000’lerin başında yırttıktan sonra albümleri peynir ekmek gibi kapışılır olan grup indie rock ve sofistike pop arasında bir kulvara yerleşti, oradan yardırıyorlar. Yeni albüm de formülü kurcalamıyor gibi, ‘They Want My Soul’dan yayınlanan ilk single’ın videosunda çocuk devlerin bastığı Los Angeles sokaklarında vokalist Britt Daniel şoförlük yapıyor.
  
The Antlers - Hotel 

Brooklynli grubun pek şahane yeni albümü ‘Familiars’a hak ettiği ihtimamı gösteremedim blogda, bari bu vesileyle bahsedeyim. The Antlers’ın benzerlerinde bulunmayan bir zenginliği ve derinliği var, özenle dinleyince derinin altına nüfuz ediyorlar, kullan-at bir grup değiller. Bu video için labirentlere, koridorlara kapanıp loş ışıklarda seyirtmişler.
  
Parquet Courts - Black And White 

Birbirine benzeyen onca garage rock grubuna tahammül etmek kolay değil, yine Brooklyn’den çıkma Parquet Courts kargaşada kaynamasın. ‘Sunbathing Animal’ halefi ‘Light Up Gold’un eli yüzü düzgün bir devamı. Adı gibi siyah-beyaz bu videoda üst üste binmiş perdelerden sokaklarda dolaşan adamları izliyoruz.
  
White Lung - Drown With The Monster 

Vancouver menşeli punk-rock grubu White Lung 2010 ve 2012 tarihli iki albümün rüzgarını arkasına alıp yeni uzunçalar ‘Deep Fantasy’ ile tavana vurdu. Öyle ki punk’ın pek yer bulmadığı blog ve sitelerde bile övgüyle bahsediliyorlar. Aşağıdaki taş gibi bir canlı performans.
  
Priests - New

Washington D.C. menşeli (post) punk grubu kör gözüm parmağına isimlendirdikleri EP’leri 'Bodies And Control And Money And Power' ile sert gitar müziğinde biraz oyunbazlık arayanlara merhem oldu. Bu performans da keşke orada olsaydık kafamızı gözümüzü kırsaydık dedirten cinsten.
 

carl hultgren

carl hultgren 
Carl Hultgren’i eşi Windy Weber olmadan anmak zor. 21 yıl önce kurdukları drone/space rock grubu Windy & Carl, 80’lerin rüyalı gitar müziklerini synth’siz ve davulsuz eğip bükerek enstrümental nefasetler yarattı yıllar boyu. EP’ler ve split’lerle beraber epey verimli bir dönem geçirdiler, en son iki sene önce Kranky etiketinden ‘We Will Always Be’yi yayınladılardı. Yaşadıkları yerde bir de plak dükkanları var, avangard müziğin küçük esnafılar bir nevi. Carl Hultgren’in Windy’nin eli değmeden yayınladığı ilk uzunçalar ‘Tomorrow’ ise eşi üç günlüğüne memlekete gitmiş bir adamın sınırlı vakite içinden geçenleri sıkıştırma çabası gibi. Müzisyenin ilk kez kendi kanatlarıyla uçma denemesinin ilhamı yeni bir mahalleye taşınması sonucu gelen hava değişimi. Pencerelerde renk değiştiren ağaçlar, odalara sızan ışık hüzmeleri, bunların getirdiği keyif ve huzur. Tebdil-i mekanda ferahlık vardır derler, değişimin olumlu etkisi Hultgren’in kompozisyonlarına da sinmiş. Öte yandan eve sıkışık münzevi bir müzik de yok ortada, duymak isteyene ABD’nin uçsuz bucaksız coğrafyalarının sedasını da taşıyor ‘Tomorrow’. Hultgren’in solo eserleri Windy & Carl’ın çok uzağına düşmese de arada belli farklılıklar da mevcut. Örneğin ikilinin müziğindeki yoğun gitar duvarlarınının yerine yine reverb’e bulanmış daha sade kompozisyonlar içeriyor albüm. Gürültünün yarısını atmış ancak daha azla yetinebilen bir özgüven edinmesiyle atmosferden feragat etmemiş Hultgren. Sükunetle birlikte bir oyunbazlık da hasıl olmuş, yine meditatif ancak melodinin işe daha çok dahil olduğu bir damar var ‘Tomorrow’da. Windy & Carl müziğinde pek ender rastlanan perküsyonlar bu albümde ritmik alt tonların varlığı ile kendilerini yer yer fark ettirirken klavye ve bulunmuş sesler de yeni istikametleri işaret ediyor müzisyen açısından. Her zaman beraber görülen eş dostla bir vesileyle tek tek görüşünce ortaya çıkan tuhaflık hissini hemen dağıtıyor ‘Tomorrow’, Carl Hultgren eşinden daha çok izin almalı, aile müessesini aksatmadan kendi yolunda da devam etmeli.
 

datashock

datashock 
Plak etiketlerinin “kendilerine hippi şekli yapmış punk’lar” olarak tarif ettiği bir grup Alman genç müzisyen Datashock. Lakin on senedir ortaya koyup bandcamp sayfalarında paylaştıkları işler samimiyetlerini sorgulatmıyor. Gerçek bir kolektifler, beraber eyleyip üretiyor, kişisel katkılarını parlatmaktan imtina ediyorlar. Henüz o kadar oturaklı olduklarını söyleyemeyiz ancak hem tanıtım materyallerindeki politik ağız, hem de bu müşterek olma hali 60’lardaki öğrenci hareketlerinin yoğurduğu yine Alman kolektif Amon Düül’ü anımsatıyor. Ve tabii müzik de. Klişe anahtar kelimeler bolca mevcut: gelenek, saykadeli, deneysel, vs. Bugün etrafta olana bitene pek bakmadan ortak hafızamızdan sesler damıtıyor, rock’ın space’li, kraut’lu, psych’lı ön ekleriyle bolca haşır neşir oluyorlar. Üç sene önceki ‘Pyramiden von Gießen’in devamı olan ‘Keine Oase In Sicht’ ismiyle tezat zira ödünç sesler üst üste biriktikçe daha önce görülmemiş vahalar çıkartıyorlar karşımıza. Jam müziği ama amaçsızca akmıyor, vurulan kreşendolar yüksek, fenafillah anları hak edilmiş. En önemlisi de dinleyiciyi boğmadan, melodi ya da atmoseri tutturmayı beceremeyenlerin yaptığı gibi ambiyansa ya da gürültüye kaçmadan temiz temiz varıyorlar gidecekleri yere. Bazen banjonun, bazen synth’in dümeni ele geçirmesi, özgür akışların içinde ritim çıpalarının hasıl olması vesilesi ile geniş bir çalgı yelpazesine sahip müzikleri, bu sayede çokça itidalli temposuna rağmen hiç sıkıcılaşmıyor koca duble albüm. Hem şarkı isimlerinde hem de sözlerde oryantalizme kaçmayan bolca Afrika çölü çağrışımı mevcut ancak eserlerin içinde belli belirsiz caz, funk, hatta post-punk kapıları açılabiliyor. Bu açıdan da Tinariwen’in garpta eğitim görmüş, batının ilimini almış halini andırıyor Datashock. Birileri birbirine tutunup özlerinden vazgeçip emek verince illa ortaya güzel bir şey çıkıyor.
 

watter

watter 
Watter’in kadrosuna bakıp ne minvalde müzik yaptıklarını tahmin etmek zor değil. Bu sene ‘Spiderland’i tekrar basıp festivalleri gezinen Slint’in davulcusu Britt Walford’un dışında Grails’in geniş ekibinden multi-enstrümantalist Zak Riles ve Tyler Trotter’dan oluşan bir üçlüler. Bir de Louisvile’den, yani 90’larda Slint ve Rodan gibi enstrümantal rock’ın köşebaşı iki grup çıkarmış bir şehirden geliyorlar. Sırtlarında dev bir yük var ancak altı kompozisyondan oluşan ilk uzunçalarları ‘This World’de devlerin omuzlarında yükselemeseler de o omuzların üstünden ileriye doğru bir bakış atabiliyorlar. Bir ucu modern klasiğe uzanabilen (albümde Rachel’s üyesi piyanist Rachel Grimes’ın da katkısı var), diğer ucu pastoral folka indirgeyebilen ekseriyetle progresif bir müzikleri var. Tekerrürü silah olarak kuşanıyor, sabırla çalıp ateşi yavaş yavaş tutuşturuyorlar. Türün kronik çıkmazı fikir kabızlığı; bu albümde de yer yer kolaycı düzlükler var ancak ‘Seawater’ gibi bir eserde elektronik dokunuşlar da devreye girince taşlar yerine oturuyor ve onca emeğe değiyor. ‘This World’ hissiyatı da güzel bir albüm, Grails’in muzaffer, Slint’in yıkıcı ruh haletleri arasında bir denge buluyor, melankolik ancak karanlık olmayan bir ambiyans yaratıyor, kafayı gömüldüğü yastıktan kaldırıyor. Post-rock tarihi tek atımlık projeler mezarlığı, Watter’ın da geleceği muamma ama büyük günler görmüş geçirmiş üç müzisyenin yaratma heyecanlarının fitilini tekrar yakması açısından değerli bir durak.
 

18 Temmuz 2014

söyleşi: şenay özden

şenay özden 
Bant dergisinin Temmuz 2014 sayısı için mültecilik üzerine birçok çalışmada bulunan ve İstanbul'daki Hamiş Suriye Kültür Evi'nin kurucularından olan Şenay Özden ile Suriyeli sığınmacılara dair söyleşmiştik. Röportajın tamamına şuradan ulaşmak mümkün. İlüstrasyon Mert Tugen'e ait. 

- Suriyeli göçmenler hükümet tarafından "mülteci" statüsünde değerlendirilmekten ziyade geçici koruma altındaki "misafir"ler olarak konumlandırıldı. Bu tercihin sebeplerini ve arkasındaki kanuni çerçeveyi anlatabilir misiniz? Misafir statüsündeki göçmenler ne tip hak yoksunlukları ile karşı karşıya? 

Türkiye, 1951 tarihli Mültecilerin Hukuki Durumuna Dair Cenevre Sözleşmesi’ni imzalamış, ancak coğrafi sınırlama ilkesini kaldırmayarak Avrupa dışından gelenlere mültecilik statüsü tanımamakta. Avrupa dışından gelen kişilere sadece “geçici sığınma” hakkı tanınıyor. 2011’den itibaren Türkiye’ye gelen Suriyelilere ise önce, uluslararası hukukta hiçbir karşılığı bulunmayan “misafir” statüsü verildi, Nisan 2012’de yayınlanan genelge ile “geçici koruma” altında oldukları kabul edildi. Ancak bu genelge kamuoyu ile paylaşılmadı; dolayısı ile içeriğine erişmek mümkün olmadı. Bu kararnameye dair sahip olduğumuz en önemli bilgi, Suriyelilerin kendi istekleri dışında sınır dışı edilemeyecekleri. Suriyelilere mülteci statüsünün verilmemesi ve Suriyelilerle ilgili çıkan kararnamelerin kamuoyuyla paylaşılmaması çok ciddi sorunlara ve belirsizliklere sebep olmakta, Suriyelileri mağdur duruma düşürmekte. Hükümetin mültecilere yönelik şeffaf olmayan siyaseti, sağlık hizmetlerine ulaşım, ülkeye giriş çıkışlar, Türkiye içinde hareket özgürlüğü gibi konularda keyfi uygulamalara sebep oluyor. Ancak bana göre en önemli sorun, mülteciliğin yasalarla garanti altına alınması gereken insan haklarından biri olması gerektiğinin hükümet tarafından reddedilmesi. Hükümet, bu siyasetiyle Suriyelilere bir anlamda şöyle diyor: “Biz muktedir devlet olarak size bakıyoruz, merhamet gösteriyoruz.” Bunun sonucu olarak da Suriyeliler sürekli bir korku içinde yaşıyorlar: Ya hükümet fikrini değiştirir de bizi sınır dışı etmeye kalkarsa; ya da hükümet değişir de yeni hükümet bu kadar merhametli olmaz ve bizi istemezse. Dolayısı ile Suriyeliler gerçekten de sürekli bir “misafir” hissiyatı içinde yaşıyorlar. 

- Suriyeli göçmenler geçimlerini sağlamak için sınır ticareti ve mevsimlik işçilik gibi işler yapıyor. İş cinayeti haberlerinde de sık sık isimlerine rastlamaktayız. Göçmenlerin çalışma koşullarını ve maruz kaldıkları emek sömürüsünü detaylandırabilir misiniz? 

Islahiye’de kamp müdürü, fabrika ve tarla sahipleri ve mültecilerle yaptığım görüşmeler sırasında edindiğim bilgiler, Suriyelilerin maruz kaldığı emek sömürüsünün boyutlarını anlamam açısından çok çarpıcıydı: “Bize ucuz işçi gönderdiği için Esad’a teşekkür ediyoruz” diyen fabrika sahibinden tutun, “Suriyelilerin tarlalarda ucuza çalıştırılması herkesin işine geliyor, hem tarla sahipleri kar ediyor, hem de Suriyeliler boş vakitlerini değerlendiriyor” diyen kamp müdürüne kadar. Türkiye’de Suriyeli göçmenlerin çalışma hakkı olmadığı için kaçak işçi statüsündeler ve hak ihlallerinde başvurabilecekleri hiçbir merci yok. Aylarca çalışıp daha sonra işverenden maaşlarını almayan birçok Suriyeli var. Emeklerini koruyan herhangi bir yasal çerçeve olmadığı için de bu durumlarda haklarını aramaları imkansız. Sınır ticareti, birçok Suriyeli ailenin temel geçim kaynağı idi. Kilis ve Hatay sokaklarında Suriye’den getirilen sigara, kahve ve çay gibi malları satan çocuklara ve yaşlı kadınlara çok sık rastlayabilirdiniz. Ancak, sınırların eskisi kadar açık olmayışı, bazı bölgelerde sınırın Suriye tarafının kontrolünün cihatçıların eline geçmiş olması ve sınır ticaretinin daha büyük boyutlarda çeteler tarafından yapılıyor olması birçok aileyi bu geçim kaynağından mahrum bıraktı.
 şenay özden 
- Medyada zaman zaman linç ve ayrımcılık haberlerine rastlıyoruz. Suriyeli göçmenlerin yerleştiği hem İstanbul, hem de sınıra yakın şehirlerde hangi sebeplerden, ne tip gerilimler oluştu? Bunlar münferit olaylar mı yoksa kategorik bir göçmen karşıtlığının yansımaları mı? 

Suriyeli sığınmacıların maruz kaldıkları linç girişimleri ve ayrımcılık, gerek hükümetin gerekse muhalefetin ve birçok insan hakları savunucusunun şimdiye kadar görmezden geldiği göçmen karşıtlığıyla artık yüzleşmek zorunda olduğumuzu ortaya çıkardı. Bazıları bu durumu her yerde görülebilecek münferit olaylar ya da “olağan bir toplumsal tepki” olarak açıklamaya çalışıyor. Göçmen karşıtlığı elbette Türkiye’ye özel bir durum değil, ancak bunu “olağan bir tepki” olarak açıklamak bu saldırıları doğallaştıran ve meşru kılmaya çalışan ayrımcı, ırkçı bir yaklaşım. Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi Türkiye’de de göçmen karşıtlığı sınırlı kaynaklara “rakip” çıkması üzerinden açıklanıyor. Suriyelilerin daha ucuza çalıştırılmaları sonucu iş imkânlarının göçmenlere kayması, kiraların pahalanması gibi sebepler göçmen karşıtlığını besliyor. Bu noktada farkına varmamız gereken, işvereni, ev sahibini, yani hem göçmeni hem yerli halkı sömüreni eleştirecek, ona karşı çıkacak kanalların olmamasından dolayı, mağdurun mağdurla karşı karşıya geldiği bir sistemde yaşıyor olduğumuz. Gerek sınır bölgesinde gerekse İstanbul’da Suriyeli sığınmacılarla üzerine yaptığım araştırma sırasında görüştüğüm Türkiyelilerin genel görüşü Suriyeli sığınmacıların tamamının şehir dışında, “bizden” uzakta, “toplumsal dokumuzu” bozmayacak şekilde kamplarda tutulması gerektiği idi. Yani göçmenler hakları yasalar çerçevesinde garanti altına alınması gereken kişiler olarak değil, milli kültürümüzü, Türklere has toplumsal dokumuzu tehdit eden aykırı unsurlar olarak görülüyor. Dolayısı ile bırakın barınma, eğitim, sağlık, çalışma haklarını neredeyse yaşam hakları ya devletin ya da biz vatandaşların bahşettiği bir ayrıcalık olarak görülüyor. Ve dolayısı ile yaşadığımız şehirlerde görünür olmaya ve gündelik hayatımızın bir parçası olmaya başladıklarında, yani bizim izin verdiğimiz sınırı aştıkları durumlarda, göçmenlere karşı saldırılar da “olağan” durumlar olarak karşılanıyor. Bunun ötesinde, Suriyeli göçmenler Türkiye’de bir iç politika malzemesi haline geldiler ve gitgide artan siyasi kutuplaşmanın kurbanları durumuna düştüler. AKP hükümeti, Suriyelileri Sünni İslamcı bir kimliğe sıkıştırmaya, Suriyelilerin çoğulluğunun üzerini örtmeye çalışırken muhalefetin büyük bir kısmı da Suriyelileri Erdoğan’ın güdümündeki cihatçılar olarak tanımlayıp hedef göstermekte.

söyleşi: şevval kılıç

şevval kılıç 
Bant dergisinin Haziran 2014 sayısı için LGBTİ aktivisti Şevval Kılıç ile trans cinayetlerine dair söyleşmiştik. Röportajın tamamına şuradan ulaşmak mümkün. İlüstrasyon Sadi Güran'a ait. 

- 22 Nisan'da Çağla Joker çalıştığı evde öldürüldü. Yakın geçmişte Kuşadası'nda Dora Özer, Antep'te Sevda Başar ve Beyoğlu'nda Gaye isimli trans kadınlar öldürüldü. 2008'den beri en az 35 trans cinayeti işlenmiş. Bu cinayetler kimler tarafından ve hangi gerekçelerle işleniyor? 

Bunlar bizim duyabildiğimiz cinayetler. Arada bir sürü de intihar oldu, örneğin 19 yaşında bir kız Boğaz Köprüsü'nden attı kendini. Biz bu tip kader intiharlarının da cinayet olduğunu söylüyoruz. Bunlar hayat koşullarının dayattığı intiharlardır ve onları da nefret cinayeti olarak adlandırmak gerekli. Bu cinayetlerin neden işlendiğini bilsem sokağa çıkıp bu cinayetleri durdururdum. Bir sürü etmen bir araya geliyor. Bir kere bu topraklarda savaş var, Kürdistan'a gidince bunu görmek çok kolay. Bu savaşı ayakta tutmak için topluma sürekli agresyon pompalanıyor, agresif bir topluma dönüştük. Kadını, erkeği, çoluğu, çocuğu, Kürt'ü, Türk'ü, kedisi, köpeği, bitkileri bile agresif. Bu bir sebep. Toleranssızlık, cinsel açlık, cinsel devrimini yaşamamış geleneksel bir toplum oluşumuz da var. Burası için muz cumhuriyeti diyorlar, bunu fazlasıyla ırkçı bir tanım olarak görüyorum. Burası bir Çük Cumhuriyeti, heteroseksizmin ve erkek egemenliğinin kalesi. Erkek olmanın ve erkeğe dair kodlara sahip olmanın göklere çıkartıldığı bir toplumda trans olmak neredeyse abzürt bir şey. Trans bireyler bu heteroseksist sistemin kırılma noktaları, erkekliğe çarpılmış birer tokatlar. Transların varlığının hazmedilmesi çok güç çünkü adamlar hayatlarını ve bütün ideolojlerini bir organın üzerine kurmuş. Sen o ideolojinin karşısına geçip gülüyorsun, adamsa bir de üstüne para verip o erkten ve testosterondan arıtıyor bedenini. Adamın hayatının temellerini kurduğu şeyi sen yok sayıyorsun, buna bir nefret var. Ben artık bunun sadece saydığım gerekçelerden dolayı olduğunu da düşünmüyorum. Derneğimiz vasıtasıyla yurt dışındaki birçok toplantıya katılıp değişik örgütlerle bir araya geliyoruz. Dünyanın neresine giderseniz gidin trans bireyler LGBTT hareketi içindeki en fakir, ötekileştirilmiş ve ezilen kesim. Bu durum Japonya'da, ABD'de, Norveç'te ya da bir Afrika ülkesinde hep aynı. Transların LGB bireylerden daha aptal oldukları için böyle olduğunu düşünmüyorum, bu sınıfsal bir hadise. Sistemin hiçbir zaman trans bireylerle arası iyi olmayacak. Gay, lezbiyen ve biseksüel bireyler sistem için bir noktada kazanılabilinirler. Eğitim alabilir, sisteme kalifiye emek verebilir, gerekirse çocuk sahibi bile olup yeni emekçiler de üretebilirler. Elbette homofobi yok demiyorum ama translara geldiğimizde translar sisteme hiçbir noktasından entegre olamazlar. Zaten kendi ekonomilerini yaratmışlar, çoğu seks işçisi ve hiçbir şekilde üretmiyorlar. Birçok toplum geleneksel ailenin, erkek ve kadının bir araya gelip çiftleşmesi ve çocuk doğurmasının üzerine kurulu. Her zaman ilk gözden çıkarılabilecek kesim bu yüzden translar. Zaman içerisinde dezavantajlı gruplar ya da hassas gruplar gibi tanımlar kullanıldı translar için, zira toplumdaki sosyoekonomik değişikliklerde ilk ve en çok etkilenen grup translar. Geçenlerde Beyoğlu Emniyet Müdürü değişti ve translar girmesin diye iki binanın kapısını kaynaklattı. Bunu çok az kişi bilir ama biz biliriz. Asker uğurlama günlerini biliriz, o gün sokağa çıkmayız çünkü saldırılar olur. Futboldan nefret edenlerimiz bile maç günlerini herkesten iyi bilir. Bilhassa seks işçiliği yapanlar bilir ki bunlar trans nüfusun ağırlığını oluşturuyor maalesef.
 şevval kılıç 
- Cinayetlerden sonraki hukuki süreçler nasıl yürüyor? 

Çok fazla sorun var ve LGBTİ örgütler bu yüzden çok çalışmak durumunda. Şu an Türkiye'de en hızlı büyüyen hareketlerden biri LGBTİ hareketidir. Bunun sonucu olarak durum 10 sene öncesine nazaran farklı. Örneğin katilin "Bu beni düzmek istedi" lafı hakimler tarafından yüzde 90 ağır tahrik olarak algılanırken şimdi bu biraz değişti. Devlet ve hakimler bizi daha çok sevmiyor. Ama onları bizim istediğimiz gibi karar vermek zorunda bırakıyoruz. Medyayı kullanıyoruz, kamuoyu yaratıyoruz ve her şehirde aynı anda eylemler koyuyoruz.. Kadınlık gururu diye bir şey yok kanunlarda ama erkekliğe hakaret diye bir şey var. Diyarbakır'da Roşin Çiçek'i amcası ve babası öldürmüş. Biz buradan tüm örgütler oraya gittik, aile bize saldırdı. Madem çocuk ölmüş, akrabalardan biri içeri girmiş, bir tane daha girmesin fiur tepki veriyorlar. Birçok örnek var. Trans seks işçilerinin çalıştığı son kalan randevuevlerinin bulunduğu Bayram Sokak'ta oturan ve Cihangir'de yaşayan bir kız vardı. Romantik ilişki yaşadığı bir çocukla sevişiyor ama bir yere varamayacağını düşündüğünden bir daha sevişmek istemiyor. Çocuk da bunu öldürüyor. Çocuğun babası polis, hatta kızı öyle tehdit ediyor, "Seni öldürürüm, iki senede çıkarım" diyor. Çocuğu karakola babası götürmüş, cezanın üçte birinin gitmesi demek bu çünkü kendisinin teslim olması iyi niyet göstergesi olarak sayılıyor. Kız iyi çalışan ve para kazanan bir kızdı. Ailesi bankadaki paralarına, arabasına, tapularına ve hatta evdeki halılarına kadar her şeyi aldı ve cesedi bize bırakıp gitti. "Günah" dediler, "Ailemizi lekeliyor" dediler, ama halısına kadar almaktan da imtina etmediler. Bizdeki emsal dava sistemi ABD'deki gibi işlemiyor, o yüzden nefret cinayeti davalarının bir standardı yok, hakimin takdirine kalmış durumda. Biz de çok gümbürtü koparıp hakimi bizim istediğimiz kararı almaya zorluyoruz. Mesela Ahmet Yıldız davasında sidik yarışına döndü, koca hakim biz aşağıda eylem yaparken "Siz nefret suçuna dair slogan atıp bu davayı başka bir şeye dönüştürmeye çalışıyorsunuz, bu sıradan bir cinayet davasıdır" diye haber gönderdi. Ama bu sıradan bir cinayet davası değil, Ahmet Yıldız ailesi tarafından eşcinsel olduğu için öldürüldü. O dava da sürüyor, aynı Pınar Selek davası gibi, Türk adaletinin abzürtlüğüne şahit oluyoruz. Genelde nefret suçları cinayetle sonuçlanıyor, nefret saldırısı ile sonlanmıyor, yumruk, tokat ya da lafla kalmıyor. Cinayete dönüşmeyen saldırılarda da mağdu translar hiçbir yere gitmezler, evlerine dönüp ağlarlar. Adalete güvenmezler çünkü, ikinci bir mağduriyet yaşamak, karakolda tekrar tacize uğramak, devletin heteroseksist ve aşağılayan tavrına maruz kalmak istemezler. Translar toplu taşıma bile kullanmaz. Orada saldırıya uğramıyorlar ama milletin tacizkar ve yıldırıcı bakışını görmek istemiyorlar. O yüzden translar aç bile olsalar ceplerindeki son parayı taksiye vermek zorundadır, evlerine başka türlü gidemezler. En son nefret suçlarına yönelik yasa bile oluşturuldu ama cinsel kimlik ve yönelime dair suçlar kapsama alınmadı.