17 Nisan 2015

videodrome #174

Colin Stetson and Sarah Neufeld - The Rest Of Us 

Arcade Fire müştereğinde birleşen iki virtüöz, saksafonist Colin Stetson ile kemanist Sarah Neufeld, müzikteki melez arayışlarını yeni bir ortak proje kapsamında devam ettirmeye karar verdi. İkili bu ara Constellation etiketinden 'Never Were The Way She Was' isimli bir uzunçalar yayınlıyor. Bu ilk tadımlığın videosu drag kostümü ile sahneye çıkan bir adam ile çölde koşan bir kadın, kurt ve avcıları takip ediyor.
  
Ólafur Arnalds + Alice Sara Ott - Reminiscence 

Bir başka ortak girişim de hem modern kompozisyon hem de elektronik üretimi ile tanıdığımız Ólafur Arnalds ile Alman-Japon piyanist Alice Sara Ott'u bir araya getiriyor. İkili Chopin eserlerini farklı yaklaşımlarla yeniden icra ettikleri The Chopin Project kapsamında Mercury Classics etiketinden bir albüm yayınladı. Video iki yapılı adamın güreş ile dans arası koreografisini sunmakta.
  
Rachel Grimes - The Herald 

Rachel's 90'larda ilerici müzik adına önemli işler yapmış, rock enstrümantasyonu ile klasik müzik arasında köprüler kurmuş muteber bir oluşum. Grubun piyanisti Rachel Grimes kişisel müzik macerasına minimalist solo piyano yaratıları ile devam etmekte. Piyanoya saksafonun da eşlik ettiği bu eser müzisyenin yeni albümü 'The Clearing'den. Video için Amsterdam, Venedik ve İsrail'in çeşitli şehirlerinde çekilmiş görüntüler harmanlanmış.
  
Holly Herndon - Interference 

İnsanoğlunun teknoloji ile imtihanını tematik bir dayanak olarak belleyen elektronik müzik doktoru Herndon, 2012 tarihli 'Movement' sonrasındaki ilk uzunçaları 'Platform'u pek yakında 4AD etiketinden yayınlayacak. Dalgalanan yırtık beyaz bir bayrağın dekor oluşturduğu manifesto kıvamındaki video, müziğin sentetik doğasına yakışır yapay görüntülerden müteşekkil.
  
John Carpenter - Night 

John Carpenter, 'Halloween' gibi klasiklere imza atmış, film tarihinin en tanınmış korku ve bilimkurgu yönetmenlerinden biri. Kendisi setlerden emekli oldu ancak sanatsal üretimine devam ediyor. Vakti zamanında kendi filmlerinin müziklerini donuk synth'ler maharetiyle yapan yönetmen bu minvaldeki bazı kayıtlarını 'Lost Themes' adıyla bir araya getirdi. Videoda Carpenter kafasına bir yapay gerçeklik seti geçirip gece vakti şehrin içinde bir yolculuğa çıkıyor.
  
Clark - To Live And Die In Grantham 

Clark, ilk uzunçalarını yayınladığı 2001 senesinden beri üretimine istikrarlı bir şekilde devam ederek Warp etiketinin poster çocuğu oldu. Birkaç ay önce yayınladığı kendi adını taşıyan uzunçaların devamı ise müzisyenin aslında sadece canlı çalmak için bestelediği ancak kulaklıklarda da iş gördüğünü fark ettiği dört şarkıyı bir araya getiren 'Flame Rave' EP ile geldi. Videodaki arkadaş rave'i adeta sokakla buluşturuyor.
  
Hot Chip - Need You Now 

Elektronik müziğin popa yakın cenahındaki Hot Chip'e mesafeliyim, bu şarkının ismi de pek klişe. O yüzden grubun 'Why Make Sense?' albümünün ilk numunesinin videosunun güzelliğine şaşırdım. Eski okul Hacienda tınıları taşıyan şarkının izleyeni içine çeken görsellerinde Alexis Taylor yağmurlu bir Londra gününde kendisinin farklı versiyonlarını kovalıyor. Travma kaynaklı kişilik bölünmesi?
  
Vessels - Echo In 

Leeds menşeli beşli Vessels 2005'te bir post-rock grubu olarak ortaya çıktıktan sonra dümeni epey kırdı ve şarkılarında ancak dekor işlevi gören elektronik ses ve ritimleri temel hammaddeleri haline getirdi. Bir önceki albümde de işaretini verdikleri yeni istikametin vardığı son durak The Leaf Label etiketinden yayınladıkları 'Dilate'. Bu şarkı için görsellerinde bolca kullandıkları ışık ve ışığın kırılması imgeleriyle oynayıp ekran koruyucuyu andıran bir videoyu uygun görmüşler.
  
Sam Prekop - Weather Vane 

Sam Prekop, önce 80'lerde Shrimp Boat ile çalan, o grup dağılınca caz etkileşimli rock oluşumu The Sea and Cake'in kuruluşunda rol alıp bugüne kadar hatırı sayılır mesafe kat eden bir müzisyen. Prekop aynı zamanda son 15 sene içerisinde Thrill Jockey etiketinden dört solo albüm yayınladı, bunlardan sonuncusu olan 'Old Punch Card' tamamen elektronik seslerden müteşekkildi. Çoğunluğu bir ses enstalasyonu için bestelenen yeni albüm 'The Republic' de analog synth seslerini kılavuz belliyor. Video, Chicago olduğunu tahmin ettiğim bir şehirden manzaralara ve mimari detaylara odaklanmış.
  
Föllakzoid - Electric 

Bir grup çocukluk arkadaşından oluşan Föllakzoid, 2008'den beri transvari bir tecrübe olarak tanımladıkları yolculuklarıyla memleketleri Santiago'nun yüzünü beynelmilel ölçekte ağartmakta. Grubun dolambaçlı dört şarkıdan oluşan yeni kaydı 'III', yine taş gibi bir krautrock albümü. Dumanlı ve karanlık bir ortamda ışıkların bir yanıp bir söndüğü siyah-beyaz bir canlı performans videosu.
  
Steve Gunn and the Black Twig Pickers - Trailways 

Steve Gunn'ı hala Kurt Vile'ın bandosunun eski gitaristi olarak tanımlamak ayıp olur zira rüştünü tek başına da fersah fersah ispat etti. Müzisyenin geçen seneki 'Way Out Weather' kaydını takip eden yeni işi Virjinya menşeli bluegrass grubu The Black Twig Pickers ile birlikte can verdiği Thrill Jockey etiketli 'Seasonal Hire'. Banjo, gitar ve eski usül yaylılar tıngır mıngır birbirlerine dolanırken ekrandan uzun yol imgeleri kayıyor, trafik ışıkları gecenin karanlığını yarıyor, yağmur taneleri arabanın kelebek camından yürüyor.
  
Courtney Barnett - Kim's Caravan 

Melbourne'lu müzisyenin üç EP sonrası yayınladığı ilk uzunçaları 'Sometimes I Think, And Sometimes I Just Sit' hem ham hem de detaycı yapısıyla düzgün gitar müziğine susamışlara merhem oldu. Albümün yıldızlarından bu şarkının videosu sözlerin akışına paralel olarak ilerliyor, Barnett'in büyüdüğü Avustralya'nın kıyı şeridine ait koyu manzaralar ve mahşeri imgeler zamanla daha muğlak görüntülere evriliyor.
  
Jessica Pratt - Back, Baby / Central Park 

Los Angeles menşeli Jessica Pratt genç kuşak ozan namzetlerinden, 2012 tarihli kendi adını taşıyan ilk albümünden sonra en kral şarkıcı/şarkı yazarlarını barındıran Drag City etiketine geçiş yaptı ve ikinci uzunçaları 'On Your Own Love Again' ile ses getirdi. Pratt, bu canlı performans videosunda devrim yapmıyor ama belki de en zamanın ötesindeki tür olan folkun hakkını layıkıyla veriyor.
 

godspeed you! black emperor

gy!be 
"Grubun felsefesine göre, müziğin kendisi gruptaki üyelerden çok daha fazla önemli. Topluluk fikri, bireyselliğe baskın çıktığı için, kadro sürekli değişiyor. Grup bu nedenle fotoğraflarının çekilmesine izin vermiyor. [...] Söylentilere göre grup, Montreal'in bir kenar mahallesindeki terk edilmiş bir tren istasyonunda ikamet etmekte. [...] Kulübün önü, kapalı gişe olan konsere bir bilet ele geçirebilmek için saatler öncesinden uzun bir sıra oluşturmuş insanlarla dolu. Grup üyeleri yanlarından geçerken kimse onları fark etmiyor zaten kimse onları tanımıyor da. [...] Grup, pazarlamaya yönelik eşi benzeri görülmemiş bir saldırıyla, basın bültenlerinde beşinci sosyal alt sınıf diye niteledikleri medyayı Londra'daki konserlerine ancak bilet alma şartıyla sokma kararı aldı. Bununla kalmayıp gazetecilerin en az bir saat önce gişede olmaları gerekiyor, yoksa ayrılan biletler diğer izleyicilere veriliyor. Buradan elde edilen kazanç okur-yazar yetişkinlerin sayısını artırmayı amaçlayan bir kuruluşa gönderiliyor. [...] Radiohead, bir avuç iki yüzlü yalancıdan başka bir şey değil, bir şirket malı." Temmuz-Ağustos 2002 tarihli Lull dergisinden. 

GY!BE'den ilk kez haberdar oluşum bu döneme denk geliyor, yaşım tutmadığı için ilk iki uzunçalarları ' F♯ A♯ ∞' ve 'Lift You Skinny Fists Like Antennas To Heaven'ı kaçırmış, maceralarına uzunca bir ara vermeden bir sene önce yayınladıkları 'Yanqui U.X.O.'yu yakalamıştım. Heralde o zamanki toyluğum ve hiçbir şey görüp geçirmemişliğimden olsa gerek, dergideki tanıtım yazısı kafamda GY!BE'ye dair korkutucu bir imge yaratmıştı. Toplumun dışında yaşayan, genelgeçer değer yargılarını reddeden, aynı anda çekince ve merak uyandıran komünist bir kolektif olarak kodladıydım. Müzikleri ise daha önce duyduğum hiçbir şeye benzemiyor, hem tarif edilemez bir hüznü, hem de harekete geçmeye dair yukarıdaki fotoğrafta da öne çıkan umut hissini çağrıştırıyordu. Müzik en çok hayhuy içerisinde bastırdığımız hislerimizi günyüzüne çıkarmaya, yonttuğumuz köşelerimizi tekrar sivriltmeye yarıyor; GY!BE ve doğurduğu projeler de yıllar içinde bir uyarıcıya ihtiyaç duyduğumda en çok ziyaret ettiğim duraklardan biri oldu. Yoklukları boyunca GY!BE'yi ulaşılmaz noktalara koydum, bu evre ise bir dizi konser sonrası gelen 2012 tarihli 'Allelujah...' son buldu. Gerçi albüm yıllar önce konserlerde çalınan eski bestelerin yeniden düzenlenip isimlendirilmiş hallerinden müteşekkildi, ama kitleleri tarafından tekrar omuzlarda karşılandılar. Hatta fikren reddettikleri ancak parasını mahpuslara enstrüman sağlayan bir sosyal programa bağışladıkları Polaris Ödülü'ne layık görülerek sektörden de kabul gördüler. Grubun kafamda yerli yerine oturması ise geçen seneki Thee Silver Mt. Zion belgeseli ile oldu. Hem kendi hem de evlatlarının geleceklerini sağlama almak için maddiyatı da düşünmeleri gereken, öte yandan yıllarca tutundukları değerler ve dinleyicilere olan saygılarından ödün vermek istemeyen bir grup müzisyenin çıkmazları yansıyordu perdeden. Efrim artık bir babaydı, aile kurumunun üzerine boca ettiği kimlikler ve sorumluluklarla boğuşuyordu. GY!BE ulaşılmaz filan değildi, çoğumuzun yüzleştiği sorunlarla onları da bağlıyordu. GY!BE korkutucu ya da çekince verici bir grup da değildi ancak onca ilgi budalası arasında onurlu ve tavizsiz bir grup görmek 20 yaşındaki beni ürkütmeye yetmişti. 

GY!BE'nin beşinci uzunçaları 'Asunder, Sweet and Other Distress' beklemediğimiz bir anda kucağımıza düştü. Bu şarkıları da 'Behemoth' ya da 'Big Un' diye isimlendirilen bir konser seti dahilinde bir süredir canlı olarak çalmışlar ancak eserler GY!BE'nin geri dönüşünden sonra bestelendikleri için 'Allejuah...'tan daha mühim bir kilometre taşı grup için. Yolda bolca test edilmeleri sayesinde eserler iyice odaklı ve rafine bir hal almış, fazlalıklar törpülenmiş, daha önce hiç tanık olmadığımız kadar çevik bir GY!BE hasıl olmuş. Görsel ipuçlarının yokluğunda bile binbir şey çağrıştıran albüm dört parçadan oluşuyor ama yaratım sürecinin işaret ettiği gibi yekpare bir şekilde akıyor. Açılıştaki melodik 'Peasantry Or Light! Inside Of Light!' süt gibi ak bir külliyatın en parlak noktaları arasında, gitarlar Balkan ve Orta Doğu esintileri eşliğinde inliyor, yaylılar ağlıyor, davullar gümbürdüyor. Şarkı alışageldiğimiz gibi arşa yavaş yavaş yükselmiyor, doğrudan sadede geliyor. Bu gürültülü girizgahın ardından GY!BE'nin diğer yüzü ortaya çıkıyor, 'Lamb's Breath'e drone sesleri yön veriyor, akabinde 'Asunder, Sweet'e bağlanan bu sesler dakikalar geçtikçe katmanlaşıp kurşun gibi ağırlaşıyor. Kapanıştaki 14 dakikalık 'Piss Crowns Are Trebled' ise neden bir tane daha GY!BE daha olmadığını hatırlatıyor, Sophie Trudeau'nun kemanı ses sisinin arasından parıldar parıldamaz tonlarca buzul yerinden kopup okyanusa karışıyor. Çok post-rock grubu dinledik, tanık olmadığımız kreşendo kalmadı sandık, meğer daha hiçbir şey işitmemişiz. Kanıtlayacak hiçbir şeyi kalmamış bir gruptan böylesine bir ustalık eseri dinlemek bir lütuf. Umarım GY!BE dinleyerek yaşlanmak nasip olur.

carter tutti

carter tutti 
Wire dergisinin bir bölümünde müzisyenlere sürpriz on şarkı çalıp sonra şarkıların çağrıştırdıkları mevzular hakkında sohbet ediyorlar, eskiden Roll'da da "Blind Test" adıyla yapılan bir şeydi. Bu ayki sayıda Lightning Bolt'a Minutemen'den bir şarkı çalmışlkar ama meğer Lightning Bolt üyeleri daha önce hiç Minutemen dinlememiş. Faal en iyi noise rock gruplarından biri bu punk efsanesini nasıl hiç dinlememiş olabilir, aklım hafsalam almıyor. Öte yandan bana da çokça olan bir şey, tarihsel önemlerini bildiğim ama denk getirip de bir türlü vakit ayıramadığım çeşitli gruplar hep var. Yakın bir geçmişe kadar Throbbing Gristle (TG) da bunlardan biriydi. Biz ikinci dönemlerine denk geldik ama eminim ki bizim kuşaktan birçok dinleyici de grubun 75-81 arasındaki üretimlerine hakim değildir. Aslında rock ve elektronik müziğin arıza bir bileşimi olan endüstriyel müzik varsa TG sayesinde, bu türün öncüsü olarak bir onlar bir de memleketlileri Cabaret Voltaire sayılır. Dadacı performans sanatı kolektifi COUM Transmissions üyesi olan Genesis P-Orridge ve Cosey Fanni Tutti'ye (gerçek isimleri değil) Peter "Sleazy" Christophersen ve Chris Carter'ın eklenmesiyle kurulan grup sert ve cinsel imgelerin eşlik ettiği ölüm diskosu performansları sergiledikleri karanlık setleriyle o döneme damga vurdu. Tory vekili Nicholas Fairbarn'ın "medeniyetin yıkıcısı" olarak nitelediği TG'nin dağılana kadar yayınladığı üç uzunçalar türlü en iyi albümler listelerinde hala boy gösterir. 2004'te başlayan ikinci dönemlerinde elbette işin içinde para da vardı ama yine de verimli bir geri dönüştü, birkaç sene yeni kayıtlar yapıp konser vermeye devam ettiler ancak 2010'da Genesis iyi giden bir turneyi yarıda bıraktı, akabinde Sleazy'nin ölmesiyle TG tarihe karıştı. En son 2012'de çeşitli Nico cover'ları ve sabit bellekten kurtarılan taslakları bir araya getiren ve X-TG ismiyle yayınlanan 'Desertshore/The Final Report' albümleri yayınlandı. 

İki Throbbing Gristle dönemi arasındaki yılları atladım, acaba 1981 ve 2004 arasında neler döndü? Genesis ve Sleazy beraber Psychic TV isimli uzun erimli projeyi yürüttüler, bizim konumuz olan Carter Tutti ise TG'yi sistemlerinden attıkları kısa bir alışma dönemi sonrasında Chris & Cosey ismini alıp 80'ler ve 90'lar boyunca new wave ile flört edip anaakıma teğet geçen elektronik dans müziği yaptılar, Rough Trade ve muhtelif etiketlerden 10'dan fazla uzunçalar yayınladılar, milenyum değişiminde de Carter Tutti adını aldılar. Onlar olmasaydı bir ara pek ekmek yenen electro-clash diye bir şey de olmayabilirdi. Son 15 sene içerisinde de TG'den bağımsız kayıtları var, bunlardan en öne çıkanı ise Mute etiketinin ön ayak olduğu ve TG'nin açtığı yoldan yürüyen birçok genç kuşak gruptan biri olan Factory Floor'dan Nik Colk Void'i aralarına aldıkları Carter Tutti Void projesi ve 'Traverse' albümü. Bugüne gelirsek Carter ve Tutti erken kalkıp erken yatılan, bahçede sebze yetiştirilen sıradan bir İngiliz taşra kasabası hayatı yaşamakta. Hal böyleyken ikilinin dönüp eski şarkılarını yeniden elden geçirdikleri 'Carter Tutti Plays Chris & Cosey' isimli bir albüm yayınlaması kağıt üstünde acıklı gelebilir. Ama aslında durum farklı, zira ikili yeni üretime devam ediyor, taze X-TG albümleri ve Carter Tutti kayıtları yolda. Bu albümü ikilinin bugünkü müzik coğrafyasını anlamak için kilit konumlarını kullanıp kuşaklar arası köprüler kurulmasına bizzat aracı olması olarak görmek mümkün. İkili bu şarkıları zaten bir süredir ilk kaydedildikleri dönemlerin estetik ve prodüksiyon çerçevelerinden bağımsız bir şekilde yorumluyordu, bir de fiziksel belge bırakmaları iyi oldu. Ayağı güncelliğe basan bu zaman yolculuğunun açılışındaki synth müziği ve tekno arasında gidip gelen yağsız ve kinetik 'Lost Bliss', parıldayan synth sesleri, makine ritimleri, araya giren gitar vızıltıları ve Tutti'nin kırağı kıvamındaki vokali ile tek başına bir kariyet özeti niteliğinde. Seçtikleri şarkılarda endüstriyel drone'ları ön plana çıkarmamış, spontanlık ve formül arasında bir denge tutturmuşlar, modern prodüksiyon da eserleri gevrek bir hale getirmiş. 40 yıldır bu işin içinde olan iki müzisyen yaratmaya devam ederken kendi geçmişlerine bel bağlamaktan ziyade onu kritik ediyor, ulaşılamamamış potansiyelleri ortaya çıkıyor.
 

lightning bolt

lightning bolt 
İstanbul'a döndüğümden beri onlarca konsere gittim, dönüp en güzel konserler neydi diye anımsamaya çalışınca aklıma Fucked Up, No Age, Swans, Buzzcocks gibi gruplar geliyor, tabii Primavera'daki My Bloody Valentine ve bizim topraklardan Haossaa. En az bunlar kadar değerli birçok başka grup da gördüm ama gürültünün fizikselliği bir konseri daha hatırlanası kılıyor benim için. Konser deyince en nev-i şahsına münhasır gruplardan biri Lightning Bolt. Bas gitarist Brian Gibson ve davulcu Brian Chippendale'den oluşan ikili seyircilerin tam ortasına hemzemin bir tezgâh kurup acımasızca icra ettikleri işitsel saldırılarla meşhur. Bas gitar sayısız pedal ve efekt cihazından geçip canavara dönüşüyor, davul her sükûnet ihtimalinin yakasına yapışıyor, Chippendale'in kafasına geçirdiği seri katil maskesine iliştirdiği mikrofondan yankılanan boğuk ulumalar boşluğa karışıyor. İkili 20 sene kadar önce Black Dice gibi başka kalburüstü noise gruplarına da mesken olmuş ABD'nin liberal şehirlerinden Providence'taki bir tasarım okulunda tanışmış, Boredoms ve Ruins gibi Japon oluşumlardan etkilenip yola çıkmış. O zamandan beri punk, hardcore, metal ve noise sahnelerinin orta yerindeki tarzlarını değiştirmeyip önce yerel mekanlarda sonra dünyanın en dev sahnelerinde çala çala pişmişler ve dinleyici ile birebir teması her şeyden önce tutmuşlar. Zaten bugüne dek bir Lightning Bolt kaydı bir Lightning Bolt performansının yerini dolduramazdı. Üç sene aradan sonra gelen ve Thrill Jockey etiketinden yayınlanan ilk uzunçalarları 'Fantasy Empire'da ilk defa canlı performanslarının kudretini manyetik teybe aktarabilmeye yaklaşmışlar. İkili bugüne dek konserlerinin hamlığının kıvamını kayıtlara lo-fi bir yaklaşım getirerek tutturmaya çalışmıştı, bu sefer tam teşekküllü bir stüdyoya girmişler ve çamur tabakasını sıyırmak işe yaramış. İki müzisyen de enstrümanlarında usta ama yarattıkları gümbürtünün yoğunluğu icra estetiğinden daha önemli, ritim ve melodi öğeleri eksik değil ama kompozisyondan önce ifadenin gücü ve sesin aciliyeti geliyor. Chippendale her ne kadar daha önce hiç olmadığı kadar vokalist konumuna yerleşse de dillendirdiği sözler de pek önemli değil, fazladan bir ses katmanı sadece. Bu kontrollü kaos kapanıştaki destan denemesi 11 dakikalık 'Snow White (& the 7 Dwarves Fans)' ile nihayete erdiğinde kamyon çarpmış, üzerimizden tellak geçmiş gibi oluyoruz. Etraflarındaki müzik coğrafyası tepetaklak olsa da Lightning Bolt'un durduğu yer güncelliğini kaybetmemekte.  

14 Nisan 2015

söyleşi: barış için kadın girişimi

barisicinkadin 
Kobane ve Şengal ile dayanışma amacıyla "Paylaşmaya Ben De Varım" kampanyasını başlatan Barış İçin Kadın Girişimi'nden Ayşe Toksöz ile 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü'nü de vesile ederek geçtiğimiz ay buluşup kampanyanın içeriğine, barış süreçlerinde kadınların oynadığı role ve çözüm sürecinin istikametine dair sohbet etmiştik. Neyir Özdemir ile birlikte yaptığımız söyleşinin bir kısmı aşağıda, tamamına ise Bantmag'in Mart 2015 sayısından ulaşılabilir

Kadınlar savaş ve çatışma ortamlarında ne tip hak ihlallerine uğramakta? Barış ve çözüm süreçlerinde kadınlar ne tür özgün roller oynayabilirler? 

Öncelikle kadınlar savaşın sadece mağduru değildir, çeşitli biçimlerde savaşın faili de olabilirler. Ulusalcı bir perspektiften savaşı destekleyen söylemde bulunan ya da bizzat savaşan kadınlar da faildir. BİKG olarak iddiamız ise şu: Tabii ki savaş tüm insanları etkiler ama kadınlar kadın olmalarından kaynaklı olarak savaştan özgün biçimlerde de etkilenir. Kadınlar zorla kaybettirmelerde geride kalan olmak ve bu durumun kendilerine yüklediği toplumsal roller üzerinden de savaştan etkilenmekte. Bunun dışında çok yaygın olarak kullanılan cinsel şiddet gibi özgün biçimler de söz konusu. Eğer barış olacaksa ve bu barış sadece kağıt üzerinde kalmayıp toplumsallaşacaksa bunların konuşulmasının ve savaştaki kadın hakikatleriyle yüzleşilmesinin vazgeçilmez olduğuna inanıyoruz. Bu bakımdan kadınların oynayabileceği özgün rollerden biri bu hakikatlerin konuşulmasına çaba sarf etmek. Dünya genelinde de gözlemlediğimiz ve daha resmi barış süreçlerinin kapsamına giren bir rol ise kadınların özgün taleplerini dillendirebilmek için müzakere masasına bir taraf olarak oturmalarının gerekliliği. 

Doğuda ve batıda temas kurduğunuz kadınların çözüme bakışı arasında nasıl farklılıklar gördünüz? Farklı politik görüşteki kadınlar ortak bir noktada buluşabiliyor mu? Buluşamıyorsa batıdaki kadınlara savaşı nasıl anlatmak gerekiyor? 

Yapmaya çalıştığımız biraz da o. Batıda savaşa bakış açısında fark var, bir takım şeyler adlı adınca söylenemiyor, savaşa "savaş" denmesi bile her zaman kabul gören bir durum değil. Kürdistan'da ise kadınlar elbette savaşın kendilerine neler yaptığının çok daha farkında çünkü savaşın fiziksel etkilerini taşıyorlar. Batıda da elbette asker yakınları var ama sayılara bakarsak oranlar kesinlikle aynı değil. Batıdaki kadınlar savaşı kendi coğrafyalarında yaşamadı, kimsenin evi yanmadı. Dolayısı ile konuşmak ve batıdaki kadınların kendi hayatlarına ilişkin bir takım soruları sormasını sağlamak gerekiyor. Bugün Türkiye'de günde üç kadın öldürülüyorsa ve bunlar çok vahşice biçimlerde yaşanıyorsa, bunun 30 yıldır hayatımıza sirayet etmiş olan militarizm ile bağlantısını tartışmak gerekiyor. Biz de batıdaki kadınlarla bu tip kanallar üzerinden iletişim kurmaya çalışıyoruz. Savaşın daha iyi anlaşılabilmesi ve herkesin kendi hayatında savaşın izlerini deşifre edebilmesi için konuşmak tek çaremiz. Zorunlu askerlik yapılan bir ülkede yaşıyoruz. Bu savaş kültürü içinde erkeklerin zorunlu askerlikte geçtiği tedrisat ve daha sonra evlerine dönüp kendi eşlerine ve çocuklarına nasıl davrandıkları bile bugün maruz kaldığımız şiddeti anlayabilmek açısından çok önemli bir izlek. 

"Barış İçin Çözüm Süreci" raporunuzda atılması gereken adımlara dair önerilerinizi anayasal değişiklikleri, hakikat komisyonları ve insani odaklı güvenlik reformları olarak üç başlıkta toplamışsınız. Bugün anayasal reform askıda, Cumartesi İnsanları zamanaşımı ile mücadele ediyor, iç güvenlik yasası meclisten geçiriliyor. Siz bu konjonktüre baktığınızda sürecin gidişatını nasıl görüyorsunuz? 

Tabii ki kesinlikle olumlu değil. Çözüm süreci sıkıntılı bir darboğazdan geçiyor. Fakat burada çözüm sürecinin bitmemesi ve sürdürülmesi için çok kuvvetli bir irade de var. Oradaki iradeyi görüp saygı duymakla beraber var olan sınırları da görüyoruz. Bu sürecin her şeyden taviz vererek sürdürüleceğine inanmıyorum, Kürt hareketi belli bir çizginin gerisine düşmeyecektir. Ama bu bir müzakeredir, adımlar zaman zaman iki yöne de atılabilir. Sürecin nasıl bir yere evrileceğini göreceğiz. Özellikle iç güvenlik yasa tasarısının süreci ne kadar sıkıntıya soktuğunu geçtiğimiz haftalarda gerek Kandil'den gerek İmralı'dan gelen açıklamalardan gördük. BİKG'nin de iç güvenlik paketinin aslında kadınlar için güvencesizlik anlamına gelen bir paket olduğunu söyleyen ve kesinlikle geri çekilmesini talep eden bir açıklaması oldu.