28 Şubat 2015

videodrome #173

Lawrence English - And He Sleeps 

Avustralyalı müzisyen ve işitsel sanatçı Lawrence English geçtiğimiz senenin en iyi ambient albümlerinden 'Wilderness of Mirrors'ın devamını çeşitli alan kayıtlarıyla getirmişti. Pek yakında da 2011 tarihli klasiği 'The Pedegrine' Room 40 etiketi tarafından tekrar basılacak. Bu yeniden basımın şerefine gökyüzünün kızıla kestiği ve şahinlerin havada uçuştuğu bir mahşer günü simülasyonu geldi.
  
Big Noble - Ocean Picture 

Interpol gitaristi Daniel Kessler ritim kısmından mahrum kalıp kendini işbirlikçisi Joseph Fraioli'nin modüler synth'ten damıttığı gürültülere bırakınca ortaya drone sularında ses manzaraları çizen Big Noble projesi çıkmış. Oluşumun ilk albümü 'First Light'tan gelen bu video yakın plan ve detay çekimleriyle bir cinayeti resmediyor.
  
Flako - Kuku 

Londra'da yaşayan Şili doğumlu prodüktör enstrümantal hiphop şarkılarıyla başladığı kariyerini Güney Amerika ve caz etkilerini de kattığı işlerle devam ettirmekte. 'Natureboy' albümünde bulunan ve dans pistlerine yaraşan bu şarkının siyah-beyaz videosunun kurgusu ırmaklar ve dağ çiçekleri arasında zıplıyor.
  
Vessel - Drowned In Water And Light 

Bristol menşeli noise prodüktörü Sebastian Gainsborough geçtiğimiz sene 'Punish, Honey' albümü ile rüştünü ispat etmişti. O albümden gelen işyerinde seyretmesi sakıncalı olabilecek bu video, görüntünün sıkça çürümeye uğradığı soyut bir deneysel film kıvamında. Bir noise müzisyeninin bir klasik müzik orkestrası ile ne tür bir performans sergileyebileceğini belgeleyen ve Tate Britain'da çekilen şöyle bir video da mevcut.
  
Noveller - Rubicon 

Austin'li Sarah Lipstate kendi etiketi Saffron'dan yayınladığı 2011 tarihli 'Glacial Glow' sonrasında özellikle bandcamp sayfası üzerinden pek çok kayıt paylaştı. Deneysel yaklaşımını koruduğu yeni albüm 'Fantastic Planet'tan gelen ve synth mamülü bir ses yatağı içeren bu şarkının videosunda kamera adeta mor ve mavi tonlarındaki empresyonist bir tablonun üzerinden akıyor.
  
Inventions - Springworlds 

Eluvium mahlaslı Matthew Cooper ve Explosions In The Sky'dan Mark T. Smith ilk olarak geçtiğimiz sene yeni bir proje için bir araya gelmişlerdi. Sonuçlardan memnun kalmış olsalar gerek ki yeni albüm 'Maze of Woods'un da haberi geldi. Terazinin Eluvium'un ambient ses dünyasına doğru daha ağır bu bastığı bu şarkının elle çizilmiş animasyon videosunun başrollerinde dertli bir çöp adam ve kasvetli bir gökyüzü var.
  
Dean Blunt - 100 

Dean Blunt ve Inga Copeland yolları ayırdıktan sonra üretkenliklerini kaybetmedi. Copeland geçen sene kendi adını taşıyan taş gibi bir elektronik albüm yayınladı, Blunt ise indie rock esintileri de taşıyan uzunçaları 'Black Metal' yeni bir melez yaratıya dümen kırdı. The Wire dizisinden Idris Elba'nın müzisyeni kibarca yerin dibine soktuğu bir söyleşi alıntısı ile başlayan videoda Blunt bir arabanın içinde gece vakti sokakları arşınlamakta.
  
Kaki King - Anthropomorph 

Gitar virtüözü Kaki King'in yeni albümü 'The Neck Is A Bridge To The Body' şarkıların görsel olarak da hayata geçmesi amacı ile çeşitli sanatçılar ile işbirlikleri içeren bir multimedya projesi olarak tasarlanmış. Dolambaçlı akustik gitar melodileri ve orkestral süslere sahip bu şarkının müzisyenin de arka fonda gözüktüğü videosuna melodileri takip eden karalamalar eşlik ediyor.
  
Laura Marling - False Hope 

Laura Marling henüz 25 yaşında olmasına rağmen dört enfes albüm yayınlamış bir kadın ozan. Eli kulağındaki 'Short Movie'den gelen ikinci single bu. Akustik gitardan zaman zaman fişe prize geçmesinin sonuçlarını göreceğiz ama bu sade canlı performans videosu merak uyandırıcı.
  
Cabane - Sangokaku 

Belçikalı Thomas Jean Henri'nin ilk albümü projenin isminin çağrıştırdığı gibi bir dağ kulübesinde inziva halinde kaydedilmiş gibi. Adını albüme veren bu şarkıda vokalleri Bonnie 'Prince' Billy üstlenmiş. Video, Henri'nin hayatta değer verdiği kişilerin şarkıyı ilk kez dinlerkenki tepkilerini kaydediyor.
  
The Soft Moon - Far 

Luis Vazquez'in solo projesi olarak yola çıkıp zamanla gruba evrilen The Soft Moon yakında üçüncü uzunçaları 'Deeper'ı yayınlayacak. Müzik aynı damardan, post-punk ve darkwave kırması. Video ise dumanlı/karanlık sokaklarda vuku bulan ve bir adamın deforme olmuş yansımasındaki alter-egosu ile mücadele ettiği distopik bir iş.
  
A Place To Bury Strangers - We've Come So Far 

New York sahnesinin ürettiği noise rock gruplarından A Place To Bury Strangers geçtiğimiz aylarda mutenalaşmaya kurban giden Williamsburg mekanı Death by Audio'nun son konserini verdi. Yeni albüm 'Transfixation'da bulunan bu şarkı için duman makineleri ve strobe ışıkları arasından günün anlam ve ehemmiyetini yansıtan bir performans videosu çekmişler.
  
Mourn - Your Brain Is Made Of Candy 

Gün geçmiyor ki yeni bir indie rock grubu hasıl olmasın. Ses duyurmak zor, ancak Barselonalı 20 yaş altı dört gençten oluşan Mourn senenin ilk iki ayında en çok konuşulan yeni oluşumlardan biri olmayı becerdi. Kendi adlarını taşıyıp Captured Tracks'ten yayınlanan ve 90'ların tınısına öykünen ilk albümleri henüz toy ama pişmeye müsait bir iş. Videoda ise mavi boya istifra ede ede sıtkı sıyrılmış bir arkadaş mevcut.
  
Andrew Bird - Echolocations: Canyon 

Kemanist ve indie folk/chamber pop müzisyeni Andrew Bird, konser verdiği salonların akustiğini test edip odayı akort etme merakını dış mekanlara taşımak istemiş ve mekana özel kompozisyonlar bestelediği 'Echolocations' isimli bir projeye girişmiş. Projenin ilk ayağı ve bir doğa belgeseli gibi akan bu videonun dekoru Utah'ta bulunan Coyote Gulch isimli kanyon.
 

björk

björk 
10 sene önce Björk dinleyen birçok kişi son dönemde Björk'ten uzaklaşmış durumda. Bu Björk müziğindeki bir kalite kaybından ziyade müzisyenin milenyum dönümünde popüler müzikten deneyselliğe dümen kırmasıyla alakalı bir durum. Öyle ki birçok müzisyen yaş aldıkça alışkanlıklarını değiştiremeyip zamanın gerisine düşerken Björk en ilerici ve genç prodüktörleri etrafına toplayarak dinleyicisinin de ilerisine geçti. Elektronik müziğin en devrimci kollarını kucakladı, sadece tablet uygulamalarıyla müzik yapmayı denedi, yepyeni enstrümanlar inşa etti, vs. Bunun yanında Björk sözel olarak da daha makro konseptleri kucakladı, örneğin son albümü 'Biophilia'nın tamamı tabiat ve bilim arasındaki ilişkiyi irdelemekteydi ve belki de bu kavramsal sınırların içerisinde biraz hapis kaldı. Yeni albüm 'Vulnicura' ise ismini oluşturan Latince 'vulnero' (yara) ve 'cura' (tedavi) kelimelerinin işaret ettiği gibi müzisyen için son derece bireysel bir düzlemden filizleniyor. Björk, bu sefer görsel sanatçı Matthew Barney ile olan uzun süreli ilişkisinin dağılması ve akabindeki onma çabasını kronolojik bir sırayla aktarmış şarkılara. Açılıştaki 'Stonemilker'ın akışkan yaylıları fazlasıyla şaşırtıcı zira 90'lardaki Björk'ü geri getiriyor ve fazlasıyla 'Joga' ve 'Bachelorette' gibi klasiklerini çağrıştırıyor. Katmanlar çok daha yalın ve elimizde sadece yaylı düzenlemeleri, elektronik beat'ler ve insan sesi mevcut. Bu sadelik Björk'ün söylediklerine daha fazla odaklanmamıza yol açıyor ki müzisyenin muradı da bu olsa gerek. Björk zaten çetrefilli laflarla konuşan biri değil, herkesin bildiği evrensel bir dili kendisine özgü bir şiveyle dillendiriyor sadece. Şarkılardan özellikle dikkat çekmek istediğim 10 dakikalık 'Black Lake' albümün bir mikrokozmosu niteliğinde. Durgun yaylılarla cenaze marşı gibi başlayan eserde sakince yürek acısını anlatmakla başlayan Björk'ün kelimeleri elektronik seslerin dümeni ele geçirmesiyle sivriliyor, yaylılar can çekişmeye başlıyor, şarkının sonunda tekrar çıkılan düzlük matemin kabullenmesi ve hayatta kalmanın öğrenilmesi evresine denk geliyor. Albümün genelinde de müzisyenin duygusal kaosunu yansıtan bir savaş var yaylılar ve ritimler arasında, 'Family'de elektronik sesler ne kadar saldırgan ve yaylılar ne kadar keskinse, 'Atom Dance' ise o kadar ölçülü ve aklıselim. Elbet hiçbir ayrılığın izi tam olarak geçmiyor, gülmek tekrar öğrenilse de o acı bir gün illa iğne gibi göğse batıyor ve söz konusu savaşın şiddeti azalsa da hep devam ediyor. Son bir not da Björk'ün yine yamacına aldığı Arca ve The Haxan Cloak gibi genç prodüktörlerin kendilerini pek belli etmemesi ve 'Vulnicura'nın son birkaç uzunçalara nazaran daha ziyade Björk'ün bireysel vizyonunu yansıtması. 'Vulnicura' Björk ile bağını koparan eski dinleyiciler için tekrar oyuna dahil olma fırsatı.

mount eerie

mount eerie 
Phil Elverum, şu an etrafında sadece doğal hayatın bulunduğu ABD'nin Washington eyaletindeki bir adada yarı inziva halinde yaşamakta. Tabiat zaten her daim Phil Elverum'un ilham kaynakları ve imge pınarlarından biri olageldi. 'Sauna'nın açılışındaki albüme adını veren eserde de "Dünyanın var olduğuna inanmıyorum / Sadece kardaki bu oda ve kömürlerden gelen ışık" sözleri geçiyor. Sauna, müzisyenin dünyayı betimlemek için kullandığı bir imge olsa gerek. Havasız, sıcak ve nemli bir ortamda boğulur gibi olmak ama yine de buna kendi irademizle tahammül etmek hayatın bir metaforu. Neyse ki 'Sauna'da bu boğulma hissinin yanı sıra akabinde serin bir havuza dalma keyfi de var yer yer. Yine albüme adını veren şarkıdaki drone seslerinin yarattığı tedirginlikle naif vokallerin girmesiyle peydah olan huzur arasındaki tezattan beslenen bir denge hali bu, zaten Phil Elverum müziğinde ta The Microphones döneminden miras bir izlek bu karşıtlık hali. Mount Eerie'yi yeni yeni dinleyenler projeyi nüfuz edilmesi zor bulabilir ama aslında Elverum son derece açık bir adam, anlatmak istediğini az lafla da anlatsa üstünü pek örtmüyor. Bu albüm de müzisyenin kafasındaki varoluşsal kaygılara dair, insan hayatının kısalığı, tabiatın görkemi karşısındaki önemsizliğimiz, gençliğin geride kalması. Müzisyenin anlattıklarını ilginç kılan ise muradının büyük resme dair kelamlar etmek olması ama makro olanı günlük hayattan mikro detaylar üzerinden anlatması, anlamı kahve fincanlarından ve pencere pervazlarından çıkarması. Ne karamsar ne iyimser bir albüm 'Sauna', sanki arkadaşlarımızla gülüp eğlenirken biri eğilip kulağınıza annenizin vefat ettiğini fısıldıyor ama meğer hepsi bir rüyaymış. Bu hissi tezatlar müzikal olarak da yansıyor albüme. Mount Eerie en son iki sene önce biri daha naif ve sakin, diğeri ise kasvetli ve çalkantılı olan 'Clear Moon' ile 'Ocean Roar' albümlerini yayınlamıştı. 'Sauna' aslında bu iki monokromatik albümün incelikli bir uzlaşısı. 'Pumpkin' gibi akustik, kibarlığını bozmayan şarkılar da var ancak Elverum arkamıza rahatça yaslanmamıza izin vermeden 'Boat' gibi gürültü müdahaleleriyle sıkça çarşaf gibi yarıp karanlık tarafa fırlatıyor 'Sauna'yı. 13 dakikalık epik namzeti 'Spring' yaylılar ve zillerin yanısıra gümbürdeyen kilise orgları ve gitarlarla Mount Eerie müziğinin bir özeti niteliğinde. Bu işitsel kontrast da albümün sözel içeriğini destekliyor, her ışığın ardından çöken karabasan mutluluğun geçiciliğini, tersi ise ne olursa olsun umudu anımsatıyor. En önemlisi de şu, başka bir tane müzisyen yok ki yaptığı iş Phil Elverum'u uzundan azıcık andırsın. Bu, her şeyin replikasının cirit attığı bir dönemde imkansıza yakın bir muvaffakiyet.

 

27 Şubat 2015

söyleşi: vicdani retçi mehmet tarhan

mehmet tarhan 

Bant dergisinin Şubat 2015 sayısı için Neyir Özdemir ile birlikte vicdani retçi Mehmet Tarhan ile konuşmuştuk. Söyleşinin tamamı şurada

Türkiye’deki ilk vicdani retçi Tayfun Gönül’ün vicdani reddini açıklamasının ardından 25 yıl geçti. 25 yılda vicdani ret konusunda Türkiye’nin geldiği noktayı nasıl değerlendirirsiniz? Olumlu gelişmeler var mı? 

Kavramın bilinirliğinin artması ve 6 AİHM kararına rağmen Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin vicdani ret hakkına yaklaşımında bir değişiklik söz konusu değil. Bunu en yetkili ağızlardan defalarca duyduk. Ana sorun bir hak kategorisi olan vicdani ret konusunda yetkili ağız olarak halen Milli Savunma Bakanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı’nın yetkili kurum olarak tanımlanması. Bu bakış hükümette de medyada da geçerliliğini koruyor. Maalesef sivil toplum da vicdani reddi sadece “zorunlu askerliği reddetme” ile sınırlı liberal bir hak kategorisi olarak görüyor. Dolayısıyla “ilgili” kurumlar ile sivil toplum arasında müzakere edilen bir konu olarak kalmakta. Konu daha çok vicdani retçilerin mağduriyetlerine kilitlenmekte ve devlet için hakkı tanımaktan ziyade kişisel mağduriyetleri önleyici birkaç göstermelik tedbirle geçiştirilebilecek bir AİHM kararına indirgenmekte. Her ne kadar geçen 25 yılda, özellikle 2011 tarihli Bayatyan v. Ermenistan kararıyla birlikte vicdani ret konusunda AİHM içtihatları değişmiş ve vicdani ret bir hak kategorisi olarak tanınmış olsa da Türkiye Cumhuriyeti Devleti için halen Avrupa Konseyi ile kendisi arasında çözümü ertelenebilir bir pürüz olarak değerlendirilmekte. 

Türkiye’de vicdani retçiler hukuki süreçlerin yanı sıra sivil ölüm denilen hak mağduriyetleri ile de mücadele etmek zorunda bırakılıyor. Sivil ölüm nedir, siz nasıl yaşadınız? 

Sivil Ölüm AİHM’in Osman Murat Ülke v. Türkiye kararında ortaya attığı bir tanımlama. Mahkeme bu durumu sözleşmenin işkence ve kötü muameleyi yasaklayan 3. maddesinin bir ihlali olarak tespit etti. 2006 yılında henüz AİHM içtihatında vicdani ret bir hak kategorisi olarak tanımlanmıyordu. Bunun tanınmaması ve yargılamaya tabi tutulmasına karşı dayanak olarak kullanılan, sözleşmenin düşünce ve vicdan hürriyetini koruyan 9. maddesinden mahkumiyet kararı çıkarmamak için bulunmuş yaratıcı bir çözümdü. Böylece mahkeme vicdani ret hakkını bir kategori olarak koruma altına almaktansa, hakkın kullanılmasıyla ortaya çıkan mağduriyetlere yoğunlaşıyordu. Vicdani retçilerin maruz kaldıkları sürekli ve birbirini tekrarlayan yargılamalar ve cezaların günlük yaşamı imkansız hale getirmesini “sivil ölüm” olarak tanımlamış oldular. Kavram Türkiye Cumhuriyeti yasalarınca olumlu ya da olumsuz hiçbir surette tanımlanmadığı ya da yasaklanmadığı için vicdani retçiler tutuklanmalarından itibaren “asker” kişiler olarak tanımlanarak askeri mahkemelerde emre itaatsizlik, firar ya da izin tecavüzü gibi suçlamalarla yargılanmakta, tahliyeleri sonrasında askeri birliğe gönderilerek tutumlarını sürdürmeleri halinde yeniden yargılanmaktadır. Bu fasit daire pratikte ömür boyu hapis anlamına gelmekte. Yargılamaların bir noktasında tahliye sonrası serbest bırakılan vicdani retçiler ise “firari” statüsüyle aranmakta. Bu statü sigortalı bir işte çalışamamanız, sağlık hizmetlerine ulaşamamanız, eğitim alamamanız, seçme-seçilme hakkını kullanamamanız, pasaport alamamanız, seyahat edememeniz, hatta kendi adınıza kira kontratı bile yapamamanız anlamına geliyor. Yani bir yurttaş olarak günlük ihtiyaçlarınızı karşılamak açısından “yok” hükmünde olmanızın yanı sıra bir “kanun kaçağı” olmanız dolayısıyla da sürekli tutuklanma riski ile yaşamak zorunda kalırsınız. Aslında bu durum tüm asker kaçakları ve firariler için geçerlidir. 

2013 yılı sonuna dek ben de kimliksiz ve “sivil ölüm” denilen durumda yaşadım resmi olarak. Az önce bahsettiğim tüm sorunları yaşadım. Ancak asıl yorucu olan her konuda sürekli başkalarının desteğine ihtiyaç duymaktı. Örneğin telefon hattı alacaksınız; başkasının adına alırsınız. Ev tutacaksınız; başkasının adına tutarsınız. Hastalanırsınız; tanıdık doktor bulup başkasının adına hastaneye gidersiniz. Bu durum ilk anda insana çok zor gibi gelmeyebilir fakat kendi kendine yetemiyor olmak bir süre sonra insana çok yük bindirebiliyor. Elbette sürekli tutuklanma riski sebebi ile uzun vadeli planlar yapamamak, yaptığınız hiçbir işin ya da aldığınız hiçbir eğitimin resmiyette ve dolayısıyla özgeçmişinizde görünmemesi 30 yaşın üstündeki biri için oldukça zorlayıcı olabiliyor.

söyleşi: vicdani retçi merve arkun

merve arkun 

Bant dergisinin Şubat 2015 sayısı için Neyir Özdemir'le birlikte vicdani retçi Merve Arkun ile konuşmuştuk. Söyleşinin tamamı şurada

Toplumun büyük bir kesiminde zaten askerlik yapmak zorunda olmayan kadınların neden vicdani retlerini açıkladıklarını kavrayamama durumu var. Bu bakış açısına cevabınız nedir? 

Askerliğin yalnızca erkekler için zorunlu olduğu bu topraklarda, kadınların vicdani ret hareketi içerisindeki var oluşlarına dair bir anlaşılamama durumu söz konusu. Bu durum her ne kadar geçtiğimiz yıllara oranla azalsa da halen mevcut. Vicdani retçi kadınların hemen hepsi kendi retlerini yalnızca zorunlu askerlik hizmetine değil, bütünlüklü bir militarist kültüre karşı gerçekleştiriyor. Bu bütünlüklü bakış açısının kendisi de aslında var olan bu anlaşılamama durumuna bir yanıt oluyor. Yaşadığımız topraklarda devlet kadınların eline zorla silah verip bizleri kendi ordularının bir parçası olmaya zorlamıyor gibi görünse de, kadınlar aslında yaşamları boyunca var olan militer kültürün baskısına maruz kalıyor. Devletin, vatanı, kutsal olan "ana"ya benzettiği, vatan namusunu tıpkı "kadın namusu" gibi korunması gereken bir "kutsal" olarak ilan ettiği coğrafyalarda kadının var oluşu vatanın var oluşuyla ödeşleştiriliyor ve bu doğrultuda kadın kendi kimliğini ve benliğini unutmaya zorlanıyor. "Korunması gereken kutsal namus-vatan" için yaratılan her savaşta kadın, bu savaşların devamlılığı doğrultusunda araçsallaştırılıyor. Savaşlarda ölmek zorunda bırakılacak evlatlar doğurmaya, bu evlatların yolunu gözü yaşlı beklemeye, kaybettiklerinin ardından "Vatan sağ olsun" demeye zorlanıyor. İşte vicdani retçi kadınlar da, tam da bu noktada, yaratılan bu toplumsal rolleri reddederek, devletlerin savaşlarında araçsallaştırılmayı reddediyor. Tabii ki militarizm yaşamın her alanına yayılmış ve özellikle de kadını baskılayan taciz-tecavüz-şiddet kültürünü büyütür, patriyarkal egemenliğin devamlılığında kadını kimliksizleştirir ve kişiliksizleştirirken, kadınların her yeni vicdani reddi de, bahsettiğim tüm bu ilişki biçimlerine, ataerkil baskı mekanizmalarının bütününe karşı verilen kadın özgürlük mücadelesinin de büyük bir parçası oluyor. 

Sizin gözünüzde vicdani ret hareketini diğer toplumsal hareketlerle –örneğin antikapitalist hareket, feminist hareket ya da Kürt özgürlük hareketi ile- ortaklaştıran noktalar nelerdir? 

Ben 2011 yılı 15 Mayıs Dünya Vicdani Retçiler Günü’nde kendi reddimi deklare ettiğimde, tabi ki birçok farklı toplumsal hareketle de ilişki olarak açıklamıştım vicdani reddimi. Az önce de bahsettiğim gibi, vicdani reddin yaratılan toplumsal rollerin reddedilişinin de bir parçası olduğunu düşündüğümüzde, bu hareketin zaten kadın özgürlük mücadelesi ile olan yakınlığı aşikâr. Özellikle yaşadığımız topraklarda, devletin 30 yılı aşkın süredir Kürt halkına karşı yürüttüğü savaşa karşı da vicdani ret hareketi, bu savaşı durdurabilmek için en etkili yollardan biri oldu yıllarca. Yaşanan her operasyonda, her çatışmada, her katliamda vicdani retçiler devletin uzattığı silahı tutmayı reddedip, bir halka yönelik uygulanan katliam planlarının ortağı olmayı reddetti. Kendi kimliklerinin, kültürlerinin, varoluşlarının mücadelesini veren Kürt halkının örgütlediği “Kürt Vicdani Ret Hareketi” de, vicdani ret mücadelesinin özellikle Kürt özgürlük hareketi ile olan bağını görmek açısından faydalı olacaktır. Ben, antimilitarist ve anarşist bir kadın olarak vicdani reddimi açıkladığım günden bu yana, vicdani ret hareketi benim için farklı birçok özgürlük hareketinin bir parçası oldu, hala da öyle. Bizler yaşamlarımızın her alanında devletlerin, şirketlerin saldırılarına karşı var olabilmek için mücadele ediyoruz ve bu mücadele maruz kaldığımız saldırılar gibi bütünlüklü olmak zorunda. Benim için vicdani ret hareketi de, bu bütünlüklü özgürlük mücadelesinin en elzem parçalarından biri.