
Efterklang – Modern Drift video
Efterklang – Full Moon
niye? music

Polisin baskılarına, hükümetin “ya 4-C ya hiç” restine ve dondurucu Ankara ayazına rağmen Tekel işçilerinin evlerine dönmeye hiç niyeti yok. Günlerdir Ankara’nın barlar sokağı Sakarya’daki Türk-İş binasının önünde kah halay çekip eğlenen kah buz gibi kaldırıma oturup sigara sararak derin of çeken, bazen aralarında hararetli sohbetlere girişip karşısındakine söz yetiştirmeye çalışan işçiler, büyük direnişe hazırlanıyor. Türkiye’deki tüm Tekel işçilerinin büyük bir gösteri için bir araya geleceği Ankara’da şu an bine yakın direnişçi bulunuyor. İlk güne göre sayı bir hayli azaldı. Çünkü kimi işçiler polis müdahelesi sırasında Abdi İpekçi Parkı’ndaki havuza düştüğü için üşüttü, kiminin bronşiti azdı, kimi de fabrikanın haklı fesihle işten çıkarmasından korktuğu için izin süresi bitince işinin başına döndü. Ancak bu, Tekel işçilerinin yelkenleri suya indirdiği manasına gelmiyor. Zaten Tek-Gıda İş Sendikası’nın kararı doğrultusunda direnişin 23. gününde yapılan seçimde geçerli 8 bin 180 oydan 8 bin 150’si direnişin sürmesi yönünde kullanılmıştı. Direnişin bitirilmesi yönünde oy veren 30 kişi ise 4-C sistemine bile razı olacak kadar çaresiz kalanlar.
1996’da Güneydoğu’da uzman çavuş olarak bulunan ve bir çatışma sırasında sağ kolunu kaybeden Tekel işçisi Şuayip Geçir, “kader bizi sola kaydırdı” diyor gülümseyerek. “Mecburen sol kolumu havaya kaldırıyorum. Sağ yok ki! Şaka bir yana, sağ kolum olsaydı da solu havaya kaldırırdım. Hepimiz burada solcu olduk zaten” diyen Geçir, gazi olduğu için emekli hakkı kazandığını, ancak emekliye ayrılmak yerine Tekel’de işçi olarak çalışmaya başladığını söylüyor. 4-C’ye geçmezse, ay sonundan itibaren her türlü hakkını yitirecek olan Geçir, direniş başladığından beri, İstanbul’a evine dönememiş. “Biz dedik, ölmek var ama dönmek yok. Kızıma söz verdim ben. Herkes gider, ama ben burada kalırım. Herkes gider dediğime bakma, kimse gitmez. Tayyip’in bunca lafından sonra, hiçbirimiz dönmeyiz. Hükümetin tavrı bize daha da güç katıyor. Anlıyoruz ki, hükümet işçiden nefret ediyor. Bilsinler ki, biz de onlardan nefret ediyoruz.”
Türk-İş’e bağlı Tes-İş’in Emek mahallesindeki misafirhanesinin alt katında 150 işçinin gecelediğini söyleyen bir işçi ise sendikanın ilgisizliğinden yakınıyor: “Biz direnişe devam edersek belli ki Türk-İş çok üzülecek. Adamların düzenini altüst ettik. Misafirhane 800 yataklıymış. Ama oraya işçileri değil, turistleri alıyorlar. Biz de binanın bodrum katında, konferans salonunda sabahlıyoruz. Jiplerle dolaşan sendikacılar, elbette “bu işçiler de nereden çıktı” diyordur. Kusura bakmasınlar, onların da düzenini bozacağız.”
İrfan Aktan – Eda Özdek @ Express

- Belediye-İş uzun süredir eylemde. Genel sıkıntı ne?
Erhan: 120 gündür Belediye-İş’in İstanbul ayağında eylemler oluyor. Biri, Esenyurt Belediyesi’nde işten atılan 16 arkadaşımızla birlikte yürüttüğümüz eylem. Diğeri, itfaiye işçilerinin eylemi. İki eylemin de temel noktası, işverenlerin sendikal örgütlülüğümüze yönelik saldırıları. Sendikalı işçi çalıştırmak istemiyorlar. Esenyurt’ta bu nedenle işten atılan arkadaşlarımız için her çarşamba eylem yapıyoruz. Kamuoyuna sesimizi duyurmak için bugün Boğaz Köprüsü’nde yaptık eylemi, itfaiye işçisi arkadaşlar da katıldı. Bugüne kadar, Büyükşehir Belediyesi’nin iştiraki BİMTAŞ şirketi bu işi yürütüyordu. Bu sene, Fettullah Gülen’e yakınlığıyla bilinen, Kanal 7 bağlantılı bir şirket aldı ihaleyi. Bize göre şu anlama geliyor: Yıllardır İstanbul itfaiyesine hizmet veren 950 çalışan tasviye edilmek isteniyor. Kısacası, İstanbul itfaiyesini özelleştirmek istiyorlar.
Nihat: Ben itfaiyede çalşıyorum, aynı zamanda Belediye-İş 5 no’lu şube temsilcisiyim. Örgütlenme sürecimiz 1988’e kadar uzanıyor. BİMTAŞ’ta sözleşmeli çalışan arkadaşlarımızı da örgütledik. Belediye bir takım oyunlar oynadı ve BİMTAŞ’a ihale kaybettirdi. Kanal 7 ve Deniz Feneri’nin ortaklarının da içinde olduğunu duyduğumuz Lapis-Makro ortaklığı aldı ihaleyi. Cemaat bağlantısı var işin içinde. Bu yolla hem sendikalaşmanın önünü kesmeyi hem de işçileri ve belediyeyi taşerona devretmeyi amaçlıyorlar. Taşeronlaştırmaya karşı iş bırakma eylemi yaptık. Meydanlarda, alanlarda bildiri ve imza kampanyası başlattık. Büyükşehir’in önünde bir eylemimiz oldu; çok sert polis müdahalesiyle karşılaştık, gaz ve tazyikli su yedik.
- 7 Aralık’tan bu yana direniştesiniz. Son durum ne?
Bahri: Ne Büyükşehir Belediyesi’nde ne de BİMTAŞ’ta bir muhatap bulabiliyoruz. 31 Aralık’ta sözleşmemiz bitti, ama tebliğ gelmediği için işimize gitmeye devam ediyoruz. İşe gittiğimizde, “çıkın gidin, iş elbiselerinizi giymeyin, polis zoruyla sizi attırırız” gibi tehditler alıyoruz ekip amirlerinden.
- Talebiniz ihalenin geri alınıp BİMTAŞ’a verilmesi mi?
Bahri: Hayır, BİMTAŞ bunu bilerek yaptı. BİMTAŞ ihaleyi alsaydı, bu yıl üçüncü ayda toplu iş sözleşmesine gidecektik.
İsmail: Bir belediye kuruluşu olan BİMTAŞ, ihaleyi almamak için, ihaleyi alan Lapis-Makro ortaklığından 12 trilyon fazla teklif veriyor.
Hüseyin: İtfaiyeciyiz biz. Ekmeğimizin peşindeyiz, onların kölesi olacağıma giderim başka işte çalışırım. Biz iş güvencesi istiyoruz. Ben ölüme imza atıyorum. Ama keriz değilim ölüme imza atarken, arkamda kalanları düşünmem lazım. Bir kızım, karım, annem, babam var. BİMTAŞ’tayken en azından kefen paramız vardı. İtfaiyecisin, her an ölebilirsin. Herkesin kaçtığı yere sen koşarak gidiyorsun. Ölünce, ailene ne kalır? Hiçbir şey. Büyükşehir Belediyesi’nin iştirak şirketine bağlıydık, şimdi tamamen bağımsız bir şirkete veriliyoruz. Hiçbir hakkımız hukukumuz kalmayacak. “Garson, vestiyer, yönlendirme görevlisi, komi olarak çalışmak üzere, elektrikli, motorlu aletlere dokunmayacak”diye hazırladıkları sözleşmeye imza attırıyorlar. “Elektrikli motor ve aletlere dokunamazsın” diyor. E bizim her şeyimiz elektrikle! Sakatlanınca ne olacak? Al sana imza.
Söyleşiler: Emre Kaya @ Express

İrfan Aktan’ın Barış ve Demokrasi Partisi Mardin milletvekili Emine Ayna ile söyleşisinden:
- 1990’larda Adana’da şimdiki gibi etnik gerginlik var mıydı?
- Şimdikiyle kıyaslanamayacak kadar azdı. Sanıyoruz ki, Kürt-Türk gerginliği yapısal bir mesele. Oysa Kürt-Türk çatışmasına bu ülkeyi sürükleyen temel etmen, devletin politikaları. Devlet meseleyi etnik çatışmaya sürükleyerek Kürtlerin taleplerini bertaraf etmeye çalışıyor. Geçmişte Kürt sorunundan söz edildiğinde akla TSK-PKK çatışması gelirdi. Şimdiyse Kürt sorunu akla hemen etnik çatışmayı getiriyor. Sanki Kürtler haklarını savunduklarında, zorunlu olarak etnik gerginlik ortaya çıkıyor. Bu büyük bir yanılgı. Halkların birbiriyle sorunu yok. Devletin Kürtlerle sorunu var. 1990’larda devlet söyleminde “Kürt” diye bir sözcük yoktu. Kürt olmayınca, düşman olarak PKK gösteriliyordu. Şimdi ise devlet “birey olarak Kürdü tanıyorum, ama halk olarak asla” diyor. Halkları bireyler oluşturmuyor mu? Devlet bu denklemi reddediyor. Kürtlerin bir halk olduğunu ifade edenleri PKK’yle özdeşleştirip düşman belliyor.
- Devletiyle, medyasıyla, toplumuyla Kürtlere veya son dönemde olduğu gibi Romanlara yönelik saldırganlıklar, uzun vadede ayrışma tehlikesini doğurabilir mi?
- Bu, biraz da bizim barış ve beraberlik konusunda göstereceğimiz emek ve çabaya bağlı. Devletin ayrıştırmacı politikalarına karşı, halkların bir aradalığını sağlamak için, halka gerçekleri anlatmak zorundayız. Nitekim, bizim esas niyetimiz artık Batı illerine yönelip Türk halkına gerçeği anlatmak. Devletin “açılım” dediği süreçten ne kast ettiğini bilemedik. Ortaya somut hiçbir şey konmadı. Ama somut bir söz vardı: “Analar ağlamasın.” Bunu bizzat Erdoğan söyledi. Peki ama, analar nasıl ağlamaz? Çocuğu ölmezse ağlamaz. Tamam, yasaları değiştirmeyebilir, DTP’yi kapatabilir, Kürtlere “size siyaset hakkı tanımıyorum” diyebilirsiniz. Ama savaşı bitirebilirsiniz, anaları ağlatmayabilirsiniz. Bunun için Kürtlere yönelik temel politikalarınızı değiştirmek zorunda da değilsiniz. Çok basit: Analar ağlamasın, çocuklar ölmesin. Çocukların ölmemesi için silahların susması lazım. Bana göre “analar ağlamasın” demek “operasyon yapmayacağım” demekle eşanlamlıdır. Peki, devlet operasyonları sonlardı mı? Açılım sürecinde ne oldu, biliyor musunuz? Öldürülen bir gerillanın cenazesini askerler sürüklerken, bir asker de tekme atıyordu. Bu görüntüler Roj TV’de yayınlanınca telefon ettim. “Görüntü ne zaman elinize ulaştı” diye sordum. Altı ay önce ulaşmış ama açılım tartışılırken Kürtlerde infial uyandırmasın diye yayınlamamışlar. Emek ve çabadan kastım bu: Biz bu tür olayları topluma ne kadar duyurabildik. [..] Olup bitenlerden habersiz bir toplumdan söz ediyoruz. Otuz yıldır söyleniyor, “Kürtler cumhurbaşkanı bile oluyor.” Yahu, kalk gel de o otuz yıllık kirli savaşta Kürtler ne hale getirildi, bir gör! Bırak PKK sürecini, daha PKK yokken neler yaşıyordu Kürtler? Türklerin bunlardan gerçekten haberi yok.
- O “Türkler” sokakta kağıt toplayan gençlerin, mendil satan çocukların, çöp karıştıran yoksulların Kürt olduğunu bilmiyor mu?
- Biliyorlar ama, “burada ne işleri var, köylerine dönsünler” diyorlar. Zannediliyor ki Kürtler, onların ekmeğine ortak olmak için göç etti. Kimse yakılıp yıkılan köylerden, yaşanan zulümden haberdar değil ki. Üstelik insanlara bölgede yaşananları anlattığımızda, kendilerini kandırmaya çalıştığımızı sanıyorlar. Sanki senin beynin yıkanmış, sen de onun beynini yıkıyormuşsun… Böyle anlıyorlar.
- Devlet artık Kürt kimliğini inkar etmediğine göre, Kürt hareketinin bundan böyle Kürt kimliğini kabul ettirme çabası yerine başka bir siyasi kanal üzerinden yol alması gerekmez mi?
- İyi de biz sadece Kürt halkının varlığını kabul ettirmek için siyaset yapmıyoruz. Sadece Kürtlerin hakları için de mücadele vermiyoruz. Meclis çalışmalarımıza bakın, tüm emekçi kesimler, tüm etnik gruplar için hak talebinde bulunduğumuzu görürsünüz. Ahmet Türk’ün eşbaşkan olmadığı dönemde grup konuşmalarını ben yapıyordum. O zaman özellikle vurgulamıştım, Anayasa’nın Türk, Sünni, Hanefi ve erkek olduğunu söylemiştim. Anayasa’nın tekçiliğine işaret ederken, bu anayasanın çoğulcu olmasının tek yolunun Kürt kimliğinin kabul edilip Anayasa’ya dahil edilmesi olmadığını vurgulamış oluyoruz. Türkiye’de sadece Kürtler ve Türkler yaşamıyor, bunun bilincindeyiz. Anayasa’nın temsil etmediği, yok saydığı, inkar ettiği kim veya ne varsa, o hakları savunuyoruz. Bizim söylemimizde Kürt haklarının çok öne çıkmasının nedeni, hak gaspına uğrayan diğer kesimleri devletin doğrudan doğruya öldürmeyi gerekli görmemesindendir. Kürt meselesi, diğer meselelerden farklı olarak, can alan bir meseledir. Aleviler sokağa çıkıp haklarını istediklerinde öldürülmüyor, ama Kürtler sokağa çıktığında Erdoğan “kadın da olsa, çocuk da olsa” deyip ateş emri veriyor. Ayrıca, Kürtlerin hak talebinin görünür olmasının temel sebeplerinden biri de örgütlü olmaları. Kürtler örgütlü bir halk olmasa, kimse yaşadıkları sorunları dile bile getirmezdi. DEHAP’ın kapanmasından sonra DTP hemen kurulup örgütlenmediği için AKP bölgede örgütlerini kurdu ve Kürt söylemini kullandı. Biz de 2007 seçimlerinden önce, AKP’yi çok eleştirmemeye dikkat ettik. “AKP çözecekse, biz engel olmayalım” diyorduk. Fakat Meclis’e girdiğimizin ikinci günü Erdoğan kürsüden bizi hedef gösterdi ve “ya PKK’ye terörist dersiniz veya sizi dikkate almam” dedi. Devlet diyor ki, “bakın milletvekili sayınızı 22’de tuttum. Demokles’in kılıcı gibi, istediğim zaman keserim.” Anayasa Mahkemesi de bunu yaptı zaten.
OKUMA PARÇALARI
Cengiz Çandar – Güneydoğu’da zulüm ve hayal kırıklığı
Başbakan Tayyip Erdoğan’ın yeri geldiğinde, “Benim partimde 75 Kürt milletvekili var” demesi, Ak Parti’nin bölgede en yüksek oyu almış olması kendi başına bir şey ifade etmiyor. Sözü edilen ‘75 Kürt milletvekili’nin ağzını açıp bir gün Kürt sorunu hakkında konuştuğunu işittiniz mi? Bölgede dayanılmaz boyutlardaki ‘baskı ortamı’nı Ankara’da kamuoyu önünde dile getirdiklerini duydunuz mu? Birkaç gün önce Diyarbakır Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemesi, Berivan adındaki 15 yaşında bir kız çocuğunu Batman’da 9 Ekim’de (2009) çıkan olaylarda ‘polise taş’ ve ayrıca ‘örgüt sloganları attığı’ gerekçesiyle, tek celsede; evet tek celsede 13.5 yıl hapse mahkum etti. Yaşı küçük olduğu için insafa gelip, cezasını 7 yıl dokuz aya indirmiş! Olayda Berivan’ın yüzü poşuyla sarılıymış ama polis, o ‘poşulu kız’ın Berivan olduğuna hükmetmiş. O ‘poşulu kız’ gerçekten Berivan olabilir ama söz konusu olaydan çok daha sağlam somut ve maddi deliller hükümeti devirmek için örgütlenen generaller için geçerliyken ve onlar ‘devlete karşı işlenmiş suçlar’ ilişkin isnada rağmen, tutuksuz yargılanırken, Berivan’ın polise taş ve örgüt sloganı atmaktan 13.5 yıl hapis yemesine isyan eden vicdana sahip ve bunu dile getiren Ak Partili bir Güneydoğulu milletvekili gördünüz mü? Güneydoğu’da 1000’i aşkın çocuğun hapiste olduğundan haberiniz var mı? Adalet duygusunun bu kadar zedelendiği bir ortamda ‘Demokratik Açılım’ın ya da ‘Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi’nin esamesi okunur mu? Güneydoğu’da adalet yok, zulüm var!
Faruk Arhan – Kaç tane vicdan vardır? 1, 2, 3…!?
Tanklar Hakkari’de yürüyünce normal, Erzincan’da anormal olarak değerlendiriliyorsa, milletvekiline taş attığı fotoğraflarla belgelenen İzmirli kadın dışarıdayken, polise taş attığı iddia edilen 15 yaşındaki Batmanlı esmer B.'ye 8 yıl hapis cezası veriliyorsa, ortada ciddi bir vicdan parçalanması var demektir.
Baskın Oran – Bye bye, askeri vesayet
TSK içindeki kimi generaller son yıllarda öyle akıl ve vicdan dışı serüvenlere giriştiler ki, TSK’yı hiçbir düşman ordunun edemeyeceği kadar perişan ettiler. Şimdi Genelkurmay çaresizlik içinde. Bu “plan”lardan haberim var dese bir türlü, çünkü seçilmiş hükümete karşı darbe girişimi en büyük hıyanet-i vatan. Haberim yok dese bir türlü, çünkü “emir-komuta zinciri”ne tapınan asker için bu en büyük zül.
Bakınız, Sakallı Celal’in “... ancak tahsille mümkündür” misali, bazılarımız bunu anlamakta hâlâ zorlanıyor ama, parmağımı ağzıma batırarak şuracığa yazıyorum: TSK, Türkiye üzerinde 27 Mayıs’tan beri sürdürdüğü vesayetini yitirmiş bulunuyor. Kendisi için daha da önemlisi, itibarını. İtibar gibi şeyler (tabii ki gündelik hayat içinden daha canlı bir örnek de mümkün) bir kere kaybedilir. Geçmiş olsun.
Oral Çalışlar – Çocuk hapiste, aile yurt dışına kaçtı
“Merhaba, biz sizin yazılarınızı hergün takip etmeye çalışıyoruz ve diğer yazarlara nazaran daha duyarlı olduğunuzu bildiğimiz için bu mektubu yolluyoruz. Küçük yaşta yalan ifadelerle gözaltına alınıp şu anda cezaevinde bulunan oğlum Welat Bulut ile ilgili durumu sizinle paylaşmak istiyorum: Batman’da köyümüz devlet tarafından yakıldı. Oradan devletin zulmünden kaçmak zorunda kaldık. İstanbul’a yerleştik. O zamandan beri sık sık cezaevine girdik ve işkencelere maruz kaldık. Bu durum hep devam etti. En sonunda 1 sene önce 15 yaşındaki oğlum Welat Bulut gözaltına alındı. Üstüne atılan suçlamalar ise şöyle: Örgüt üyeliği, propaganda, eyleme katılma, slogan atma. Bu gibi suçlamalarla yargılanıyor ve bu yetmediği gibi hastahane doğum raporu olmasına rağmen İstanbul Numune Hastahanesi’nde polis ve doktorların işbirliğiyle yaşını 21’e çıkarttılar. Şu anda Maltepe çocuk cezaevinde kalıyor. Cezaevinde gördüğü kötü muamele ve işkenceyi kamuoyuna duyurduğum için polisin sürekli tehditlerine maruz kaldım. Evimizde sürekli rahatsız edildik, bu baskılar sonucunda ailece yurtdışına çıkmak zorunda kaldık. Şu anda oğlum cezaevinde tek başına. 16.02.2010 tarihinde mahkemesi var, Terörle Mücadele Yasasından yargılanıyor. Sizden ve tüm duyarlı yazarlardan bu hukuksuzluğa karşı durup, konuyu gündeme taşımanızı rica ediyoruz.”
Prof. Dr. Osman Doğru – Öldürme hakkı, ölmeme suçu
Hayatta kalmak için tek alternatif teslim olmak ise, ölmeyip teslim olmak suç sayılabilir mi? Van Askeri Mahkemesi, şartlar ne kadar olumsuz olursa olsun teslim olmamaları gerekirdi diyerek, bu soruyu yasaklamış ve teslim olmayı olayın şartları içinde yaşamak için bir alternatif olarak düşünmemiş. Böylece “bireyin yaşama hakkı devlete yaşamı koruma yükümlüğü yükler” kuralı tersine döndürüldü, “devletin yaşama hakkı, bireye ölme yükümlülüğü yükler” haline getirildi.
E. Fuat Keyman – Sol nerede öldü?
Sol, CHP içinde, CHP'nin izlediği ilkesiz, her dönem değişen, vitrine dönük ve tepkici milliyetçi siyasetler sonucunda yok edildi.
Mustafa Sütlaş – Tekel işçileri bu ülkenin turnusol kağıdıdır
NTV Haber Müdürü Mete Çubukçu’nun Naomi Klein söyleşisi
Sezgin Tanrıkulu – 90 kuşağı çocuklar ve yargıçlar
Yıldırım Türker – İşçinin soluğu
My Heart
Bu aslında St. Vincent konseriydi ama konser henüz vuku bulurken odak değiştirdi. Baştan anlatayım. Hafta sonuna doğru Seattle’a gittim, geçen sonbahardan beri içinde bulunduğum kimseyi tanımadığım şehirlerde iki gün geçirme serisinin son ayağıydı. Bir süre uçağa binmeyi, hatta uçak denen taşıma aracının varlığını kabul etmeyi düşünmüyorum. Seattle’da kaldığım otel meğer şehrin en alternatif mahallelerinden birindeymiş, bavulumu odaya bırakır bırakmaz kendimi dışarı attım ve sokakta volta atan Norveç metaline gönül vermiş bembeyaz suratlı oğlanlar ya da punk’ın ölmediğini kanıtlamaya ant içmiş dövme delisi kızlar dikkatimi celbetti. Hatta uçağa binerken hiç niyetim olmamasına rağmen yaşanır ki lan burda diye bile düşündüm. Otelin çevresindeki caddeleri dolanırken kapısının önünde onlarca moda dergisinden fırlamış gencin piyasa yaptığı bir kulüp gördüm, meraklanıp yanaştım. Camekanda mekandaki aktivitelerle ilgili bir poster vardı, ertesi gün de St. Vincent çıkıyormuş, bilet aldım. Hatta bir gün daha kalsam The Album Leaf dinleme şansım vardı ama mukadderat.
Ertesi gün tam on üç kişiyle [harbi] yüzyüze mülakat yaptıktan sonra takım elbisemi otel odamın küvetinde yaktım – yakmasam da yaktığımı hayal ettim. Vücudumda tek gram enerji olmamasına rağmen hayatı dibine kadar yaşama gazıyla yukarıda bahsettiğim Neumos isimle yere gittim. İçeri girince fark ettim ki yok ya yaşanmaz burada. Artık kimseyi tanımadığım şehirlerde sıfırdan başlamaya takatim kalmamış, gece boyunca tek başıma dikilirken yaşadığım tecrübe eğer Seattle’a gidersem yaşayacaklarımın ufak bir simülasyonuydu adeta. Benden geçmiş o yeni başlangıçlar filan. Konsere geleyim. Önce The Fences diye lokal bir grup çıktı, kötü değillerdi ama özgün de değillerdi, bir bok olmaz onlardan.
Arkasından Wildbirds and Peacedrums isimli İsveçli ikili geldi sahneye. Daha önce son albümleri ‘The Snake’ten bahsetmiştim. Konsere gitmemin de en büyük gazı onlardı, adamlar İsveç’ten gelmiş, ben götümü kaldırıp iki blok yürüyemeyecek kadar aciz olamam dediydim. Wildbirds and Peacedrums’ın albümleri sabır istiyor zira sadece perküsyon ve vokallerden inşa ediliyor şarkıları. Canlı performanslarının ise apayrı bir boyutta olduğunu okumuştum, o ilkellik sahnede tam tersi bir etki yaratıyor zira. Andreas önündeki türlü ritim enstrümanlarını dövüyor konser boyunca, eşi Mariam ise adını bilmediğim – hani ayaklı, büyük, metal ve çukur şeklinde, ufak zopalarla dövülerek çalınıyor – bir enstrümanla haşır neşir olup şarkı söylüyor. Şarkı söylüyor derken bildiğin şarkı söylemek değil, apayrı bir şey Mariam’ın yaptığı. Şaman ayinlerinden caz doğaçlamalarına seyahat eden, mükemmeliyetinden emin olduğu için bazen çatlamasına izin verdiği, mikrofonu boşverdiğinde bile mekanın kirişlerini çınlatan bir ses. Daha önce titreyip kendime geldiğim konserlerden biri olan Crystal Castles konserinde de benzer bir şey olmuştu, sahnedeki vokalist kendinden öylesine emindi ki hepimizin tek tek gözbebeklerine bakıyordu, bizimle yüzleşmeye ve ruhumuzu ele geçirmeye yeminliydi. Wildbirds and Peacedrums’ın performansını daha da üst seviyeye çıkaran unsur ikilinin arasındaki kimya, birbirlerinin çıkardığı seslerin üzerine atlayıp birbirleriyle güreşiyorlar sanki. Acaba bunların sevişmesi nasıldır diye düşündüm konser esnasında. Konsere gelen çoğu insanın ikiliyi ilk defa duymasından kaynaklanan bir sürpriz faktörü de vardı ortada, kesinlikle böyle bir şey beklenmiyordu, insanlar küçük dillerini yuttu. Andreas’ın içine ahtapot kaçmıştı. Kesinlikle tekrar görmem lazım.
St. Vincent mı? Yapmacık tavırlarına iki şarkı tahammül edebildim.
Places

Bir de Ethan Rose var, Laura ne kadar kelimelere hapsolmuşsa o da aynı ölçüde selamı sabahı kesmiş sözcüklerle. Karşılıklı saygı ve merakla başlayan işbirlikleri ‘Bridge Carols’ isimli albümle ermiş vuslata. Ethan’ın yarattığı ses manzaraları Laura’nın uzun zaman önce bir yerlere not ettiği ama kendilerine herhangi bir şarkıda sığınak bulamamış tümce parçacıklarına ev sahipliği yapmaya razı olmuş. Bodrumlarda, kırlarda, ormanlarda kayıtlar yapmışlar, kendilerini anın yaratıcılığına bırakmışlar. Ethan, Laura’nın vokallerini ameliyat edip ses kolajları oluşturmuş, bizim yanımıza kar kalmış.
Laura Gibson – Shadows On Parade
Laura Gibson & Ethan Rose – Younger
niye? music

Portishead’i ilk dinlediğim zamanı çok net hatırlıyorum, sene ’97, liseye yeni başlamışım, kendimi daha önemli hissediyorum bir sene öncesine nazaran. Artık kimin abisi ya da ablası iyi müzik dinliyorsa servisten birinin eline Portishead kaseti geçmiş, ikinci albüm. Servisimizde Rolling Stones, Led Zeppelin, Nirvana ve Rage Against The Machine revaçta o aralar, gitar gürültülerini bıçak gibi kesiyor Portishead. Beth, ‘All Mine’ diye bağırırken ne yapacağımızı şaşırıyor, titriyoruz. Trip-hop diye bir şey varmış, bir de bu janrın kurallarını koyan Massive Attack diye bir grup. Biraz araştırmaya öğrenmeye başlıyoruz. O zaman internet yok tabi, araştırmak öğrenmekten kastım bir müzikmarkete gitmek, birimiz tezgahtarı lafa tutarken kaset aşırıp paltonun iç cebine koymak. O aşırılan kasetlerden biri de ‘Mezzanine’, dinledikçe kafamız açılıyor. Kafamız açılmasın diye o yaşın verdiği merakla mütevazı narkotik deneylere girişiyoruz, Massive Attack de bizimle beraber sönmeden döndürüyor. “Abi galiba duvar kağıdı nefes alıyor.” “Harbi olm, hassiktir.” Yeni bir grup sevmek daha değerliydi o yokluk içerisinde, şimdi kırk yılda bir heyecanlanıyoruz. Büyüdük, merakımız azaldı, coğrafya sınavından kaç aldığımızdan daha mühim dertler edindik. Massive Attack hala güzel müzik yapıyor. Ve ben inanıyorum ki o duvar kağıdı hala nefes alıyor. Bakmasını bilene.
Massive Attack – Babel [ft. Martina Topley-Bird]
niye? music

Daytrotter, Beach House’u stüdyoya kapatmış, arkalarından da bunları yazmış.
Beach House – Take Care [daytrotter seansı]
Beach House – Walk In The Park [daytrotter seansı]
niye? music
Ocak ayı blog açısından biraz kurak geçti, ama hayat önümüzdeki ay normale dönünce ve ben ipod’da biriken stokları erittikçe biraz daha hareketlenir.
Sharon Van Etten – Love More
Hayallerimin prensesi Sharon, Philadelphia’da yeni bir şarkı kaydediyor.
The xx – VCR
Geçen senenin en iyilerinden The xx, ‘VCR’a bakması epey keyifli siyah-beyaz bir video çekmiş.
Parenthetical Girls – Evelyn McHale
Geçen gün paylaştığım intihar hikayesi ve şarkısının videosu bu da. Yavaş akan, pastoral temalı bir video; bazı kareleri fotoğraf gibi.
Efterklang – Modern Drift
Danimarkalı klasik/post-rock grubunun yeni albümü ‘Magic Chairs’ harddisk’te dinlenmeyi bekleyedursun bu video beklentilerimi arttırdı. Doğa belgeseli gibi. Ağaçlar, sarı yapraklar, bembeyaz dallar ve geyikler. Bir de ormanda yaşayan kemanlar.
Los Campesinos! – Romance Is Boring
Gallerli indie pop grubunun bu şarkısının çiğliğini, nakaratın alkollü bir gecede hoplayıp zıplatma potansiyelini ve videodaki bastırılmış vahşeti sevdim.
Joanna Newsom – Sydney’de canlı : Joanna Newsom şimdiden fenomen, indie ve folk-severler yeni albümü dört gözle bekliyor. Hatta geçenlerde bir tadımlık düştü nete. Bu video Sydney’deki bir konserden, yeni bir şarkı, daha fazlası şurada.
Beck ve Charlotte Gainsbourg : Charlotte’un solo albümü övüldükçe övülüyor, albümde kendisine arka çıkan Beck ile beraber KCRW’da bir radyo programına katılmış. Yarısını filan seyrettim ben ama ziyafet tam 40 dakikalık.
Broken Bells – The High Road : Danger Mouse ve The Shins solisti James Mercer yeni bir projeye girişmişler. Vasat gibi ama belli de olmaz.
Yeah Yeah Yeahs – Skeletons : Yayınlanalı bir sene oldu ama ‘It’s Blitz’den videolar gelmeye devam ediyor. Grubun bir kar fırtınası esnasında yazdığı bu matemli şarkının videosu için duman bulutlarının üzerine grup üyelerinin görüntüleri yansıtılarak hayaletli bir görsellik oluşturulmuş.
Eternal Summers – Secret Language : Garage-punk-pop, iskelet halinde. Vurup kaçıyorlar.
Beach House – Silver Soul : Beach House geçen hafta ‘Teen Dream’ ile beraber satılacak DVD’deki videolardan birkaçını bir günlüğüne nete koydu. Bu videoyu Victoria kendi yönetmiş, hulahop çeviren yaldıza boyanmış bayanlar var. ‘Teen Dream’ ne kadar harikaysa, videolar o kadar dandik. Bu DVD’den görücüye çıkanların en iyisi, gerisini sen hesap et. Ben Victoria’yla Alex’in suretini görmek istiyorum, öylesine kameraya baksalar yine daha iyi olur bundan.
Coma Cinema – Flower Pills : Coma Cinema 2005’ten beri keyif için hafif deneysel, hafif indie’msi şarkılar yazıyor ve sitelerinden ücretsiz paylaşıyor. Bu masum şarkıları bana Smashing Pumpkins’in ‘Soothe’ şarkısını anımsattı.
niye? music

“Korsan, Türkiye’de bağlamının dışına en çok taşınan sözcüklerden biri. Korsanın içine, günde binlerce CD-film-kitap basıp bundan milyonlarca kazanan mafyatik örgütlenmeler de giriyor, evindeki bilgisayarda paylaşım programı kullanan da. Faullü oluşum aslen ilkiyken, acısını çeken genelde ikinci grup oluyor. Bu aralar, Türkiye’de insanların internetten ne indirdiğini denetleyecek bir sistemin çalışmaları yapılıyor. Oysa internetten dosya paylaşan insanlar bu işten para kazanmadıkları gibi paylaştıkları sanatçıların popülerleşmesine de büyük katkı yapıyor. Aslında bu insanlar, 1980’lerde Almanya’ya giden kamyonculara para verip plak getirten, bunları kasete çekip paylaşan insanlardan çok da farklı değil; hatta o zaman bile bundan para kazanan insan daha çoktu. Endüstrinin korsan tanımına giren bu paylaşım, kaset dönemlerinde pek çok kişinin para kazanmasını da sağladı. Özellikle 1995-2000 arası Türkiye’de orijinal CD’si-kasedi bulunmayan ama çekme kasetler-CD’ler sayesinde geniş hayran kitlesi bulunan yabancı gruplara kapalı gişe konserler düzenlenerek ciddi paralar kazanıldı. Şimdi internetle beraber bu trend daha da hızlanmış durumda. Artık herkes her grubu takip edebiliyor. Dengeleri bozan da aslında bu oldu.
Çekme kaset döneminde ikinci grup tabir ettiğimiz amatör korsanlar, inanılmaz bir ticareti döndüren profesyonel korsanlarla aşık atacak durumda değildi. Zira ellerindeki çoğaltım-dağıtım imkanları (evlerindeki çift kasetçalarlar) profesyonlerininkinin eline su dökemezdi. Oysa şimdi amatör korsanlar da CD kalitesinde müziği (hatta bazen daha kalitelisini) rahatlıkla evindeki bilgisayardan paylaşabiliyor. Geniş bant internetin yaygınlaşmasıyla beraber sokaktaki korsan CD satışlarının azaldığı dikkatinizi çekmiştir. Dolayısıyla aslında amatör korsanlar, en çok profesyonel korsanların ekmeğiyle oynadı. Müziği ilk günlerindeki gibi paylaşıp, emeğin karşılığını konserlerle doğrudan sanatçıya ödemeye başladılar. Bu yeni yapı tabii ki yalnızca profesyonel korsanları tedirgin etmeyecekti. Müzik oligarşisinin kurduğu, kontrol ettiği ve işine gelmeyenleri elediği yapı temelden sarsılmış, dinleyici tüm aracıları aradan çıkarmıştı. Tabii profesyonel korsanlarla müzik oligarşisi arasında yıllardır süregelen işbirliği, pek çok yapımcının müzik emekçisine daha az para ödemek ve kendisi daha çok kar edebilmek için kendisinin korsan ürün çıkarıyor olması da cabası. Dolayısıyla endüstrinin internete savaş açması kadar doğal bir şey yoktu. Hele ki yapımcıların kendi internet iş planlarının, acemilikleri, kar hırsları ve bu yeni kavramı hiç anlayamamış olmaları nedeniyle başlarına çökmesinin ardından.

Şimdi sorulması gereken, emeği zorla kapitalizmin çarkları içine sokulmaya çalışan sanatçıyla, suçlu muamelesi yapılan ve çeşitli korkutma yöntemleriyle sindirilen dinleyicinin ne yapabileceği sorusudur. Aslında bu sorunun yanıtı, sorunun kendisinden çıkarılabilir. Cendere içine sokulmaya çalışılanlar kendisine neyi çalabileceği dayatılan müzisyenle, neyi dinleyeceği dayatılan dinleyiciyse, çözümü de bu iki grubun beraber bulması gerekiyor. Tabi çözüm arayışlarında, müzisyenlerin aynı zamanda emekçi olduğu ve onların da ekmeklerini kazanması gerektiği unutulmamalı. Her ne kadar her türlü sanat paylaşımı için mülkiyeti reddeden bir anlayışı adapte etmek mümkünse de, pratik ve uygulanabilir bir çözüm için yaşadığımız toplumun anarko-komünist bir yapısının olmadığını, bir başka deyişle müzisyenlerin de sağ kalabilmek için para kazanmaya ihtiyaç duyacağını düşünmek zorundayız. Yaşadığımız düzenden memnun olmasak bile, onu değiştirebilmek için uygulanabilir eylem planlarına ihtiyacımız var. Tabii ki bu, müzik oligarklarının da “imana gelmesini” beklemeyi de gerektirmiyor. Yalnızca adil, eşitlikçi ve müzik emekçisinin hem üretim süreçlerine müdahil olacağı hem de ekmek yiyebileceği bir sistem yaratmamız gerekiyor. Bunun yolu da aslında sanatçıların hem kendi aralarında hem de dinleyicileriye bir dayanışma sağlamasından geçiyor. Şu an kanon içine dahil olan ve endüstriden ekmek yiyen emekçiler ilk aşamada böyle bir dayanışmanın içinde yer almaktan, anlaşılabilir gerekçelerle çekinebilir. Ancak mümkün olan en geniş topluluğun mevcut sanatçı örgütlenmelerinin dışında özgür bir örgütlenmeye gitmesi ve bu yeni oluşumun dinleyiciyle doğrudan teması amaçlayan bir eylem planını uygulamaya koyması ciddi bir etki yaratabilir. Sanatçı dinleyicisine açık ve samimi bir biçimde kendi sanatının paylaşılmasından rahatsız olmadığını ancak kendisinin de hayat gailesinin bir parçası olduğunu aktarmalıdır. Bu noktada çok güçlü bir koz; müzisyenle dinleyicinin arasındaki ilişkinin kapitalizmin kurallarının çok dışında bir bağ içeriyor olmasıdır. Eğer müzisyen, dinleyicisiyle arasındaki tüm aracıları kaldırıp daha ulaşılabilir, daha samimi bir ilişkiyi seçerse, dinleyiciden de bunun karşılığını alacaktır. Dinleyiciye bu noktada düşen görevse sanatçıyla dayanışma içinde olmaktır. Eğer dinleyici, kendisiyle doğrudan ilişki kuran sanatçıya daha fazla destek verme sorumluluğunu ihmal etmezse, kanon içindeki sanatçılar bile bunun kendi çıkarına olduğunu görecek ve bu yeni modele doğru kayacaklardır. Aslına bakılırsa, bu model müzik oligarkları hariç herkes için daha faydalı bir iş modelinden başka bir şey değildir. Müzisyen çaldığı her notanın ve kazandığı her kuruşun üzerinde tahakküm kuran bir yapıdan kendini kurtaracak, dinleyici parasını yapımcıların cebine değil doğrudan sanatçıya ulaştırabilecektir. Bu ilişkinin samimiyetinin iki tarafa getireceği tatmin duygusuysa kapitalizmin dev şirketlerinden birinin reklamında dendiği gibi, “paha biçilemez” olur.”
*** dream endless şunları demiş: Important Notice: Fuck You
*** Misak da bu konuyu geçtiğimiz Eylül ayında işlemişti, üzerinden biraz zaman geçti gerçi ama söz konusu post’larda birçok faydalı link de var: Sessiz Kalmak Evla Mıdır?

Çünkü aşkı unutmak istemiyorum / Yoksa terapistimi dinler / Sen hiç yokmuşsun gibi davranırdım / Bütün bu düşlediklerimi düşlemek zorunda kalmazdım / Arkadaşlarımı dinleyip dışarı çıkabilirdim / Sanki bu yeterliymiş gibi / Ya da hüzünlü olmayı bir kariyere dönüştürebilirdim / Düşünsene siyah giyinip Camus okuyorum / Karanfil sigaraları tüttürüp vermut filan içiyorum / Harbiden çok matrak olurdu / Ama seni unutmak istemiyorum”
Aşk şarkısı mı yazacaksın. Biraz sık dişini, 69 tane birden yaz. Multi-enstrümantalist / vokalist Claudio Gonson, çellist Sam Davol ve telli çalgı üstadı John Woo da The Magnetic Fields’ın ayrılmaz öğeleri elbet ama The Magnetic Fields aslında Stephin Merritt demek. Merritt şarkı sözlerinde cinsiyet üzerine kelime oyunları yapmak ve cinsel kimliğini hissettirmekten kaçınmayan, umutsuz aşık rollerini pek güzel canlandıran, vampirleri ve yaşayan ölüleri seven, her türlü aleti hakkıyla çalabilen, görüp görülebilecek en depresif adam. Duyma problemleri olan bir müzisyen, öyle ki konserlerde izleyicilerin alkışları kulağında feedback yaratmasın diye sahneye kulak tıkacıyla çıkıyor. Solo çalışmaları ve başka projeleri de var ama The Magnetic Fields son 20 yıla damgasını vuran işi. Nev-i şahsına münhasır bir gruplar, ilk birkaç albümlerini hiç dinlemedim ama on sene kadar önce yayınlanan ’69 Love Songs’ indie pop’un gidişatını değiştirdi, onun ayırdındayım. Gereğinden fazla dürüst, haddinden fazla ironik ve müstehzi, zihni orkestral düzenlemeleri ve enstrümantal çeşnisiyle başdöndüren, tokat gibi bir albüm o. Tarzlarını ve damıttıkları sesleri azar azar değiştiren bir gruplar ama genelde müziğin önüne geçen şarkı sözleri her zaman alaycı ve buruk topraklardan filizlendi. Benim için grubu tanımlayan şey de zaten şarkı sözleri. ’69 Love Songs’ sonrası yayınlanan iki albüm ‘i’ ve ‘Distortion’ grubun synth’leri rafa kaldırdığı işler oldu; ilkinde daha folk tınılı bir sound’a geçtiler, ikincisinde sesleri çarpıtıp rock’a göz kırptılar. Galiba bugün yayınlanan ‘Realism’ sound olarak ‘i’ albümüne yakın ve no-synth trilojisinin üçüncü parçası. Bu sefer şarkı sözleri iyice ön planda – bunu biraz kötü bir şey olarak söylüyorum. Zira müzik fazla iskelet halinde, kemikleri sayılıyor. Amaç buymuş tabi en başta, olabildiğince basit ve yalın bir albüm yapmakmış, amaçlarına da ulaşmışlar. Lakin The Magnetic Fields şarkılarına biraz süs ve şatafat yakışıyor, bu halleriyle fazla bakirler, sanki araya mesafe koyuyorlar. Albüm bir bütün olarak bir ‘i’ kadar zahmetsizce akmıyor ama tek tek şarkılara bakınca da bir falso yok. The Magnetic Fields deyince aklıma sesler değil, bir tavır geliyor benim, farkında ama farkında değilmiş gibi yapan, ancak ciddiye almayarak aklına mukayyet olabilen bir tavır. Bu tavır hep yerli yerinde, sadece bazı müzikal tercihlerle daha iyi gidiyor. Zaten kimi turşu suyunu sirkeyle, kimi de limonla seviyor. Merak eden yalnız başına bir yürüyüşe çıksın.
The Magnetic Fields – Walk A Lonely Road
niye? music

Suat Karlıkaya: Ben şu anda 1300 lira maaş alıyorum. 4 C sisteminde ise 550 liraya çalıştırmayı planlıyorlar. Sigortası var, ama dört ay çalışırsan iki gün izin alamazsın. İhbar ve kıdem tazminatı yok. Sadece maaşını alıyorsun; kaderin müdürün iki dudağı arasında. Altı ay çalıştırıp işten atabilir. Ayrıca, 4 C’de yılda on ay çalışıyorsun, iki ay boştasın. Boşta olduğun aylarda maaş filan yok. Tarihte insanlar köleliğe karşı mücadele etmişler. Bakıyorsun, bizimkine benzer şartlarda yaşadıkları için ayaklanmışlar. Çünkü kıdem ve ihbar tazminatın olmayınca, adam istediği zaman işten atabilir seni. Ses çıkaramazsın, verilen emre itaat edersin – kölelik budur zaten. Adana’da Erdoğan’ın otobüsünün önüne atladık, Tokat’ta büyük mitingler yaptık, her yerde başbakanın karşısına çıktık ve sesimizi duyurmaya çalıştık. Dolayısıyla, başbakan Tekel işçisini çok iyi tanır. Seçim öncesinde hep “hele bir durun” diyordu. Ankara’ya daha önce geldiğimizde, AKP’li Hayati Yazıcı ve Salih Kapusuz’la bir görüşme yapmıştık. Kapusuz “siz bizim anlattığımızı anlamıyorsunuz” demişti. Asıl anlamayanlar onlardı. Siyaset böyle bir hale gelmiş. Koltuğun yumuşaklığından mıdır, bilemiyorum. Yöneticinin koltuğu yöneticiyi yönetmeye başlarsa, yönetici şahsiyetsiz olur. Şahsen Allah inancı güçlü bir insanım. Allah sana “kaderine razı ol” demez. Kaderin için mücadele vermelisin. Mücadele verip kazandığın hayattır senin kaderin. Ağaç bile kaderine hükmetmeye çalışır. Gölgedeyse, güneşe ulaşmak için uzar. Biz insanlar olarak neden kaderimize boyun eğelim? Bir ağaç kadar da mı olamıyoruz?
Ramazan Ercan: Gaz sıkmışlar çocuklarımıza. Ben Tekel’e gireli 12 yıl oldu. O zaman tığ gibi delikanlıydım. Şimdi yaşım olmuş 36. Kronik bronşit başladı. Tek sebebi de tütün tozu. Mezara kadar bize eşlik edecek bir hastalıktır bu. Fadıl abi dedi ki, [kırılmış tütünü makinelerden tongaya denk yapıp istiflemek] gücümüze göre bir iştir. Yanlış. İnsan gücünü zorlayan bir iş bizimki. Adıyaman’da 400 lira kira ödüyorum. İki çocuğum var. Büyüğü Adıyaman birincisidir. Ama devlet, çocuğumun geleceğini karartıyor. Polis bize gaz sıkıp saldırdığında, dokuz yaşındaki küçük oğlum aradı, ağlıyordu. Büyüğü 14 yaşında, ağlamıyor. Dedim ki, “oğlum, şaka yapıyoruz, oyun yapıyoruz, saldırı filan yok.” 17 yıllık evliydim. İnan ki işimizin biteceği gündeme sık sık gelince, bunalıma girdim, on ay önce eşimden ayrıldım. Hâlâ da psikolojik tedavi görüyorum. Bize yapılanları şiddetle kınıyorum. Sloganımız da bellidir: Ölmek var, dönmek yok! Biz zaten ölmüşüz; kaybedecek hiçbir şeyimiz kalmamış. Soruyorum yetkililere, başbakana, bakanlara: 500 lirayla nasıl geçiniriz? 400 kira; iki çocuk, eşime verdiğim aylık 710 lira nafaka! Ne yiyip ne içeceğim? Adıyamanlı arkadaşlarım adına söylüyorum: Ölünceye dek buradayız. Bizi ne biber gazı ne de cop yıldırır. Haklar, cop ve gazla durdurulamaz. Bize destek veren Ankara halkına, medyaya teşekkür ediyorum. Tabii hiç vermeyen yandaş medya da var. Onları kınıyorum. Medyanın bir ahlakı varsa, çektiklerimizi haber yapar. Adıyaman’da birçok insanımız Zaman gazetesine aboneydi. Arkadaşlarımızla karar aldık, bundan böyle ölünceye kadar emekçinin yanındayız. Bizim Adıyaman halkı genelde Milli Selametçidir. Televizyonda solcuların eylemlerini görünce, “bunlar bölücüdür” derdik. Ama gelip birebir görünce, inanın duygularımız çok değişti. Hepimiz burada solcu olduk, komünist olduk. Eğer komünistlik hak aramaksa, bu ülkenin en büyük komünisti benim.

Tayyip Erdoğan “kriz teğet geçecek” sözüyle haklı mı çıktı?
Bu terminolojiye çok dikkat etmemiz lazım. Bunu kabul ettiğimiz andan itibaren, Erdoğan’ın kriz argümanını, terminolojisini, kavramlarını kabul etmiş olacağız. Kriz bizim açımızdan istihdamın, üretimin alt biriminin, tüketimin ve gelirlerin düşmesidir. Nitekim, bütün bu öğeler aşağıya çekildi. Krizin, esas olarak, milli gelire yansımaları boyutuyla algılanması gerekiyor. Kriz bankaların batması değildir; bankalar ayakta kaldığı halde kriz devam edebilir. Nitekim, bankalar ayakta ama, Denizli’de tekstilciler batıyor ve intihar ediyor. İstihdam ve işsizlikteki durumu da biliyoruz. Dolayısıyla, reel ekonomi krizde. Erdoğan, yakın çevresindeki akıl hocalarının usta söylemiyle, tartışmanın bu yönünü göz ardı ettirdi. Kriz algılamasında kavram kaydırması yaptı. Parlamenter muhalefet bunun üzerine gitmedi. Ne yazık ki, ana muhalefet işsiz kalan insanlar, sokaktaki sefalet manzaları, gelirlerdeki düşme, kapanan fabrikalar, iflas eden esnaf, intihar eden işadamları gibi olguları gündeme getirmek yerine, Erdoğan’ın “kriz bizi teğet geçiyor” söylemini kabul ederek ezoterik, hatta nâmevcut bir kriz tartışmasına getirdi bizi. Erdoğan “bakın, hiçbir bankamız batmadı, döviz fiyatları da belli bir eşiği çıktıktan sonra düşmeye başladı” dediği andan itibaren, kriz algılaması, ekonomiyi döviz-faiz-borsa üçgeni etrafında inceleyen finans çevrelerinin kavramsal sunumları içinde kalır ve anlamını yitirir. İkincisi ve belki daha da önemlisi, kriz tartışmasını devre dışı bırakmayı da hedefleyerek daima gündemde başka konular ön plana çıkarıldı. Islak imzalar, Ergenekon, açılım… İçeriği olmayan bir açılım söylemi, bir yıldır kamuoyu gündemini meşgul ediyor. Elbette burada mesele, gündem saptırmaya yarayan olgu ve olayların önemi veya önemsizliği değil. Fakat tartışma gündemine dikkat ederseniz, manşetler ve TV kanallarının haber listesinde bunların ön plana çıktığını görürsünüz. Dolayısıyla, hükümet Türkiye’de kriz tartışmasını ve algılamasını yok etti. Tekel işçilerinin tepkileri gibi bir yansıma olmasa – onu da krizle doğrudan bağlantılandırmadan algılama eğilimi var –, Türkiye’de kriz yoktur! Türkiye medyasına bakılacak olursa, kriz diye bir olgu yok zaten. Fakat istihdam, milli gelir ve milli gelirin alt kalemlerine baktığınızda, bu krizin derinliği önceki iki krizden daha fazla. Özetle, 2008 Ekim’inden başlayarak 13 aylık dönem önceli yılla mukayese edilirse, bir daralma patikası içinde olunduğu görülür.

Birleşik Taşımacılık Çalışanları Sendikası Başkanı Yunus Akıl: Neoliberal politikaların en çok etkilediği alanlardan biri ulaşım sistemi. Ulaşım sistemi, kapitalist sistemin sinir uçlarıdır. Burada, bir sınıf mücadelesi veriyoruz. Özelleştirmeler, taşeronlaşmalar bizim işkolumuzda büyük yıkımlara sebep oldu. Siyasi iktidar, emekçileri yok sayan programlar geliştirdi. Demiryolu çalışanlarının sayısı iş yükünden dolayı artması gerekirken yarıya indi, çalışanların iş yükü üç kat arttı. İş kazaları alıp başını gitti. Her 45 günde bir manevracı arkadaşlarımızın ya kolu ya bacağı kesiliyor ya da manevra esnasında hayatını kaybediyor. Tren kazaları da artık kanıksanmaya başlandı. Çalışan arkadaşların özlük, sosyal ve ekonomik haklarında müthiş gerileme oldu. Makinistler, manevracılar, revizörler, hareket memurları gibi faal personel içerisinde ciddi sağlık sorunları ve meslek hastalıkları var. Dünya Bankası ve IMF dayatmalarıyla yeniden yapılanma süreci işletilmeye çalışılıyor. Genel sağlık sigortasının olumsuz etkileri yeni yeni ortaya çıkmaya başladı. Çalışanlarda ciddi bir gelecek kaygısı oluşmaya başladı.
Eda Özdek’in Express’te gerçekleştirdiği röportajdan

İki buçuk yıl CHP’nin etkinliklerini takip ettim, tüzüğünü defalarca okudum. O tüzükte, sendikal haklardan söz ediliyor. İşin daha ironik yanı şu: Yaptığım son iş, Onur Öymen’in katıldığı bir program çekimiydi. Öymen çeşitli konularda konuştu, program biterken de şöyle dedi: “Şunu eklemeden edemeyeceğim, Avrupa’da siyasetçiler yakamıza yapışıyor, ‘AKP’nin sendika karşıtı tutumuna niye daha fazla muhalefet etmiyorsunuz, sosyal demokrat bir parti olarak sendika yasasına daha fazla önem verin’ diye baskı yapıyorlar.” Ve AKP’nin sendika karşıtı tutumuna, sendikal haklara dair uzun uzadıya konuştu. Ertesi gün bizi sendikadan dolayı işten attılar. AKP yanlısı basında sendikalı olduğumuz için işten atılmamıza değinilmemesini de anlamak güç. Gazeteci ve sendika lafları bir araya gelince, herkesin suspus olması çok enteresan. Halk TV’deyken CHP’li yetkililerin grevlere destek ziyaretlerini haber yapardık. Bundan böyle hangi CHP’li bir greve destek ziyaretine giderse, takip edip bizim durumumuzu soracağım. İşten atıldıktan sonra tüm CHP milletvekillerine gittik, hiçbirinden destek alamadık. Bakalım bu ikiyüzlülüğü nasıl açıklayacaklar.”
İrfan Aktan’ın Express’te gerçekleştirdiği söyleşiden

Klein: Yağmacı kapitalizme karşı demokratik usûllerle çalıştırılan işyerlerini örnek gösterdiğiniz sahneler, filmin en etkileyici yerleri.
Moore: Evet, o sahneler seviliyor, buna şaşırdım, çok hippi’vari bulunacağını zannediyordum. Demokrasi oy vermekten ibaret değildir. Hayatın her gününün her anında yaşanması gerekir. 200 sene önce evlenmek için kızın babasından izin almak gerekirdi, evlendikten sonra da bütün ipler erkeğin elinde olurdu. Kanunen, kadınlar mülk edinemezdi. ‘60’ların, ‘70’lerin kadın hareketleri sağolsun, herkesin eşit olduğu, herkesin söz hakkının bulunduğu fikri ilişkilerde yaygınlaştı. Evlilik gibi bir kuruma demokrasiyi sokabilmek iyi bir sonuç. Ama günün 8, 10, 12 saatini hiçbir söz hakkımızın olmadığı işyerlerinde geçiriyoruz. 400 sene sonra –o kadar uzun süre var kalabilirsek– antropologlar diyecekler ki: “Şunlara bakın, kendilerini özgür sanıyorlarmış. Demokraside yaşadıklarını düşünüyorlarmış, ama günlerinin 10 saatini totaliter bir yapıda geçiriyor ve toplumun en zengin yüzde 1’lik kesiminin en alttaki yüzde 95’lik kitleden daha fazla servet edinmesine izin veriyorlarmış.” 150 sene önceki insanların tedavi için vücutlarına sülük yapıştırmalarına şimdi nasıl gülüyorsak, onlar da bize öyle gülecekler.
niye? ajans

Üç kız Vivian Girls’ü sevdiğimi birkaç kez yazdım burada, dört oğlan Woods’dan da bahsettim. Bu iki Brooklyn’li lo-fi gruptan ilki çiğ garage rock tadında ikincisi ise yandan yemiş folk’umsu şarkılar yapıyor. Brooklyn biraz müzik ensesti aslında, çoğu grubun arasında ufak tefek bağlar var. O onunla çalmış, bu bununla yatmış, şu şunun komşusuymuş, vs. Vivian Girls ve Woods’un kesişim kümesinde de The Babies var. Vivian Girls’ün sarışın ve donuk bakışlı gitaristi Cassie Ramone var öncelikle. Kendisini iki ay kadar önce içinde Rönesans tabloları bulunan bir kafede cheesecake yerken gördüm ama çekinip tanıtamadım kendimi, sanki ne varsa. Her neyse, Ramone, kardeş grupları Woods’dan Kevin Morby ve yine Brooklyn’li grup Bossy’den davulcu Justin Sullivan ile bir araya gelip The Babies’i kurmuş. Sound garage rock’a daha yakın ve yine çiğ ama şiddet biraz daha azaltılmış Vivian Girls’e nazaran. Esas şarkı yazarı Morby; Ramone öylesine takılıp destek vermeyi tercih ediyor. Henüz bir şey yayınlamadılar myspace’lerindeki iki şarkıdan gayrı ama nyctaper sağolsun, iki hafta önce Brooklyn’in görece yeni mekanlarından Glasslands’de verdikleri bir konserin kaydını dinledim. Morby ve Ramone’un kardeş payı yaptığı vokaller ve davul mikste öne çıkmış, gitarlar zor duyuluyor ama amatör ruhla yapılmış bir konser kaydı bu alt tarafı. Şayet bu proje bir uzunçalara filan dönüşürse blog ortamlarını epey meşgul eder, nah buraya yazıyorum.
The Babies – All Things Come To Pass
The Babies – Somebody Else
niye? music

O kolyeyi iki hafta önce Lafayette Koleji’ne ziyarete gelen nişanlısı vermişti Evelyn’e. Nişanlısı askerdeydi ve tek başına o kolyeyi alacak parası yoktu. Mutlaka ailesi yardım etmiş olmalıydı ama Evelyn bu konuda soru sormayacak kadar zekiydi. Çift sıralı kolyeye bayılmıştı ve hayatı boyunca değer verecekti.
Ama dört günlük okul ziyareti, incilerin dışında pek iyi gitmemişti. Nişanlısı Evelyn’e okulla beraber bir yandan Manhattan’da muhasebe memuru olarak çalışmasından memnun olmadığını söylemişti. Ama o biliyordu ki asıl problem her gün beraber çalıştığı genç işadamlarıydı.
Üçüncü gece Evelyn nişanlısını yatakhanesine bıraktı ve onun ısrarıyla kaldığı ve sadece kadınların bulunduğu otele döndü. Yatağına oturdu, günlüğünü açtı ve “Bensiz çok daha iyi bir hayata sahip olacak” yazdı. Sonra yazdıklarını sildi ve odadaki küçük camdan sokağa baktı. Gerçekten neler hissettiğini yazmak istiyordu. Hocalarından biri Evelyn’i bir gösteriye çağırmıştı. Sonuçta nişanlısı hala yurtdışındaydı ve hocalarını okul dışında daha iyi tanımakta bir mahzur görmüyordu. Radio City Hall’de bir gösteri izlediler ama bittiğinde saat hala erkendi. Hocası Evelyn’i Harlem’de bir kulübe çağırdı. Evelyn şunları yazmak isterdi: Benim gibi bir kızı düşünün, gece geç vakitte Harlem’e gidiyorum ünlü cazcıları izlemeye. Eve dönerken takside hocam beni öpmek için eğildi ve ben onu durdurmadım. Bir öpücük diye düşündüm, daha çok fazla şeye gebe olabilirdi ama bir öpücükten ileriye gitmedik.
Damarlarına giren öpücük değildi aslında. Vestiyeri geçerken ve karanlık tiyatroya girerken birbirine çarpan ve birbirini ittiren dört bin kişiydi. Kulüpteki ter, sigara dumanı ve gece geç saatteki caz konseriydi. Her sabah işe giderken aynı adamdan satın aldığı poğaçalardı. Kendi işi, kendi parası, kendi hayatıydı. Yazmak istedikleri buydu ama yazmadı.
Onun yerine şunlar döküldü kağıda: “Ben hiç kimse için iyi bir eş olamam.” Ama yine üzerini karaladı. Sayfayı günlüğünden yırttı, buruşturdu ve odanın öbür ucuna fırlattı. O gece uyumaya hazırlanırken annesini düşündü. Sorumluluk sahibi, cana yakın ve çalışkan. Annesinin kendisine ne kadar sık aptalca davranmayı bırakmasını, bir düzen kurmasını ve ciddileşmesini söylediğini hatırladı. Hayat, derdi annesi, disiplin gerektirir, romantik düşler değil. Yatmadan nişanlısı ile geçireceği son günün ikisi için de mutlu geçmesi için kendine söz verdi.
Güne kampüste hafif bir kahvaltıyla başladılar, Lafayette’teki kemere yürüdüler, daha sonra köprüye. Köprünün ortasında nişanlısı durdu, Evelyn’e döndü, ellerini tuttu ve “Şehirde çalışmayı bırakmanı istiyorum. Aslında istediğim, yani kast ettiğim, planladığımızdan daha önce evlenmemiz. Hatta böylece kampüsteki çiftler için olan evlere bile başvurabiliriz.”
Evelyn nişanlısının elini sıktı. “Anlamıyorum, planlarımızı zaten yapmıştık, sen okulu bitirene kadar bekleyecektik.”
“Senden ayrı olmaya dayanamıyorum. Ve mutlu olacağını düşünmüştüm.”
“Mutluyum zaten, sadece planlarımızda büyük bir değişiklik bu.”
“Biliyorum. Hatta bence şehirdeki işinden istifa etmeli ve belki de kampüsün yakınlarında bir iş bulmalısın düğüne kadar. Ayın ilk gününden itibaren çalışmayı bırakmanı istiyorum.”
Evelyn kendine verdiği sözü hatırladı ve nişanlısının söylediklerini kabul etti.
Ama bugün Perşembe, ayın ilk günü ve Evelyn şehirde. Günlerdir nişanlısının telgraflarına cevap vermedi. İki hafta önce kampüsten şehire geldiğinde işinden de istifa ettiği için gideceği hiçbir yer yok. Ama yine de sabahın köründe Manhattan’ın sokaklarında dolaşıyor, sanki herhangi bir sisli sabahmış gibi. Üstünde birkaç dolar barındıran cüzdanı ve makyaj çantası var. İnci kolyesini giymiş ve beyaz eldivenlerini. Yürürken bir elini ceketinin cebine sokuyor ve otel odasının döşemesinden topladığı buruşmuş kağıt çarpıyor eline. En sevdiği ceketi üstündeki, açık gri ve yün ceket, büyük ihtimalle gerektiğinden daha fazla giyiyor.
Bugün 1 Mayıs 1947. Evelyn, asansöre binip Empire State Binası’nın 86. katındaki gözlem platformuna çıkıyor. Kendisiyle Manhattan sokakları arasında ufak bir parmaklık, minik bir çıkıntı ve 300 metre var. Evelyn ceketini çıkarıyor ve parmaklığa asıyor. Cüzdanını ve içinde aile fotoğrafları olan makyaj çantasını yere koyuyor. “Romantik düşler olmadan hayat neye benzer?” Bugün Perşembe, 1 Mayıs 1947 ve inci kolyesine bir tılsım gibi tutunan Evelyn McHale bir arabanın üstüne düşüyor.
Dört dakika sonra fotoğrafçı Robert Wiles, Evelyn’in araba hurdası üstündeki uysal, dingin ve huzurlu cesedini ölümsüzleştiriyor. 63 yıl sonra Parenthetical Girls, Evelyn’in anısını notalara döküyor.
Parenthetical Girls – Evelyn McHale
niye? music

The Album Leaf – Until The Last [yeni albümden]
The Album Leaf – Over The Pond [In A Safe Place’ten]
niye? music
