13 Mayıs 2013

videodrome #150

İş yoğunluğundan dolayı blogla ilgilenemedim bir süredir, videolar çok birikti, o yüzden normalden daha uzun bir seçki var bu sefer. 

The Flaming Lips - You Lust 

'The Terror'dan 13 dakikalık bir drone / groove harikası ama şarkıyı video için dört dakikaya indirmişler. Çıplak bir kadın ve adam bembeyaz bir odanın içerisinde kafalarında metal kürelerle ve cinsel organları elektrik kablolarına bağlanmış bir şekilde birilerinin eğlencesi oluyor. Sonra kurbağalar ve maymunlar var. Özetle ortalama bir The Flaming Lips videosu.
  
Queens Of The Stone Age - I Appear Missing 

QOTSA'nın yeni albümü '...Like Clockwork''u uzun süredir bekliyoruz, 2000'lerin en iyi rock albümlerinden bazılarına imza attılar, boru değil. Bu şarkının albüm versiyonu daha uzunmuş, çölün ortasında kurşun yemiş bir adam ve leş kargalarını konu alan bir animasyonu uygun görmüşler.
  
Fuzz - Fuzz's Fourth Dream 

Garage rock'ın genç ustası Ty Segall'ın da üyesi olduğu saykodeli üçlüsünden siyah-beyaz bir performans videosu.
  
British Sea Power - Machineries Of Joy 

Bozmadan yaşlanan, ufaktan ağabey kıvamını alan güzel grup BSP'nin son albümüne adını veren açılış şarkısı. Kadının ve doğanın güzelliğine selam duran, bisikletli ve tabiat analı bir video.
  
The National - Sea Of Love 

'Trouble Will Find Me' yolda ve en yakın google aramasında. İlk videolarında her ne hikmetse başka bir müzik videosunu kopyalamışlar. Viran bir odada kendilerini kaybeden takım elbiseli beş adam, önlerinde air gitar çalan bir oğlan, tavandan sarkan bir mikrofon.
  
The Smith Westerns - Varsity 

Chicagolu indie rock grubu yeni albümleri 'Soft Will' ile geliyor. Pırıl pırıl bir şarkıya baharlı bir video çekmişler. Greyfurt ve çiçekler, pastel renkler, öpüşen bir çift ve gün batımı.
  
Mac DeMarco - My Kind Of Woman 

Serkeş kahramanımızın peruk ve makyajla içindeki kadının peşine düştüğü bir video. Bir aşk şarkısını alıp kendi özüne döndürüyor böylece. Bir de 'Blue Velvet' göndermesi var.
  
Grimes - Venus In Fleurs 

Eskilerden bir Grimes şarkısı, 'Geidi Primes' zamanlarından. Kanada'da bir kuş cennetinde çekilmiş video. Zamanında Grimes'ın promosyon takvimine uymadığı için yayınlanmamış, Boucher şimdilerde takvimi filan siktir ettiği için paylaşmaya karar vermiş.
  
Butterclock - Holograms 

Berlinli Laura Clock'tan danslı bir ayrılık şarkısı. Floresan ve neon ışıklarının, dumanların ortasında onun da diyecekleri var.
  
Austra - Home 

Merkezinde Katie Stelmanis'in bulunduğu Torontolu oluşum yeni albümleri 'Olympia' ile geliyor, bu da ilk single. Stelmanis'in kafalar dev düşük, kulis gibi bir yerde otururken hırlısı hırsızı içeri girip çıkıyor.
  
Salvia Plath - House Of Leaves 

Baltimore menşeli müzisyen Michael Collins'in 'The Bardo Story' albümünden tadımlık pastoral 60'lar popu. Göl kıyısında gitar, sokak kenarında davul.
  
Free Time - I Lost Again 

Aslında Melbourne menşeli olup şu ara New York'ta ikamet eden bir dörtlü. Hafif twee havalı ferah ve nostaljik bir müzikleri var. Fabrika tipi bir asansörde kendi adlarını taşıyan albümlerinden bir şarkıyı huzurlu huzurlu çalıyorlar.
  
Northern Bells - Animal Kingdom 

Brooklyn'de ikamet eden indie folk beşlisinin 'Keep It In The Dark' albümünden bir şarkı. Kağıttan kesip yapılmış el işi bir animasyon video için fazlasıyla etkileyici ve hissi.
  
Coliseum - Bad Will 

Louisville'li punk rock üçlüsü her üç senede bir albüm ekledikleri diskografilerine en son 'Sister Faith'i kattı. Bir evin verandasında polis devriyelerinin gözetiminde canlı çaldıkları siyah-beyaz bir video.
  
The Body - Worship 

15 yıla merdiven dayayan doom metal grubu The Body hız kesmeden yola devam ediyor. 'Master, We Perish' albümünden hipnotize edici bir şarkı bu. Şarkının ismindeki ibadetten belli, dinsel bir iyileştirme seansını merak ve imanla izleyen yüzler, tarikat kafaları.
  
Guided By Voices - English Little League 

Robert Pollard Japonya'daki sürtüşmelerden, kuşlardan ve gökkuşaklarından bahsederken savaş uçakları semalarda cirit atıyor. Sanırım resmi bir video değil ama olsun. Üretkenliğin bokunu çıkaran vetaran grubun son albümü 'English Little League'den.
 

the haxan cloak

the haxan cloak 
İngiliz Bobby Krlic, tembel bir tanımlamayla dark ambient türüyle iştigal eden bir müzisyen. Yalan değil, The Haxan Cloak mahlası ile imza attığı işler de bu türün temel kuralları ile uyumlu görünen, ne bileyim büyü imgelemi ve şeytani mevzulardan kaçınmayan işler. Öte yandan müzisyenin ikinci uzunçaları olup Tri Angle etiketinden yayınlanan 'Excavations' her iz bırakıcı albüm gibi ait olduğu türün ezberleri ile yetinmeyen ve kendi kurallarını belirleyen bir albüm. Klişenin dibine vurarak karanlık bir albüm diyebiliriz ama karanlıktan kasıt da mühim. Karanlık The Haxan Cloak'un oyun hamuru, içinde kaybolunacak değil şekillendirilecek bir madde, kara madde. Dipten dolgun bas akışı, müzisyenin düğmelere basarak değil etten kemikten davul ve perküsyonlardan devşirdiği mikro ritimler, çarpıtılmış alan kayıtları ve en önemlisi sessizlik. Tedirginlik değil heyecan uyandırıcı sesler bunlar çünkü baktığımız fotoğrafın negatifini de ayırt edebiliyoruz 'Excavation'ı dinlerken. Sükunet gürültüye, karanlık aydınlığa, ambiyans melodiye dönüşüyor. Ya sample'lanmış ya da sentetik müdahalelerle yaratılmış bin bir surat yaylılar ve gitarlar ile empresyonist bir resim koyuyor ortaya müzisyen, alışıldık formları çöpe atıp yepyeni bir form yaratmaya girişiyor. Bu organik ya da organikvari öğelerin az önce bahsettiğim sınırlı ses çantasıyla etkileşiminin böylesine doyurucu olması bir simyacının işi. Hayvani ve ruhani 'Excavations' çevik, tahmin edilemez ve arka plana gömülmekle yetinmeyecek sivrilikte, kaliteli kulaklıklarla ve tüm dış uyarıcılardan ırak bir şekilde tecrübe edilmesi gereken bir albüm. Yetiştiriliş itibarı ile burada daha çok gitar gruplarından bahsediyorum ama her geçen gün bunun ölmekte olan bir ifade mecrası olduğunu da kendime itiraf ediyorum. Gelecek The Haxan Cloak gibi dijital manipülatörlerin ses kavramını yeniden tanımlamaları ile şekillenecek.
 

kurt vile

kurt vile 
Kurt Vile yüreği Amerika'nın geleneğinde olan, köklerinin izini takip eden ve Tom Petty ve Neil Young gibi müzisyenleri kılavuz belleyen bir rock'n roll müzisyeni. Önce kadim dostu Adam Granduciel ile yaptıkları lo-fi kayıtlar ve beraber kurdukları The War On Drugs macerası var. Sonra da 2011 tarihli dördüncü uzunçaları 'Smoke Ring For My Halo' ile artık iyiden iyiye kendine bir kitle edinen solo kariyeri. Pek bilinmeyen bir şey ise Vile'ın müzikte yolunu bulana kadar hayatını kepçe operatörü olarak kazandığı, pişmeyi beklediği. Belki de bu yüzden ayakları böylesine sağlam bir şekilde yere basıyor. Yeni albüm 'Wakin On A Pretty Daze'in kapağında üstünde çeşitli duvar resimlerinin ve kendi isminin bulunduğu bir beton yığının önünde küçük bir figür olarak dikiliyor Vile. Kimbilir aklında ne vardı bu seçimi yaparken ama sırtını dev çınarlara dayadığının, kendisini fani bir takipçi olarak gördüğünün dışavurumu olarak okumak istedim şahsen. Bu blogda çok dem vurduğum geri dönüşümün zararlarından, taklitin kısırlığından farklı bir durum var ama ortada. Zira Vile geçer akçe olanın peşinde kırk takla atmıyor, geleneğin en dibine iniyor ve o geleneği bugüne taşıyor, yeni bir anlam veriyor. En iyi albümü olup olmadığı tartışılır ama 'Wakin On A Pretty Daze'in hem Avrupa hem de ABD listelerinde en yüksek sıralara çıkan Kurt Vile albümü olması müziğinin bu sahiciliğinden kaynaklanıyor sanki, iyi müzik illa bir gün karşılığını buluyor. 'Wakin On A Pretty Daze' şarkı sürelerine bakınca hırslı bir albüm, birçok müzisyenin konuk olduğu 11 şarkı tam 70 dakikaya varıyor. Lakin hırs sadece kağıt üstünde. Belki tembel ama asla sıkıcı olmayan, rahat rahat kaykılıp yayılan, işgal ettiği zamanın hakkını veren şarkılar bunlar. Vile'ın sesi kuştüyü bir yastık gibi, albüm de keyfekeder, mayhoş bir jam seansı. Müzisyen bir devrim yaratma iddiasında değil, sadece en iyi bildiği şeyi en iyi şekilde yapmanın peşinde. Nakaratları, köprüleri ara ki bulasın, uçsuz bucaksız bir çölün ortasında acelesiz bir araba gibi süzülüyor şarkılar. 70 dakika uzun gelebilir belki, bir seferde oturup hazmetmesi zor olabilir ve şarkılar birbirinin içine de girebilir ama neresinden dalınırsa dalınsın dinleyicinin ruh halini değiştirebilecek, hayatı yavaşlatacak kudrette eserler yazıyor Kurt Vile. Müzisyenin söyleşilerinden her ayrıntıya ne kadar kafa patlattığını biliyoruz, eserlerin bu kadar zahmetsiz tınlamaları mucize. Bazen en güzel şeyler "bunu ben de yaparım" hissi veren, yaratıcısının sihrini açık etmeyen şeyler oluyor, Kurt Vile'ın müziği de tam öyle. 

savages

savages 
Londralı dört kadından oluşan bir grup Savages, henüz sadece bir buçuk yıldır beraber çalıyorlar. Bu aralar her müzik dergisinde ya da sitesinde övgülere haiz olmakla meşguller. Az zamanda bu kadar büyük işler başarmalarının sırrı içlerinde bulundukları çarkı sorgulama çabaları ile insanlara anlatacak güzel bir hikaye sunmaları ve adını yerli yerine koymak gerekirse kadın olmaları. Kadın olmak marifet değil elbette tıpkı erkek olmanın marifet olmadığı gibi. Zaten Savages da hiç öyle riot grrrl etiketlerinden nemalanmaya yürek indirecek ve hatta kendilerini feminist diye tanımlamayı bile seçecek bir grup değil. Vokalist Jehnny Beth'in pornografiyi sevdiğini söylemesi ve bu sayede romantik sanrılarından kurtuluğunu belirtmesi bile Savages'ın kolay klişelerle tanımlanamayacak bir grup olduğunu gösteriyor. Zira en çok korktukları şey dogmatik bir hal almak, yaratıcı itkilerin peşine düşeyim derken köşelere sıkışmak. Müzikleri gibi tavizsizler, öyle ki mühim rol modellerinden biri 90'ların sonunda birilerine taviz vereceğine Swans'ı dağıtmayı seçen Michael Gira. İlk uzunçalarları 'Silence Yourself'i kendi paralarıyla kaydetmişler ve bu sayede müziklerini yaratmaya ve sunmaya dair tüm kontrolü ellerine almışlar. Dedikleri şu: "Savages, kız arkadaşlarımızı, kocalarımızı, işlerimizi, cinselliğimizi ve müziğin hayatımızdaki yerini daha derin bir şekilde tecrübe edebilmeye yardımcı olma amacı güden olumlayıcı bir sestir." Gayeleri, albümün adının da işaret ettiği gibi, hayatın hayhuyu ve koşturmacası içerisinde insanların kendilerini dinleyebilecekleri, odaklarını bulabilecekleri, toplum içindeki rollerini sorgulayabilecekleri kanallar açabilmek. Bu üç senede bir 10 şarkı kaydederek olacak iş değil, Savages da zaten aktivist duruşları ve dinleyicileri test eden ve örneğin cep telefonu kullanım yasaklarıyla ortak bir bilinç oluşturma amacı güden yırtıcı canlı performansları ile duyurdu esas adını. Vaaz vermiyorlar, kalkıp güncel politik meselelerden bahsetmiyorlar ama müziğin saf gücü aracılığı ile kendilerine kulak verenlerde bir dönüşüm yaratmaya çalışıyorlar. O dönüşümün istikameti izleyicinin kendisine kalmış. Post-punk etiketi revaçta Savages için, ancak bu müziğin tınısı kadar muhalif özünü, karanlığını ve endişesini kucaklıyorlar. Müzikal olarak gümbürdeyen bir bas-davul ikilisi, canhıraş bir gitar ve söyleyeceği sözü olan bir vokalden ibaretler, enstrümanlar görevleri demokratik şekilde paylaşıyor. 'Silence Yourself'te aynı zamanda 'Dead Nature' ve piyanonun sahne aldığı 'Marshal Dear' gibi düşük tempolu eserler de var, bu kısa dinamik değişimleri ve soluklanma anları albüme derinlik katıyor, kontrast yaratıyor. Son bir not ise Savages'ın da en nihayetinde 70'ler ve 80'lerden beslendiği, The Slits, The Fall ve Siouxsie and the Banshees gibi grupları taklit ettiği gerçeği. İyi taklitçi olmaları bunu değiştirmiyor. Her grubun bir manifestoya sahip olduğu zamanlardan Savages gibi daha yolun başındaki bir grubun kurtarıcı olarak addedildiği bugünlere gelmiş olmamız da güncel müziğin sefaleti olsun.  

deerhunter

deerhunter 
Deerhunter, son on yılın rock coğrafyasına baktığımızda, ilk akla gelen kaale alınası gruplar arasında. Ceplerinde beş albüm mevcut, bir de esas adam Bradford Cox'un Atlas Sound ve gitarist Lockett Pundt'un Lotuz Plaza projelerini de sayarsak sınırsız bir üretim enerjisi. Lakin bugüne kadar yayınladıkları hiçbir albüm geniş kitlelerde yankılar bulan işler olmadı. 2010 tarihli 'Halcyon Digest' rock ve ambiyansı, melodi ve ahenksizliği yan yana sunarak müzik tüketicilerinin arayışları ile bir an senkronize olmuş gibiydi lakin medya genelde müziklerine "Acaba bu sefer hangi tuhaflık bizi bekliyor" merakı ile yaklaştı. Etraflarında kopan gürültünün önemli bir kısmı da Cox'un görünümü, hastalığı ya da söyleşilerde yarattığı münakaşa mevzuları gibi müzik dışı unsurlardan kaynaklandı. Aslında isterlerse ortak paydaya seslenme işinin kralını yapar, herkeslerin sevgilisi olurlar ama tıynetlerinde yok bu. "Neden o öyle değil de böyle" sorusu Deerhunter söz konusu olunca abes, zira cevap elbette ki "canları öyle istediği için". Yeni albüm 'Monomania' da canlarının istediği türden, yine o dipsiz kraut, punk ve garage rock mirasından damıtılmış, pis ve ambalajı buruşuk bir albüm. Açılıştaki 'Neon Junkyard' Cox'un iğdiş edilmiş vokalleriyle albümün ham bir albüm olacağı mesajını net bir şekilde aktarıyor, arkasından gelen 'Leather Jacket II'daki feedback gürültüsü de teyit niteliğinde. Ama o yönde fazla ilerlemiyorlar ve bir anda Pundt'un imzasını taşıyan 'The Missing'in pırıl pırıl melodisi belirliyor. 'Pensacola'daki Americana hevesleri, 'Dream Captain'in 60'lar taklidi, 'Sleepwalking'in misafirperver dream pop'u ve kapanıştaki akustik debelenmeler. Düşününce bu şarkılar birbirlerinden çok farklı tınlıyor ve tek ortak yanları boğuk ve çarpık merceklerde kaydedilmeleri. Ama bir yandan da hepsini bir arada tutan bir Deerhunter uhusu var, bu uhu da sanırım geçmişten gelen ve bu sefer lehlerine işleyen kural tanımazlıkları. Ya da en azından yaratmayı becerdikleri kural tanımazlık sanrısı. Kişisel eleştirim fazlasıyla rahat bir koltuğa yayıldıkları, kendilerini zorlamadan çıkardıkları şarkıları bir araya paketledikleri düşüncesinden kaynaklanıyor. Deerhunter'ın nakaratları yoktu ve Cox albümün isim şarkısında defalarca "Monomania" diye bağırırken sanki biraz kendini yalanlıyor. Bir Deerhunter albümü dinlediğimde algılamak için zamana ihtiyaç duyardım, bu sefer ise "Ha bu muymuş" deyip geçebildim. "Monomania" Deerhunter'ın en kolay dinlenilir ve en kasmadan kotarılmış albümü. Bu yüzden dinlerken pek ilham vermiyor. Kendilerini zorlasalar nereye varabileceklerine dair heyecanım ise baki. 

depeche mode

depeche mode 
Express dergisinin Nisan sayısından: 

Depeche Mode, 33. senesine girmiş bir oluşum olarak bir yandan kendisini yenileyip geleceğe yönelik patikalar döşeme, diğer yandan belli bir ortak paydayı ve kronikleşmiş beklentileri tatmin etme gerekliliği ile yüz yüze. Üçlünün 13. stüdyo albümü "Delta Machine"i masaya yatırmadan evvel bu hassas dengenin hakkını vermek, bir de Depeche Mode'un oyunun kurallarını değiştirmiş bir grup olduğunu ve synth'e takla attırıp birçok takipçiyi derinden etkilediğini hatırlamak lazım. Anımsanması gereken başka bir şey de Depeche Mode'un çığır açıcı eserlerinin çoğunu 80'lerde verdiği gerçeği. Mutlaka her albümün kendi özelinde nüansları mevcuttur ancak Depeche Mode uzun süredir yolculuğunu otomatik viteste sürdürür halde. 90'ların başından beri dört senede bir yeni uzunçalar yayınlayıp akabinde gittikçe eski şarkılara daha çok bel bağlayan uzun dünya turlarına çıkıyorlar. Bu albümler genelde geçmişte işlemiş formülü fazla kurcalayıp bozmaktan çekinen ancak yayınladıkları dönemin güncel elektronik seslerini idareli şekilde katıştırarak bayatlığa düşmemeye çalışan albümler. "Delta Machine" de istisna değil: Antika davul makineleri ile endüstriyel ritimlerin tezat birlikteliği, buz gibi synth melodileri, kirli gitar riff'leri ve Dave Gahan'ın baritonundan dökülen günah, iman ve sekse dair sözler. "Slow" ve "Goodbye"ın geleneğe göz kırpan blues gitarları ile "My Little Universe" ve "Alone"un güncel minimal akımlara göz kırpan glitch yatakları grubun gerekli kutucukları işaretleyip geçme çabasının zıt cenahlardan dışavurumları. "Soothe My Soul" nasıl bir an Depeche Mode marşlarının heyecanını uyandırıyorsa zerre risk almayan ilk single "Heaven" tribüne oynayıp ateşi söndürüyor. Bu açıdan "Delta Machine" ne eski zirvelerin yanına yaklaşabilen, ne de iki seksen yere serilen bir albüm. Sentetik dekorların özünde hala atan bir kalp var ama Depeche Mode artık doktor tavsiyesiyle fazla heyecandan uzak duruyor. Zamanın fütüristleri şimdilerde kendilerinin fotokopisi, saygıdeğer bir şekilde hayatta kalmayı başardılar, bununla yetinmek durumundayız. 
 

jimi hendrix

jimi hendrix 
Express dergisinin Nisan sayısından: 

Jimi Hendrix'in mirası hayattayken yayınladığı üç albüm kadar ölümünden sonra yayınlanan kayıtlarla da vakıf olduğumuz bir miras. Zira Hendrix'in kendi stüdyosuna sahip olmasının getirdiği özgürlük, müzisyenden geriye birçok kaydın kalmasını sağladı. Ancak Hendrix'in vefatından bir müddet sonra suni ritim eklentileriyle cilalanarak piyasaya sürülen kayıtların çoğu ticari ve 60'lar ruhundan yoksun albümlerde heba oldu. 90'ların ortasından beri ise miras Hendrix ailesinin de dahil olduğu bir vakfın elinde ve bu dönemde yayınlanan albümler Hendrix'ten kalan kayıtlara ve notlara olabildiğince sadık kalmaya gayret gösterdi. Meraklılar müzisyenin yayınlayamadan vefat ettiği albüm olma iddiası güden 1997 tarihli "First Rays Of The New Rising Sun"a kulak verebilir. "People, Hell & Angels" da 1968-69 tarihli seans kayıtlarını bir araya getiren bir arşiv çabası. Bu dönem, Experience'ın ufaktan çözülmeye başladığı ve bas gitarda Billy Coz ile davulda Buddy Miles'ın bulunduğu Band of Gypsys'in öne çıktığı bir zaman aralığı, Hendrix için bir nevi geçiş dönemi. Ritim kısmının sabit kalması ve seanslara sinmiş jam doğallığı "People, Hell & Angels"ın yağ gibi akmasına olanak sağlıyor. Seçilen kayıtların bir kısmı projenin doğası sebebi ile yer yer eskiz halinde, ancak "Earth Blues" ve "Somewhere" gibi gizli hazineler Hendrix'in dehasına ve enstrümanının imkanlarını mütemadiyen yeniden tanımlama çabasına kanıt niteliğinde. "Mojo Man"de Hendrix'in saksafonla atışmasına ve funk ile flörtüne tanık olmak da keyifli. "People, Hell & Angels" müzisyenin genç yaşta vefat etmeseydi hangi istikamete yönelebileceğine dair ipuçları da veriyor zira Hendrix'in ayağını pedallardan çekip saykodeli dozunu azalttığına, yeni önceliğinin blues köklerini elektriğe bağlamak olduğuna tanıklık ediyoruz. Hendrix hayattayken şöyle demiş: "Ben öldükten sonra plakları çalmaya devam edin, yeter". O plakları çalmaya devam etsek de Hendrix'ten kalanları dinledikçe kaçırdığımız güzellikler için hayıflanıyoruz.