Bugün kaiowas’la arka sokaklarda amaçsızca gezerken yukarıdaki tabelayı gördüm, “zoğrafyon ne ya?” diye merak ettim. Meğer zoğrafyon da her şey gibi insanın kendisine yakışanı giymesiymiş:“Zoğrafyon Ortaokulu ve Lisesi, İstanbul'da faaliyet gösteren çok az sayıda kalmış Rum eğitim kurumlarından biridir. Okul İstanbul'un merkezinde Beyoğlu'nda Taksim Meydanı'na çok yakın bir konumdadır.Zoğrafyon okulunun tarihi, Zapyon okulunun ihtiyacı karşılayamadığı ve yeni bir eğitim çatısına gereksinim duyulan 19. yüzyıla dayanır. Taksim'deki Panagia okulunun da 800'den fazla öğrenciye sahip olması sonucu, yeni ve çağdaş bir eğitim kurumunun inşası için para toplanmasına karar verilir. Bu iş için, başta Paris'te yaşayan ve zamanın 10.000 altın lirasını bağışlayan Hristaki Zoğrafos olmak üzere, birçok kişi bağışta bulunur. Cemiyetin 1890'daki genel toplantısında, bir onur göstergesi olarak, okulun adının Zoğrafyon olmasına karar verilir. Mimari yarışmada, mimar Periklis Fotiadis'in önerisi üstün gelir ve bugünkü haliyle okulunun inşası gerçekleşir. 1899 yılında Zoğrafyon ilk mezunlarını verir.İlk zamanlarda okulda gerçek bir gelişme olur ve 250'den fazla öğrencisi olur. Özellikle, 1955'teki 6-7 Eylül olaylarından ve 1964'teki Yunan kökenlilerin sınırdışı edilmesinden önce, bu okulda eğitim gören öğrencilerin sayısı 350'yi geçiyordu. Günümüzde ise okulun bünyesinde 50-52 kadar öğrenci ve 20'yi bulmayan öğretmen bulunmaktadır. Bu tüm İstanbul (ve Türkiye'deki) Rum öğrencilerin yaklaşık yarısını kapsadığından en "kalabalık" Rum okuludur. Öğrenim dili Türkçe ve Yunanca'dır.”
Geçen hafta boyunca misafirlerim vardı. Bir yandan kendi işlerimi yoluna koymaya çalıştım, bir yandan da turist kimliğine büründüm birkaç günlüğüne. Birkaç aydır tabanvay gezmediğim yerlere gitmiş oldum, Dumbo’da Manhattan manzarası izledim, West Village’da brunch yaptım, restoranlar öğrendim. [Yarın İstanbul’a gidiyorum üç haftalığına. Seneler geçtikçe her Türkiye’ye gidiş biraz daha zor geliyor. Beni oraya bağlayan tek şey insan faktörü ki seneler geçtikçe bu insan faktörünün de ehemmiyeti azalıyor.] Bir de ilk defa Guggenheim Müzesi’ne gittim. Bu post da Guggenheim’da kapsamlı bir fotoğraf sergisi bulunan ABD’li fotoğrafçı Catherine Opie ile ilgili. Kendisini, bebeği Oliver’ı emzirirken görüntülediği otoportresi aşağıda.
Dört kata yayılan sergideki ilk galeri Opie’nin “Amerikan Şehirleri” serisine ait. Bu galerideki resimler dört ana başlıkta toplanmış: Los Angeles’taki ufak bakkaliye tarzı dükkanlarıyla bezeli “Minimalls”, dünya üzerindeki en karakteristik insan yapımı yapılar olan otoyolları konu alan “Freeways” [bir örnek aşağıdaki post’ta], Opie’nin dünyanın en iyi ışıklanan şehirlerinden biri olduğunu iddia ettiği “Chicago” ve avuç içi kadar yere sıkışmış bir deliliğe ev sahipliği yapan Manhattan mahallesi “Wall Street”. Bu galerideki resimlerin ortak özelliği fotoğrafların hiçbirinde bir tane bile insan figürüne rastlanmıyor olması. Örneğin Opie, Los Angeles’taki otoyolları sabahın köründe, herkesin yataklarında olduğu saatlerde fotoğraflamış. Gördüğümüz manzaraların, üzerlerinde gezen insanlar olmadan da, birer ruhu var. “Minimalls”da sadece binaları görüyoruz ama içlerinde yaşayan, sattıkları üç-beş parça şeyle hayatlarını devam ettirmeye çalışan insanlar geliyor akla. Arabayla ya da otobüsle giderken yol kenarında gördüğüm ufak dükkanlar eskide sıkışıp kalmışlık hissini, her şeyin çok yakında yok olma/değişme tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu çağrıştırır bana. Opie’nin fotoğraflarında da bu tedirginlik var. Aynı zamanda birer belge işlevi görüyor bu fotoğraflar. Wall Street mesela, iş saatleri içinde karınca yuvası, geceleri ise hayalet şehir gibi bir yer. Ama geceleri sokaklarda kimse olmadığından bu iç üşütücü boşluğa da pek kimse tanık olmuyor. Opie’nin Amerikan yaşamını mercek altına aldığı siyah-beyaz fotoğrafları işte bu boşluğun birer belgesi.


Zaten Opie için yapılacak en iyi tanımlardan biri “belgeselci fotoğrafçı”. Fotoğraflarının temelinde bulunan ve farklı çalışmalarını birbirine bağlayan tema şu: cemiyet ve topluluk kavramı. Catherine Opie, günlük hayatın içerisindeki varlıklarından haberdar olduğumuz ama yok saydığımız insan gruplarına çeviriyor kamerasını. Bu insanları tanımlayan, bir grup olarak bir arada tutan unsurları fotoğraflarında gözümüze sokuyor. Haklarında hiçbir şey bilmediğimiz insanların gözlerinin içine baktırarak onları anlamaya zorluyor. Toplumun kenarlarında yaşayan ve dışlanan bu insanları adeta kutsuyor, bir yandan da onları gerçeklikten koparmıyor, masal kahramanları yaratmıyor. Fotoğraflara bakarken yavaş yavaş fotoğraflardaki insanları tanıdığını hissetmeye başlıyor sergi ziyaretçisi, toplumsal muhafazakarlık ekseninde çizilen “biz” ve “onlar” kavramları arasındaki duvar yok oluyor.

Yukarıdaki iki fotoğraf, Opie’nin aktif bir üyesi olduğu Los Angeles’taki gay/lezbiyen camiasındaki arkadaşlarının portreleri. “Being and Having” ismini verdiği bu seride, karakterler renkli arka planların önünde doğrudan kameraya bakarak poz veriyorlar. Toplumun varlıklarını aşağılık bulduğu, kıyafetlerinden ve görünüşlerinden tiksindiği bu insanlar kendi dünyalarına adım atmaya zorluyor sergiyi gezenleri. Oldukları gibi, dövmeleriyle, cinsiyetsiz bedenleriyle dimdik duruyorlar, biz de varız diyorlar. Opie bir nevi nedensizce kaybettikleri onurlarını geri veriyor arkadaşlarına. Eski zamanlarda sadece aristokratların parasını verip ressamlara çizdirdikleri görkemli portreleri fotoğrafçılık alanına taşıyor, odak noktasına hala herkes gibi oldukları düşünülmeyen [bkz: ABD’nin en liberal eyaletlerinden biri olan California’daki son seçimler] insanları oturtuyor. Bu fotoğraflardan sonra, bir de “Domestic” diye bir seriye imza atmış Opie. Bir araba kiralamış, ABD’yi boydan boya gezip çeşitli gay ve lezbiyen çiftlerin evlerine konuk olmuş. Opie cinsel kimliğini sonuna kadar sahiplenmesi ve irdelemesiyle bilinen bir fotoğrafçı olduğundan, bu kişiler de zor koşullar altında kurdukları ve özenle korumaya çalıştıkları hayatlarını kendisine açmaya razı olmuşlar. Ortaya çıkan fotoğraflardan bir tanesi aşağıda. Masada yıkanmamış tabakların durduğu, sıradan eşyalarla döşenmiş evler görüyoruz hep. Alışık olduğumuz mutluluk tablolarından tek farkı, çocuk yetiştiren çiftin bir anne-babadan değil, iki anneden ibaret olması.
“Icehouses” ve “Surfers” serileri yine cemaat kavramıyla içli dışlı seriler. Minneapolis’te geçirdiği birkaç ay boyunca orada yılda birkaç haftalığına kurulan, buzda balık avlayan balıkçılardan oluşan komüniteleri, yaşadıkları geçici evleri konu almış sanatçı. “Surfers”da ise adından belli olduğu gibi sörfçüleri. Ama dalgaların üzerinde akrobatlık yapan sporcuların görüldüğü, aksiyon dolu fotoğraflar değil bunlar. Opie daha ziyade sörfçülerin saatlerce dalga beklerken yaptıklarını, gerçekleşmesini umdukları o ortak arzunun yarattığı biraradalığı konu alıyor.

Guggenheim’daki son galeri ise Opie’nin daha yakın dönemde Güney Los Angeles’taki evinde ve evinin yakınlarında çektiği fotoğraflardan oluşan “In And Around Home” sergisi. Sanatçının çalışmalarındaki belgesel etkisinin doruğa vurduğu fotoğraflar bunlar. Bir yanda ayakkabı çalarken yakalanmış bir kız ve sokağa atılmış bir televizyon. Bir yanda devlet politikalarını protesto eden Porto Riko’lu göçmenler. Bir yanda özel bir üniversiteye giden öğrencilerin maç coşkusu. Aralara serpiştirilen ve dünya konjonktürünü hatırlatan, Opie’nin televizyon ekranından çektiği polaroidler. Hem kişisel, hem de politik açılımları olan fotoğraflar. Aşağıdakinde Oliver’ı bir tutu içinde görüyoruz.
Bu sergide yoktu ama Opie’nin son olarak ABD’deki lise Amerikan futbolu takımlarını fotoğrafladığını okudum. Hem portreler, hem de uzaklardan çekilmiş manzara fotoğrafı benzeri çalışmalar varmış bu serisinde. Her grubun kendi içinde ritüelleri, o grubun bir üyesi olmadan idrak edilemeyecek kodları var. Opie bu gizleri ortaya çıkarma ve dünyayı daha anlaşılır kılma çabasına devam ediyor. Aynı zamanda UCLA’de fotoğrafçılık hocası olan Opie’nin bu kariyer-ortası sergisi, 7 Ocak 2009’a kadar gezilebilir.
5 ocak
Yaşama sanatı yalanlara inanmayı bilme sanatıdır. Bunun korkunç yanı, doğrunun ne olduğunu bilmememize karşın, bir yalanın yalan olduğunu hala anlayabilmemizdir.
8 ocak
Bir arabanın altında kalmanın ya da öldürücü bir hastalığa yakalanmanın korkusuyla kendini öldürmeyi düşünmenin hiç de gülünç ve saçma bir yanı yoktur. Acı çekme derecesinin dışında, insanın kendini öldürmek istemesi, ölümünün önemli, bilinçli ve yanlış yorumlanmaması gereken bir eylem sayılmasını istemesidir. Bu yüzden intihar edecek bir kimsenin ezilmek ya da zatürreeden ölmek düşüncesi gib anlamsız bir şeye katlanmamasını doğal karşılamak gerekir. Onun için üşütmemeye ve dönemeçlere dikkat.
16 ocak
İntiharın güçlüğü şurada: İnsanın ancak tutkuyu aşarak gerçekleştirebileceği tutkulu bir davranıştır intihar.
19 ocak
Bir başkasını gerçekten seven insan bu ilişkinin neden “yaşam boyu” sürmesini istemekte direnir? Çünkü yaşamak acı çekmek, aşkın tadını tatmak ise duygusuzlaşmak demektir; bir ameliyatın ortasında kim ayılmak ister?
…
Erdemli insanın kurnazlığı! Kurnazlık olmadan erdem olabilir mi? Değerleri kavrayabilme yetisine kurnazlık diyoruz. Kaldı ki, hesap olmaksızın, kimse bir işe yaramaz. ‘Mutlak deli’, delidir, hatta budaladır, o kadar.
Ama bilinçdışı bir yoldan biliyorum ki, çıkarsızlık olmaksızın, bencil olmanın ötesine geçemeyiz. Kadınlara bak: Onları boğazlasan da, çıkarlarını asla unutmazlar.
22 ocak
Bir kez daha dünyaya gelirsen, annene bağlılığın bile ölçülü olmalı. Yoksa yitirmekle kalırsın.
24 ocak
İnsan durmadan biriktirir: öfkeyi, aşağılanmayı, acımasızlığı, sıkıntıyı, gözyaşlarını, çılgınlığı; ve sonunda bakar ki, insanı hiçbir şey yapamaz duruma sokan kansere, nefrite, şekere ya da damar sertliğine yakalanmış. Bunun böyle olmaması şaşırtır insanı.
Talihsizliklerin en kötü yanı, öyle olmadığı zaman bile insana her şeyi talihsizlik olarak yorumlama alışkanlığını kazandırmalarıdır.
26 ocak
Yakında bir gün, belki de yarın, o adamla bir trene binip gideceği ve bir daha ondan hiç haber almayacağın gerçeğini kabul edemiyor musun? Sanki ölmüşsün gibi. Hiçbir daha!
Çocukken de böyle hissetmiştin, utangaç ama aynı zamanda mutlu gözlerle birbirine bakan iki yetişkin insanı seyrettiğin zaman.
Ne yapmayı düşündüklerini anlayamamıştın o zaman, otuz yaşında değildin daha. Tıpkı öylesin gene, yalnız birbirlerine sarılışlarının gerisindeki korkunç gerçeği biliyorsun ve otuz yaşındasın. Hiç büyümeyeceksin sen.
Bir keresinde sen de daha az mı kötü davranmıştın? E’yi nasıl başından attığını hatırla.
Ama her şey iki yanlıdır. Onu başından atma nedenin namus kaygısı mıydı, yoksa korkaklık mı?
Avutucu bir düşünce: Önemli olan yaptığımız şey değil, onu nasıl bir ruhsal durumla yaptığımızdır.
3 şubat
Sevgilim. Bütün bu korkunç aylara rağmen; yalnız acı çekmeyi bilen bir zavallının bütün gücünü böyle anlamsızca, istemeden yok edişine rağmen; birlikte yaşamakla elde edebileceğimiz bütün o güzel şeyleri saçıp savurmamıza rağmen; bana yaptığı bütün kötülüklere rağmen; hüznü, çaresizliği içinde gene de özlüyorum onu; bedenini, düşüncelere dalan gözlerini, boş, istekli çabalarını, hayata tutkun beş parasız bir güzel olarak geçirdiği o pırıl pırıl yıllarını seviyorum. Zavallı yavrucak; seninle vedalaşmam, senin için ettiğim dua olsun bu sözler.
25 şubat
Bir aşığın mantığı: Ben ölmüş olsaydım, o yaşamaya, gülmeye, talihini denemeye devam edecekti. Ama beni atlatıp bıraktı ve gene de yapıyor bütün bunları. Demek ki ben de ölmüş biri gibiyim.
24 mayıs
18-20 yaşında bir delikanlının kendi belirsiz ruhsal durumunu gözden geçirmesi, yumruklarını sıkıp gerçekliği kavramaya çalışması güzel bir şey. Ama bunu otuz yaşındayken yapmaya kalkması o kadar parlak bir davranış değil. Hem aynı şeyi kırkında ya da daha sonra yapacağını düşünmek seni ürpertmiyor mu?
30 mayıs
Bir şey yalnız sana bağlıysa, onu elde etmek için istemek ve kararlı olmak yeter. Başkalarının onayına bağlı olan her şey, hiçbir şekilde ilgi gösterilmemesi gereken bir ‘alışveriş’tir. Ancak kayıtsız görünerek istediğiniz bir şeyi elde edip koruyabilirsiniz.
İnsan ilişkilerini ticarette de geçerli olan yasalar yönetir. İyi sözleşmeler yapmak için, bir şeye ilgi duysanız da duymasanız da görünüşte ilgi duymuyormuş gibi yapmanız gerekir.
Kendinize karşı içtenlikle davranın, başkalarını yanıltın.
Bir kadının seninle kalmasını, yalnız bunu istiyorsan, onu öyle bir duruma sok ki başkalarının düşünceleri, kendi çevresinin duyduğu saygı ve kendi özçıkarı onun gitmesini engellesin. Sadece ona karşı duyduğu bağlılık ve içtenlikle bir kadını tutabileceğini sanan erkek, budalanın biridir. Yerleşmiş törelerin senden yana olmasına bak: Devrimleri ve kadınları korumanın yolu budur. Her türlü soylu davranışı bir yana bırakıp saygıdeğer bir yurttaş, göbekli bir burjuva olarak yaşamaya bak. Bütün tanıdıklarının kendilerine nasıl önemli işler bulduklarını, çapkınlıklarının, ondan da çok yedikleri yemeklerin nasıl tadını çıkardıklarını görmüyor musun? Herkesin de hoşuna gider böyle olması.
Böyle bir insanın kendisini ülküleri uğrunda gözden çıkaracağından kuşkuya düşürürsen, o insanı büyük ölçüde şaşırtmış olursun. Hayatta becerikli olmanın yolu kurnazlıktan geçer.
Kendisini bırakıp gider korkusuyla sevgilisinin isteklerine boyun eğmeyen nişanlı kızın bildik kurnazlığı gibi.
31 mayıs
Başkasından nefret eden bir insan hiçbir zaman yalnız değildir. Nefret ettiği insan her zaman onun yanındadır.
11 haziran
Sana kanını feda etmeye hazır demiyorum –bu anlık ve kolay bir şey–, bütün bir yaşam boyunca sana bağlanmaya (bir başka deyişle her gün bağlılığını yenilemeye) hazır olmayan kişiden bir sigara bile kabul etmemelisin.
12 haziran
‘En kutsal sevgilerimizin’ hepsi tembel bir alışkanlıktan başka bir şey değildir.
17 haziran
Acı çekmek (mutsuzluk, yas), düşünceleri belli bölgelerden uzak tutmak, böylece orada egemen olan acılardan kurtulmak için zihinde tel örgü yaratmak gibidir. Bu bakımdan, manevi yetenekleri sınırlar acı çekmek.
Acı sona erdikten sonra, yeteneklerinin daha da güçlenmiş olacağını söylemek, hiç de öyle çarpıcı bir gerçek değildir. Çünkü, her şeyden önce o bölgede her zaman belli bir uyuşukluk, o kötü noktadan bir sakınma eğilimi olacaktır; ayrıca acı çekerken bir kazanç elde edilmemişse, daha sonra, insan iyileştikten sonra nasıl bir şey kazanılacağı düşünülebilir?
Gerçekte, kazandığın bir şey varsa o da deneyimdir, yani hayatta en belirsiz ve işe yaramaz şey. Düşünsel bakımdan ise, ancak çaptan düşmüş olabilirsin. Acı çeken hiç kimse artık eskisi gibi değildir; tıpkı yaralanmış bir gövdenin eskisi kadar sağlıklı olamayacağı gibi, ancak belli bir sertleşme ve nasırlaşma olabilir.
22 haziran
Dünya beceriklilik üzerine kurulu. Yalnız becerikli kimseler kötülük yapıp bundan zararsız bir şekilde kurtulmasını biliyorlar. Bu durumda cezaya çarpılıp bunun acısını çıkarmak için kendisi de kötülük etmeye karar veren bir insan, bundan böyle her zaman becerikli olmak zorunluluğunu unutmamalıdır, yoksa her tökezleyişi olağan beceriksizliğiyle çelişeceği için ona acı çektirecektir.
…
Günah işleyenlere öğüt: Sakın yarı yoldan dönmeyin, sonuna kadar gidin; kendinize yeni bir yön vermeyi alışkanlık haline getirin, her şeyi, özellikle kendi geçmişinizi başka bir açıdan görün.
…
Arada bir önemsiz yalanlar söyleyenler azılı canilerden daha çok acı çekerler, çünkü caniler bu gibi işlere adamakıllı alışmışlardır.
Kötü bir davranış yüzünden pişmanlık duyduğumuzda bizi tedirgin eden, başkalarına verdiğimiz zarar değil, bunun bize getirdiği rahatsızlıktır.
8 temmuz
“O çocuklarında hayatı için bir amaç buldu.” Onlar da kendi çocuklarında bulsunlar diye mi? Ama bu sonsuz üremenin anlamı nedir?
9 temmuz
Herhangi bir işe, başarma kararıyla girişmek iyi bir belirti değildir, çünkü başkalarını geçme, gurur ve hırs vardır böyle bir tutumda. İnsan, yaşamak için yaşadığı gibi, giriştiği işin tekniğini severek başlamalı bir işe.
Bir işten ne elde edebileceğini bilen herkes kendisini o işe adayacak güçtedir; karşılık beklemeden kendini bir işe adamaktır zor olan.
22 temmuz
Sonuçta yüreğimizde bir pişmanlığı, geçmişte yapılmış bir alçaklığın yarasını taşımamız, kendimize ilişkin bilincimizi artırıyor, bizi kendimiz için ilginç hale getiriyor, başka türlü boş bir kararsızlık içinde geçireceğimiz birçok yalnız anımızı kaplıyor olabilir.
Herhangi bir pişmanlık – çünkü kötü bir eylem her zaman bir tutku göstergesidir ve bizde bir an için belirli bir enerjiye sahip olduğumuz yanılsamasını yaratır.
19 eylül
Fırtınalı bir iç hayatları olup da konuşarak ya da yazarak içlerini dökmek istemeyenler, aslında, fırtınalı iç hayatları olmayan insanlardır.
Yalnız bir insanla arkadaşlık et, herkesten çok konuştuğunu göreceksin.
21 eylül
Sevdiğimiz bir kimsenin arada bir hoşumuza gitmeyen, sinir bozan ya da bizi inciten bir şekilde hareket etmesinden yakınmamalıyız. Homurdanacak yerde, gücenmişliğimizi ve kinimizi biriktirmeliyiz: Bir gün bu sevdiğimiz insan şu ya da bu şekilde bizi bırakıp gittiği zaman, acımızı hafifletmeye yarar bu biriken duygular.
29 eylül
Korktuğumuz şeyden, dolayısıyla kendimiz olabileceğimiz, bizimle belli bir yakınlığı olan şeyden nefret ederiz, çünkü herkes kendinden nefret eder. Bir insanın en ilginç, en verimli nitelikleri kendisinde ve başkalarında en çok nefret ettiği nitekliklerdir, çünkü nefret bütün öbür duyguları da (sevgi, kıskançlık, bilgisizlik, gizlilik, bilme ve sahip olma isteği) içerir. Acı çektiren de nefrettir. Nefreti yenmek demek, kendini tanımaya, kendine egemen olmaya, kendini doğrulamaya, dolayısıyla acı çekişe son vermeye doğru bir adım atmak demektir.
Acı çekiyorsak, suç her zaman bizdedir.
15 ekim
Elbette acı çekerek insan birçok şey öğrenebilir. Ne yazık ki acı çekmek öğrendiklerimizden yararlanacak gücü bırakmaz bizde; bir şeyi sadece bilmekse, hiçten de az bir şeydir.
Acı çekmeyi kabul etmek, aslında acı çekmenin bir yoludur. Öyleyse… Bir insan kendisini bir şey uğrunda harcadığı zaman, bir başkasının acısını dindirmek amacıyla yapmaz mı bunu? Bu da şunu demeye gelir: Ben acı çekeyim, yeter ki başkaları çekmesin. Ama her insan acı çekmemenin bir yolunu bulsa, daha etkin bir yöntem olmaz mı bu?
… ancak acı çekmeyi, kabul etmekle acıdan kurtulur insan. Acı çekmeyi de ancak kendisini harcayarak kabul edebilir.
Bu durumlarda, güçlük insanın boyundan büyük işlere kalkışmasından doğmaktadır. İnsan acı çekmeyi kabul eder (boyun eğme) ve anlar ki acı çekmiş olmaktan başka bir şey yapmamıştır. Bunun bize bir yararı dokunmadığı gibi, başkaları da aldırmamıştır çektiğimiz acıya. Bu yüzden dişlerimizi gıcırdatır, insanlardan uzaklaşırız.
Bizi en çok inciten şey, enayi yerine konmak, çektiğimiz acıların yadsınması, göz önünde bulundurulmamasıdır.
26 ekim
Kendimize de, ne düşündüklerini belli etmeyen yüzlerine baktığımız ve anlaşılmaz, dayanılmaz bir güce sahip olduklarını sandığımız yabancılara davrandığımız gibi davranabilseydik. Bunun yerine, bütün eksikliklerimizi, zayıf yanlarımızı biliyoruz ve içimizden bilinçaltı bir gücün ortaya çıkıp kendine özgü bir incelikle hareket etmesi umuduyla yaşıyoruz.
30 ekim
İşimize geldiği zaman bağışlarız başkalarını.
1 kasım
Bir hiç yüzünden yılgınlığa kapılan insanlar en büyük darbelere karşı durmaya en yatkın insanlardır. Böyleleri güçlü insanlardan daha kolayca kendilerini bir trajedi havası içinde yaşamaya alıştırırlar. Direnme güçleri çabuk tükenir ve yuvarlanıp giderler.
Her sıyrığı bir yıkım sayma alışkanlığı gerçek bir yıkımın incitme gücünü azaltır.
3 kasım
Hepimiz kötü şeyler düşünürüz, ama pek seyrek kötülük yapabiliriz. Hepimiz iyi şeyler yapabiliriz, ama iyi şeyler düşünebilenlerimiz çok azdır.
Başkalarının bizim hakkımızda ne düşünecekleri kaygısı kendi vicdanımızdan daha güçlüdür.
24 kasım
Gençlik yıllarında insan şaşkın bir şekilde, kendisinden olduğu kadar, başkalarından da bir şeyler beklediği, onların ‘başkaları’ olduğunu anlamadığı için, gençliğe umut çağı diyorlar. Kendimizle başkalarını ayırt edebildiğimiz zaman, yani artık onlarla birlikte olma gereğini duymadığımız zaman genç olmaktan çıkarız. Ve iki şekilde yaşlanırız: ya kendimizden bile hiçbir şey beklemeyerek (taşıllaşma, ikinci çocukluğa dönme) ya da yalnız kendimizden bir şey bekleyerek (çalışkanlık).
3 aralık
Okurken aradığımız yeni düşünceler değil, kendi düşüncelerimizin basılı sayfada doğrulandığını görmektir. Bize çarpıcı gelen sözler, kendimize mal ettiğimiz –içinde yaşadığımız– bir evrende yankılar yapan sözlerdir. Bu titreşim içimizde yeni başlangıç noktaları bulmamıza yardım eder.
8 aralık
Aşkın bir çıkara dayanmasını kim ahlaksızlık sayıyorsa, bütün kadınları rahat bıraksın daha iyi, çünkü bir kadının sırf aşk için kendini verdiği o pek ender durumların dışında, sizi seven kadın bile, kendisiyle yatmanıza izin verdiği zaman, az çok bir orospu gibi çaresizlik içinde, ya kibarlıktan ya da kişisel bir çıkar için yapıyordur bunu.
10 aralık
Yıllar bir anı birimidir, saatler ve günlerse yaşantı birimi.C. P.
Canan Arıtman. Türkiye’nin en büyük “sol!” partisinin kafatasçı milletvekili. Tabi Türkiye’nin sol partisi tarihi boyunca faşistlikten başka bir şey yapmamış, ta tek parti döneminden beri uygulamaları ve tavırlarıyla bugünümüze ipotek koymuş bir parti. Ama toplum olarak, bir gün ağzını açıp emekçilerin hakkını korumamış, Kürtleri yok saymış, türban takan genç kızları öcü ilan etmiş, milli güvenlik hususlarında popülist cengaverliğin kitabını yazmış bir partiye sol demekte bir beis görmüyoruz. Cahillik mi şapşallık mı, bilmiyorum. Hal böyle olunca Canan Arıtman gibi örümcek kafalı insanlar da doğal habitatlarına yakın buldukları CHP’de siyaset yapabiliyor.
Canan Arıtman, hiç iyi bir şey yapmamış değil mecliste, tecavüz mağdurları ve cinsel suçlar hakkında olumlu çalışmaları olmuştu. Ama bir değil, iki değil imza attığı rezaletler. Önce meclise girerken “silahımı vermem” diye tutturmasıyla ne kadar bayağı ve izansız biri olduğunu gösterdi. Zaten kadınların temsil sorunu var mecliste, numunelik kadın milletvekili de bezlerce testosteron salgılıyor. Sanki atış poligonu meclis, kimi vuracaksa artık içeride. Sonra Emine Erdoğan’a “kıyafetleriniz Türk kadınını rencide ediyor” diye mektup yazdığını hatırlıyorum. Sanki ülkede herkes başıaçık gezmek zorundaymış gibi. Ne haddineyse Türk kadınının nasıl giyinmesi gerektiğini belirlemeye kalkmak. Bir de sıçtığı bokun üzerine tüy dikme, artçı demeçlerle iyice sıvama huyu var kendisinin. O zaman da “Sümerliler’de fahişeler kapanırmış” dediydi. Durdu durdu, on ikiden vurdu geçen gün. Kimsenin cesaret edemediği şık bir harekete imza atıp Ermenistan’ı ziyaret eden, Türkiye sınırları içinde soykırımın olduğunu düşünebilme ve bunu ifade edebilme özgürlüğünü savunan Cumhurbaşkanı’na sataştı. “Gül’ün anne tarafından etnik kökenini araştırın görürsünüz.” Gül’e mi, annesine mi, Ermenilere mi, hepsine birden komple mi küfür ediyor belli değil. Kiminden tepki, kiminden övgü alıyor, asla geri adım atmıyor, hatta iyice abartıyor. [Ülkeye bak, insanların Ermeni olmadığını kanıtlamak için DNA testi yaptırma tartışmaları gündemi işgal ediyor. Hiçbir zk olmaz bizden.] Bir insanın olası etnik kökenini aşağılıyor, sonra da utanmadan “bana ırkçı, kafatasçı, Nazi gibi nitelemelerle hakaret ve iftira atanlara dava açacağım” diyor. Bir de gidip Atatürk'ün arkasına sığınmaya kalkıyor, "ben Atatürk milliyetçisiyim" diyor. Irkçısın ve kafatasçısın. Nazilik’ten de bıyığın, gaz odaların ve toplama kampın eksik. Şu fotoğrafa bakın, içindeki nefret suratına işlemiş.
Aşağıdaki yazıyı takriben bir ay önce yazmıştım. Üzerinden biraz vakit geçmesini ve derginin gazeteci raflarında biraz daha sararmasını bekledikten sonra buraya da koyuyorum.
"Baştan söyleyelim, Deerhunter’ın üçüncü uzunçaları yılın en iyilerinden. Kendilerini buraya getiren yol ise dolambaçlarla dolu. Atlantalı beşlinin beyni Bradford Cox, eklem yapısını bozup kendisine fazlasıyla uzun bir boy ve narin bir dış görünüş veren, sağlığını tehdit eden bir hastalıktan muzdarip örneğin. Amacımız tıp dersi vermek değil ancak Cox’un hayatı boyunca hissettiği bu “ötekilik” hissinin grubun müziğine yansımaları büyük. İlk başlarda epey bocalayan grup çeşitli eleman değişikliklerinden sonra bir de basçılarını bir kazada kaybedince tüm iç huzursuzluklarını ve düş kırıklıklarını ilk albümleri ‘Turn It Up Faggot’a dökmüş 2005’te. Amatör, ham bir punk/art rock albümü bu; hatta grup o şarkıların adını bile anmak istemiyor artık. Lakin bu albüm sayesinde Liars ile turlamışlar ve bu esnada pişmişler. Arkasından 2007’de shoegaze ve ambient arasında keskin geçişlere sahne olan, yer yer parlayan, yer yer can sıkan, çiftkutuplu “Cryptograms” gelmiş. Bu albüm ile eleştirmenlerin dikkatini çekmişler ve bilinirlik kazanmışlar. Bradford Cox’un daha deneysel fikirlerini Atlas Sound isimli solo projesine havale etmesi sonucu yüklerini de boşaltmışlar. ‘Microcastle” bu sürecin sonunda ortaya çıkan, göreceli olarak daha temiz ve hedefe daha odaklı bir indie rock albümü.
Kabaca üç bölüme ayırılabilir “Microcastle”. Açılıştaki enstrümantal “Cover Me (Slowly)” albümün nostaljik ama özgün havasını bir buçuk dakikaya yoğuşturan bir parça. Arkasından gelen “Agoraphobia” ise düz bir tempoda ilerleyen huzurlu sesler yumağı. “Never Stops” sırtını shoegaze geleneğinden ödünç alınmış gitarlara dayayıp gümbürdüyor, “Little Kids”deki çanlar ve “Microcastle”ın ikinci yarısındaki reverb efektli gitarlar gidişatı bozmuyor. Albümün ortasında ise sakin ve kısa üç adet parça var, bunlar piyanonun yürüttüğü “Green Jacket” örneğindeki gibi daha itidalli şarkılar. Son düzlükte albümün en neşeli gitar cambazlıklarını ihtiva eden “Nothing Ever Happened” ile tekrar artıyor ivme, albüm zirveye tırmanıp son buluyor. Yaratılan ses duvarları insanı boğmuyor, aksine şarkılar akıp giderken bir ferahlık çöküyor. Kof şarkı yok, her ses tam yerinde ve zamanında, akış muazzam, şeytan ayrıntıda gizli. Ama düşününce layıkıyla indie rock yapan tek grup Deerhunter değil; “Microcastle”ı özel kılan bir unsur olmalı. Belki sırrı ‘Microcastle’a damgasını vuran temaların karanlığında bulabiliriz. Az önce huzurlu dediğimiz “Agoraphobia” dört duvar arasına hapsolmaktan memnun, söyleyeceği hiçbir şey kalmamış, silinip gitmek isteyen bir insanın ağzından yazılmış. Sözlere bakınca hemen her şarkıda kaçıp gitmeyi arzulayan ama beceremeyen yorgun antikahramanlar görüyoruz. Cox’un zahmetsiz, yumuşak, duygusuz ve ayrık vokalleri ses veriyor bu bezgin karakterlere. “Never Stops” planlanan kaçışı bir türlü gerçekleştirememekle, “Twilight In The Carbon Lake” yeni bir insan olma hayaliyle ilgili. Yine az önce en neşeli dediğimiz “Nothing Ever Happened” bile hayatın geçip gitmesini izlemek, ne olduğu bilinmeyen şeyleri beklemek ve aslında hiç var olmayan derinliklere manasızca odaklanmaktan bahsediyor. “Activa”da açıkça “denedik, denedik, denedik / hayatımızı boşa harcadık” diyor Cox. Yeni sesler yaratmayan ama belli bir müzikal mirasın üzerinden hüsranları ve parçalanmış düşleri yansıtan bir albüm “Microcastle”. Huzursuzluklarını ustaca gizleyen şarkılardan bunaltılar, vesveseler, kaygılar damlıyor. Belki de bu tezatlık yüzünden tokat gibi çarpıyor “Microcastle”. Zamanın ruhunu, ortak bir damarı yakalamakla alakalı bir sihir mevcut.
Bir de “Weird Era Cont.” isimli ek bir albüm var. Gözümüz doysun diye öylesine paketlenmiş, ikinci sınıf stüdyo debelenmelerinden ibaret değil. “Microcastle”da birbirine ustaca eklemlenmiş farklı müzikal kimlikler teker teker çıkıyor karşımıza bu ilave cd’de. “Vox Celeste” katıksız bir shoegaze şarkısı örneğin. “Focus Group” ve “Dot Gain” 90’lar rock’ına birer saygı duruşu. “Weird Era” grubun askıya astığı ambient seslerin dışavurumu. Neredeyse kusursuz bir albümün yanında kusursuz bir hediye."
Deerhunter - Cover Me (Slowly)
8 ocak
Yanlışlar hep başlangıçla ilgilidir.
3 ağustos
Bir kadın, eğer budala değilse, eninde sonunda bir insan yıkıntısı ile karşılaşır ve onu kurtarmaya çalışır. Kimi zaman da başarır bu işi. Ama bir kadın, eğer budala değilse, eninde sonunda akıllı, sağlıklı bir adam bulup onu bir yıkıntıya çevirir. Her zaman başarır bu işi.
27 eylül
Kadınların her zaman ‘ölüm gibi acı’, kötülük yatağı, aldatıcı sürtük ve Delila oluşlarının temel nedeni sadece şudur: bir erkek, eğer hadım değilse, her kadınla kendini tatmin edebilir. Oysa kadınlar kolay kolay elde edemezler bu özgürlük veren mutluluğu; hiç değilse, her erkekle, çoğu zaman da sevdikleri erkekle ve özellikle onu sevdikleri için gerçekleştiremezler bu mutluluğu. Bunu bir kere tattılar mı da, başka bir şeyi düşünmezler ve bu zevk anına duydukları haklı özlem yüzünden hiçbir kötülüğü yapmaktan çekinmez duruma gelirler. Sürüklenirler buna. Hayatın temel trajedisi de budur. Çok çabuk tatmin olan bir erkeğin hiç doğmamış olması bile daha iyidir. İntiharı haklı kılacak bir eksikliktir bu.
30 eylül
Evlenmeye değer kadınlar bir erkeğin evlenecek kadar güvenemediği kadınlardır.
Ama daha korkunç olanı şudur: yaşama sanatı, sevdiklerimize onlarla birlikte olmaktan ne büyük bir zevk duyduğumuzu belli etmemekten başka bir şey değildir; bunu başaramadık mı, bırakıp giderler bizi.
6 kasım
İntiharı düşünen bir insan için en kötü şey kendisini öldürmesi değil, bunu düşünüp yapmamasıdır. İntihar düşüncesine –bir alışkanlık haline gelen intihar düşüncesine- yol açan manevi çöküntü kadar aşağılık bir şey yoktur. Sorumluluk, vicdan, irade gelişigüzel yüzüp durur bu ölüdenizde, sulara gömülse bile rasgele bir akıntıyla yeniden ortaya çıkar.
Asıl başarısız insan, büyük işleri gerçekleştiremeyen değil –bunu kim başarmıştır ki- bir yuva kurmak, bir dostluğu, bir kadınla mutlu bir ilişkiyi sürdürmek, ekmek parasını kazanmak gibi küçük şeylerde başarısızlık gösteren insandır. Başarısızlığın en acısı budur.
13 kasım
Kendi önemlerine inanan küçük büyük insanların hayatında her zaman bu büyüklüğü şu sözleri söyleyerek ödeteceğiniz bir an gelir: “Sen önemli bir insansın, bu yüzden hayatımı sana teslim etmeyi göze alamıyorum.”
Bir erkek kendisini aldatan bir kadın yüzünden üzülürse, o kadını sevdiği için değil, o kadının güvenine layık olamadığından duyduğu aşağılanma için çeker bu acıyı.
16 kasım
Bir şeye ya da kimseye sahip olabilmek için, ona bütün bütüne boyun eğmemeli ya da kendimizden geçmemeliyiz; kısacası, ona olan üstünlüğümüzü korumalıyız. Ama ancak kendimizi bütün benliğimizle verdiğimiz şeylerin tadına varabileceğimiz de hayatın bir yasası. Tanrı sevgisini uyduranlar oldukça akıllıymışlar; aynı zamanda sahip olup tadına vardığımız başka bir şey yoktur çünkü.
17 kasım
Her kadın, sevdiği uzaklardayken dertleşebileceği, birlikte boş saatlerini doldurabileceği bir erkek arkadaş arar büyük bir doymazlıkla; uzaktaki adam için duyduğu aşkı bu arkadaşın bozmasını istemez; erkek arkadaşı kadının uzaktakine olan sevgisiyle çatışabilecek bir şey istedi mi, kadın incinir; ama bu arkadaş daha acı çekmemek için sözlerini, bakışlarını denetlemeye, daha dikkatli davranmaya kalkıştı mı, kadın –her kadın- adamın acı çekişini görebilmek için hemen onun üzerindeki çekiciliğini artırır. Ve bunu da farkında olmaksızın yapar.
Her şeyden önce, unutma ki sevişmek gibi bir şeydir şiir yazmak: duyduğu tadın paylaşılıp paylaşılmadığını hiç bilemez insan.
Sevdiğin kadın kendi günlerinin ne kadar boş, dayanılmaz olduğunu sana söyleyebilir; şaşılacak olan, senin günlerinin nasıl geçtiğine aldırmayışıdır.
Çok acı çekmiş olmanın karşılığı, sonradan köpekler gibi ölmektir.
25 kasım
Bir daha, yalnız sana bağlı olmayan şeyleri ciddiye alma. Aşk, dostluk, ün gibi.
Yalnız sana bağlı olan şeyler konusunda da, bunları ciddiye alıp almamanın bir önemi var mı? Kim bilebilir? Herhangi bir ‘kimse’ yok ki, ‘ben’ bile anlamsız bir kelime olur bu durumda. Daha iyi, daha iyi.
26 kasım
Ölüleri niçin unuturuz? Artık hiçbir işimize yaramazlar da ondan. Tıpkı, gövdece ve kafaca bize verecek hiçbir şeyleri olmadığı için unuttuğumuz ya da köşeye ittiğimiz hasta va acıyla boynu bükülmüş kimseleri yaptığımız gibi.
Senden çıkarı olmayan hiç kimse kendini sana adamaz.
…
Ama bir şeye sahip olmak varken, ondan vazgeçebilen biri olabilir mi? Böyle bir eliaçıklık sadece güçsüzlüğün ülküleştirilmesidir.
28 kasım
En büyük kendini beğenmişliğin kanıtı: İnsan kendisiyle ilgilenir, oysa başkaları değil de biz oluşumuz yalnızca bir rastlantıdır.
…
Herkesin korkusu budur; ahmak olmaktansa kalleş olmayı yeğleriz. Eski hikaye. Nedeni, her ahmağın aynı zamanda kalleş olmasıdır, ama bunun tersi geçerli değildir. Akıllı bir kalleş düşünebiliriz. Oysa iyi bir ahmak var mıdır? Belki bir anlığına, ama uzun vadede, ahmağın yaşamında her zaman kalleşliklerle karşılaşılır, çünkü kavrayış yoksunluğu ancak toplum oyununun kurallarını ihlal ederek içinden çıkabileceğimiz durumlara yol açar.
30 kasım
İnsan neden dilediği gibi, kendi seçme hakkını kullanarak, ona bir anlam vererek arayamaz ölümü? Bunu yapamaz da ölmeyi bekler elleri bağlı? Neden?
Neden şu: İnsan bir gün daha, bir saat daha yaşarsa, ölmekle yitireceği seçme özgürlüğünü kullanma fırsatını elde edebilir düşüncesi ya da umuduyla hep geri bırakır bu kararı. Kısacası – burada kendi adıma konuşuyorum – nasıl olsa daha vakti olduğunu düşünür insan. Böylece ecel gelip çatar ve belli bir neden dayanarak hayatta en önemli eylemi gerçekleştirmek gibi bir fırsat kaçırılmış olur.
Aşkla ilgili bir düşünce: Senin kardeşin olarak doğmuş olmayı ya da seni dünyaya kendim getirmiş olmayı isteyecek kadar çok seviyorum seni.
5 aralık
Aşırı duygulu kimselerin yanıldıkları nokta ‘sevecen duygular’ın varlığına inanmaları değil, kendi sevecen yaradılışları adına bu duygulara sahip çıkmalarıdır. Ancak sert ve kararlı kimseler kendilerini sevecen duygularla kuşatma bilgi ve yeteneğine sahiptirler; ama işin acısı, bu duyguların tadını da en az onlar çıkarabilir.
Bir kere şunu anla ki, birini sevmek, bunun karşılığında sevilsen bile, sevilen kimseyi ilgilendirmeyen kişisel bir sorundur. Bu durumda belli anlamları olan karşılıklı birtakım sözler edilir, birbirine karşı belli bir şekilde davranılır; ama her iki taraf da bunlarda kendi duygularını bulur ve aynı şekilde karşısındakinin de bu duyguları beslediğini sanır. Oysa böyle bir örtüşme için hiçbir neden, hiçbir gereklilik yoktur. Bu söz ve davranışları olumlu bir şekilde yorumlayıp hayatını ona göre seni hoşnut edecek şekilde düzenlemek özel bir ustalık gerektirir. Ama aklının bir köşesinde şöyle bir sakıncaya, durumu kurtaracak bir kurnazlığa da yer vermeli: (Sevilen kimsenin kendisini düşünerek yaptığı) bu cömertlikten senin kendi isteklerini gerçekleştirmek için yararlanmaya kararlı olman …. Kendinden geçme, yadsıma, çocuklar, güven, bağlılık, bütün bunlar havayla temastan – sevgilinin kendisini gizemli bir şekilde araya sokmasından – korunması gereken kişisel simgelerdir. Bu simgelerle gerçekler arasında sözcüklerle nesneler arasındaki bağ vardır. İnsan bunları gerçek hayatın bir parçası saymak yanlışlığına düşmeden onlara gereken önemi verme ustalığını göstermelidir. Herkesin bildiği o soğuk ve değişmez yalnızlığın kaynağı da budur.
7 aralık
Başkalarına karşı açıkgöz olmadan önce kendine karşı açıkgöz olmayı öğrenmelisin. Her şeyi öyle ayarlayabilirsin ki, işlediğimiz günahları vicdanımıza birer erdem gibi gösteren bir sanat olduğunu görürsün bu uğraşında. Her kadın öğretebilir sana bu sanatı.
Kendini sevdirme sanatı döneklikten, sinirlenmekten, nefretten, yüzeyde tatlı görünüp de gerçekte zavallı olan adamın elini kolunu bağlayan pintice verilmiş ödünlerden başka bir şey değildir; ama bu ödünler o adamın yüreğinin derinliklerinde ve içgüdüsünde nefret ve kesin bir öç alma kararı olarak dile gelen korkunç bir pişmanlığın doğmasına yol açar.
Her zamanki trajedi: Ancak kendisinden nefret ettirebilen adam kendisini sevdirebilir – aynı kadına.
Kendini çocukça teslim edişinle kimsenin ilgilenmediğini anladığın zaman sona erer gençlik. Ve iki şekilde gelebilir bu son: ya başkalarının bundan hoşlanmadığını anlamamızla ya da bizim kendimizin bunu sürdüremeyişimizle. Zayıf insanlar birinci şekilde yaşlanırlar, güçlülerse, ikinci şekilde. Ben birinciler arasındaydım. Eh, bunun tadını çıkar hiç olmazsa!
13 aralık
Birine iyilik etmeye çalış. Çok geçmeden onun hoşnutlukla parlayan yüzünden nasıl tiksindiğini göreceksin.
C.P.
bianet'ten copy paste:1978'de Kahramanmaraş'ta yaşanan olaylarda resmi rakamlara göre 111 kişi öldü, Yüzlerce kişi yaralandı. 210 ev, 70 işyeri tahrip edildi. 804 kişi hakkında dava açıldı; sanıklardan 29 kişi idam, 7 kişi müebbet hapis, 321 kişi de 1-24 yıl arasında hapisle cezalandırıldı.
19 Aralık gecesi saat 21:00'de bir Ülkücünün, Çiçek sinemasına yerleştirdiği tahrip gücü düşük bir bomba; katliama giden olaylar zincirinin ilk adımını oluşturdu. Türkoğlu ilçesinden gelen bir grup faşist militan "Kanımız Aksa da Zafer İslam’ın" ve "Müslüman Türkiye" sloganlarıyla seyirci kitlesini "coşturarak" Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) il binasına saldırttılar.
Bombanın patlamasından hemen sonra, Ülkücü Gençlik Derneği (ÜGD) Kahramanmaraş şube başkanı Mehmet Leblebici ve 2. Başkan Mustafa Kanlıdere'nin talimatlarıyla bombayı attığı iddia edilen Ökkeş Kenger Ankara'ya ÜGD'ye telefon ederek "yardım" talebinde bulundu.
Ertesi gün Alevilerin oturduğu bir kıraathane bombalandı; 21 Aralık'ta iki Tüm Öğretmenler Birleşme ve Dayanışma Derneği (Töb-Der) üyesi bir öğretmen öldürüldü. 22 Aralık günü, bu iki öğretmenin cenazesini taşıyan kalabalığa, faşistlerin "komünistlerin, Alevilerin cenaze namazı kılınmaz" diyerek tahrik ettikleri kalabalık saldırdı. Bağlarbaşı camii imamı Mustafa Yıldız cuma vaazında şu "öğütleri" vermişti: "Oruç tutmak namaz kılmakla hacı olunmaz, bir Alevi öldüren beş sefer hacca gitmiş gibi sevap kazanır; bütün din kardeşlerimiz hükümete ve komünistlere, dinsizlere karşı ayaklanmalıdır; çevremizde bulunan Alevileri ve CHP'li Sünni imansızları temizleyeceğiz." Kalabalık dağılıp cenazeler ortada kalırken; güvenlik güçlerinin müdahalesiyle karşılaşmayan saldırgan kitle kent çarşısına yürüyerek Alevilere ve CHP'lilere ait işyerlerini tahrip etti. Çatışmalarda 3 insan öldürüldü.
22 Aralık gecesi faşistler Sünni mahallelerinde "ertesi gün solcu Alevilerin silahlı saldırı yapacağını" anlatarak, bu kitlesel biçimde silahlanılmasını sağladılar. 23 Aralık'ta Kahramanmaraş'taki olaylar karşılıklı çatışma boyutunu tamamen yitirerek, bütün solculara ve Alevilere dönük bir kıyama dönüştü. 24 Aralık'ta ilan edilen sokağa çıkma yasağına, yalnızca, kendi can güvenliklerini bile sağlayamayan güvenlik kuvvetleri uydular. Günden güne tırmanan gerginliğe ve valiliğin 21 Aralık'tan beri yinelediği taleplerine rağmen kente askeri güç gönderilmemişti. Saldırıların polis kuvvetlerine yönelmesi üzerine, "polis-halk çatışmasını önleme" gerekçesiyle 23 Aralık sabahı kentteki bütün polisler de görev dışı bırakıldı. Bu koşullarda 24 Aralık günü, faşistlerin çevre köy ve ilçelerden getirdiği silâhlı grupların takviyesiyle, kıyam insanlık dışı boyutlar kazandı.
"Komünistleri bırakmayın, Allah yoluna kesin, Sütçü İmam aşkına vurun", "Bugün cihad günüdür, bir Alevi öldüren cennete gider", "Alevileri öldürelim, memleketten temizleyelim", "Alevileri öldürün, şahit kalmasın" diye bağıran faşist ajitatörlerin sürüklediği kalabalıklar Alevilerin yaşadığı Yörükselim, Yenimahalle, Serintepe, Mağaralı, Karamaraş mahallelerine saldırdılar. Bu mahalleler taranıp, bombalanıp, kundaklandıktan sonra muhasara altına alındı. Ölülerin taşınması, yaralıların hastanelere götürülmesi engellendi, hastaneler kuşatıldı; insanlar kadın, çocuk, hamile, yaşlı, hasta, yaralı ayrımı yapılmadan öldürüldü. Faşistlerin "Aleviler dinsiz ve sünnetsizdir" provokasyonuyla gözleri kararan saldırganlar, insanların pantolonlarını indirip sünnetli olup olmadıklarına baktılar. Alevi mahallelerinin yanı sıra, Sünni mahallelerinde de önceden işaretlenmiş Alevi evlerine baskınlar yapıldı.
Kıyımda saldırılanlara haykırılan sözler, faşist hareketin seferber ettiği kitleleri "gerçek" iktidarın bu hareketi desteklediğine inandırdığım gösteriyordu: "Hükümetiniz gelsin sizi kurtarsın", "Bizim liderimiz içimizde, sizinki nerede, Ecevit gelsin sizi kurtarsın", "Türkeş burada, Ecevit nerede", "Git Karaoğlanınızı çağır gelsin, size yardım etsin, bizim Türkeş'imiz yanımızda", "Vali, İçişleri bakanı Maraş'ı terketsin".
Ancak 25 Aralık akşamı tamamen yatışan saldırılarda, resmen saptanabilen ölü sayısı 111'di. Yüzlerce kişi yaralanmış, aralarında CHP, Türkiye İşçi Partisi (TİP), Türkiye Komünist Partisi (TKP), Töb-Der, Polis Memurları Dayanışma Derneği (Pol-Der) binalarının ve Sağlık Müdürlüğü'nün bulunduğu 210 ev ve 70 işyeri yakılıp yıkılmıştı. Katliamın ardından, binlerce Alevi Kahramanmaraş'ı kaçarcasına terk etti. CHP milletvekili Oğuz Söğütlü Kahramanmaraş'ta yaşananların açık soykırımdan başka bir şey olmadığını, Alevi nüfusun yüzde 80'inin kenti terk ettiğini söyledi. Milliyetçi Cephe (MC) partileri, olayların "büyümesini" ülkede ve Kahramanmaraş'ta sıkıyönetim ilanında gecikilmesine bağlayarak CHP iktidarını suçladılar. Faşist hareket, Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk'ün Ocak 1979'da Kahramanmaraş milletvekili ve senatörleriyle yaptığı özel toplantıda Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) milletvekili Mehmet Yusuf Özbaş'ın sözlerinde yansıdığı gibi, olayların "1971 öncesinde Elbistan'da Nurhak dağlarında başlayan olayların devamı olduğunu" savunmakta; Ecevit hükümetinin "tahrikçi" olduğunu, hükümet değişmedikçe tahriklerin devam edeceğini söyleyerek böylesi olayların da süreceğini ima etmekteydi.
MHP yöneticilerinden Nevzat Kösoğlu parlamentodaki konuşmasında olaylardan "Maraş'ın bazı mahalle ve köylerinde mezhep ayrılıklarına dayandırdıktan hakimiyetlerini pekiştirmek üzere çekişme halinde olan -özellikle Maocu gruptan- komünist fraksiyonları" sorumlu gösteriyordu. Kösoğlu, olayları hassas bölge olduğu bilinen Maraş'ta solcu öğretmenlerin cenazesine izin verilmesi ve cenazede "bilinen komünist sloganların yanı sıra, dini tahkir ve tezyif edici sloganların bağırılması"yla açıklarken adeta katliamı meşrulaştırıcı bir dil kullanıyordu.
Faşist harekete açık destek veren Tercüman yazarlarından Ahmet Kabaklı Kahramanmaraş olaylarını "milletin CHP'ye tepkisi" olarak yorumlarken; neredeyse selamlayan, kutlayan bir üslupla insanların gaddarca öldürüldüğü katliamı "binicisini beğenmeyen asil bir kısrağın şahlanışı"na benzetmişti. Radio France Internationale (RFI) 27 Aralık'taki yayınında Kahramanmaraş olaylarında "yabancı gizli servislerin, özellikle ABD Merkezi Haber Alma Teşkilatı CIA'in rolü"ne değindi. BBC ise şu yorumu yapmaktaydı: "Kahramanmaraş olayları, Pakistan, Afganistan ve İran'dan sonra belki de kaos ve belirsizlik içine düşme sırasının Türkiye'ye geldiğini gösteriyor. Başbakan Bülent Ecevit de dahil olmak üzere, giderek artan sayıda kişi, bir iç savaş tehlikesine dikkati çekiyorlar." Kahramanmaraş olaylarının "kovuşturulması", faşist hareketin iç savaş stratejisi ile ilintisi üzerinde durulmadan, "sağ-sol çatışması" çerçevesinde ele alındı ve tek tek "eylemciler" araştırıldı. Dönemin bölge sıkıyönetim komutanı Tuğgeneral Tayyar Aygur'un, "Kahramanmaraş Toplumsal olayları" davasının bir numaralı sanığı Kenger’le görüşmesinde söyledikleri, bu durumun özeti niteliğindedir: "Oğlum, bu hadiseler sizin boyunuzu aşar, bunu biz de biliyoruz. Soldan her şey elimizde. Silahlar, mermiler, dokümanlar... Hepsini yakaladık. Hatta Ermeni Garbis adında birinin olduğunu tespit ettik. Eğer bu şahıs ölenler arasında değilse, yakında bir vilayetin daha başını yakabilir. İnşallah ölen yedi sünnetsizden birisi budur. Bunları biliyoruz...Peki, bu sağdaki çarıklı Mehmet ağayı kim sokağa döktü, biz bunu arıyoruz." 1979'a CHP iktidarının Kahramanmaraş katliamının ardından 13 ilde ilan ettiği sıkıyönetimle girildi. Böylece, faşist hareket, 1978 boyunca giderek sesini yükselterek talep ettiği sıkıyönetime erişmişti. Fakat sıkıyönetim, hem MHP üst kademelerinde umulan nitelikte bir ittifakı, işbirliğini üretecek gibi görünmüyordu; hem de siyasal atmosfer MHP açısından oldukça elverişsizdi.
Kahramanmaraş katliamı, Malatya, Elazığ, Sivas, Niğde-Aksaray olaylarıyla karşılaştırılmayacak sonuçlara yol açmıştı. Hem yüzü aşkın insanın ölümü, hem de anti-Alevi saldırılarda sergilenen vahşet ve kıyıcılık, genel kamuoyunda büyük bir dehşet yaratmıştı. Doğan büyük toplumsal tepki, somut yasal bağlantılar saptansa da saptanmasa da, geniş kitleler nezdinde bu olayın sorumlusu olduğu açık olan faşist harekete yöneliyordu.
Üzerinden daha fazla vakit geçmeden yazmalı. Geçen hafta senenin son konserine gidip bir konser sezonunu daha kapatmış oldum. Eylül-Ekim gibi her hafta bir-iki konsere gidiyordum neredeyse, sonra bir doygunluk oldu, bıraktım kendimi sahne önlerine sürüklemeyi. The Walkmen’in Brooklyn’e teşrif ettiğini öğrenince [gerçi New York’lu sayılırlar zaten], bir de ön grup The Dodos olunca, bu reddedilemez teklifi reddedemedim. Zaten reddedebilsem reddedilmez teklif olmazdı. Ya.
Brooklyn Masonic Temple diye bir yer var. Brooklyn’in daha az yoğunlukla da olsa hipster’lar tarafından yaşanabilesi bulunan bir başka mahallesi Fort Green’de bir yer burası. Fort Green’de bir dizayn okulu var, Manhattan’a geçmesi göreceli olarak daha az meşakkatli, kiralar da idare eder, yaşamak için mantıklı bir yer. Ben yine de yaşamak istemem, ıssız geliyor bana hala. [Park Slope tam ideal, hayat boyu New York’ta yaşayacak olsam ya burada ya da Brooklyn Heights’ta yaşardım]. Konser yazısı şehir rehberine ve hatta emlak bültenine dönüşme tehlikesiyle karşı karşıya. Yeni bir paragraf yeni bir başlangıç olabilir.
Evet, Brooklyn Masonic Temple. Devasa bir bina burası, Brooklyn’de sokak aralarında birden heyhula gibi ortaya çıkan, koca bir bloku kaplayan dini binalar serisinden. Bazı geceler konser amaçlı kullanılıyor, isteyen kiralayıp istediği aktiviteyi gerçekleştiriyor sanırım. Param olsa bir geceliğine kiralar duvarlara şut çekerdim. Mesela konserin ertesi günü Porto Riko Dayanışma Yemeği gibisinden bir şey vardı. Mekan güzel, yüksek tavanlı doğal olarak. Üst kattaki balkondan oturup da izlenebilir, alt katta ondan bundan dirsek yiyerek de izlenebilir konserler. Alt kısım biraz daha geniş olsaymış keşke, konserin ilerleyen dakikalarında biraz izdiham oldu.
The Dodos geçen sene başlarında “Visiter” albümü ile çıkmıştı ortaya [hemen geçen sene yaptım 2008'i, ne vefasızım], bir yerlerden övgüler okumuş, albümlerini indirmiş, deli halayı kıvamındaki folk damarlarını sevmiştim. Hatta Williamsburg’de bir plak dükkanında yakalayıp dinlemiştik canlı canlı birkaç şarkı. Bugün ses sistemi daha iyiydi, herkesin ağzını açık bıraktılar. Etrafımda ilk kez bu konserde The Dodos ismini duyanlara kulak misafiri oldum, etkilenmiş gözüküyorlardı. Aslında kağıt üzerinde çok yalın bir kadroları var, bir akustik gitar, bir davul, bir de ksilofon. Ha bir de metal çöp tenekesi. Ama konser esnasında davulun sesine abanıyorlar, çöp tenekesini de parçalayana kadar bagetle dövünce şok etkisi yaratıyorlar. Gerçi bu ucuz bir numara ama bana yedirdiler. Melodiler güzel, enerji güzel, şarkıcının sesi monoton ama kendisi tutkulu. Albümleri de keyifli ama konser tecrübesini tercih ediyorum The Dodos hususunda. Umarım ikinci albümleri de güzel olur, yine turlarlar, yine ortalıkta dolaşırlar.
Alet söküp takma faslından sonra The Walkmen geldi sahneye. “In The New Year” ile girdiler, son albümleri “You & Me”deki aşağı yukarı her şeyi çaldılar. Zaten kendine güvenen gruplar hep böyle yapıyor. Sonuçta her yeni albüm bir grubun evriminin son basamağı ve mantıksal bir evrim çizgisi içerisinde son albümün grubun en yetkin albüm olması gerekiyor. Eğer bir grubun son albümü sıçmışsa, eskinin mirasını yemekse amaçları, konserlerde de hep eskileri çalıp sanki ortada yeni bir albüm yokmuş gibi yapıyorlar. Interpol mesela, üçüncü albüm sonrası gittiğim konserlerinde çaldıkları şarkıların üçte birinden fazlası ilk albümleri “Turn On The Bright Lights”tandı. Eğer bir grup The Walkmen gibi sürekli müziklerinin üstüne koyuyor, kendilerine güveniyor, koca bir rock kültürünü sindire sindire, damıta damıta gidiyor, yeni bir şeyler denemekten korkmadan inandıkları şarkılar yazıyorsa, konserde de hep yeni işlerini çalıyorlar. Tabi “We’ve Been Had” çaldılar, “The Rat” de çaldılar ama toplam beş-altı şarkı eskiydi toplamda, bir parmak bal kıvamındaydı. Hamilton Leithauser albüm kalitesinde bir vokal performans sergiledi. Ne zaman sahnenin en önüne gelse, sırtını geriye yaslayıp vücudunu italik bir şekle getirse, gözlerini kapatıp ciğerlerinden isyan dolu bir çığlık patlatsa etratfaki kızlar eriyip gitti. Meşin ceketi, kumaş pantalonu, kırışık gömleği ve hayatla olan derdiyle albümü dinlerken kafamda kurduğum gibiydi. The Walkmen elemanlarının hepsi ayrı bir cins zaten. Gitaristleri yakışıklımsı bir eleman, sürekli beyaz gömlek üstüne süveter giyiyor, kafasını öne eğip gözlerini kaldırarak sinsi sinsi bakıyor izleyiciye. Davulcuları ahtapotgillerden. Basçıları sanki The Walkmen’de değil de Edremit’teki sahil diskosunda çalıyor, serinkanlılık ve rahatlıktan ölüyor. Piyano çalan eleman ise mahallenin alkolik bakkalı görünümüne sahip. Bir araya gelince son altı-yedi yılın en sağlam rock gruplarından birini oluşturuyorlar. Bir de beş kişilik bir üflemeli grubu vardı The Walkmen’e eşlik eden, iki-üç şarkıda bir sahneye gelip şarkılara çeşni kattılar, kekikle beslediler. [Birini The National konserinde de gördüydüm aynı pozisyonda, artık konserlerde “aaa bu şunun arkasında çalmıyor muydu” der oldum]
Konser bitince çıktım dışarı, hava çok soğuktu, yerler buzluydu, taksiye atladım, ev sekiz dolar filan tuttu. Odama girdim, stata’yı açtım, yalandan bir şeyler yaptım, akabinde kafayı vurdum yattım.
10 nisan
Bir insan benim durumumda olursa, onun için vicdanıyla hesaplaşmaktan başka yapacak bir şey yoktur.
Bir insanın başından gelenleri geçmişinin tümünün belirlediği saplantısından vazgeçmem için hiçbir neden göremiyorum. Kısacası, hak edilmiş bir sonuçtur bu. Böyle bir noktaya varmış olmam için benim tam bir budala olduğum açıkça ortada.
Her şeyden önce, sorumsuzluk. Vicdanıma danışarak ne yapmam gerektiğini hiç düşündüm mü? Her zaman duygularıma, zevkime göre davranmayı seçtim. Bunun böyle olduğundan hiç kuşkum yok. Kadın düşmanı olduğum dönem bile (1930-34) aslında böyle bir bencilliğe dayanıyordu. İnsanlarla gerçek bağlar kurmaktan kaçınıyordum, böyle bir numara yapmak da hoşuma gidiyordu. Bu tutumun ne kadar kaypak olduğu çok geçmeden ortaya çıktı. Sanatımda bile zevk düşkünü biri olmaktan hiç kurtulabildim mi acaba? Canım çekince kendimi bir tutkuyu kaptırarak çalıştığım oldu, ama korkuyordum da; bir şeye bağlanmaktan korkuyordum. Hiçbir zaman doğru dürüst çalışmadım, aslında, hiçbir işe de yatkınlığım yok. Başka bir eksiğim daha göze çarpıyor. Ben hiçbir zaman dünyayı umursamadan hayatın tadını çıkarabilen rahat bir insan olmadım. O yürek yok bende. Her zaman ahlak duygusuna sahip bir insan sandım kendimi, çünkü geçirdiğim tatlı anlar –tam deyimi bu- yüzünden ortaya çıkan sorunların üstüne üstüne gidip onlara bir çözüm bulacağım yerde, birtakım kuruntulara kaptırdım kendimi. Bir zamanlar bana bir dahi olduğum inancını veren estetik yarattığı manevi korkudan duyduğum rahatlığa kendimi yeniden sokmak istemiyorum. Böyle bir durumdan daha kurtulmuş değilim.
Manevi bakımdan böyle bir çöküntüye düşünce, maddi çöküntünün de gerektiğini düşünüyorum ister istemez. Sözgelimi, ayakkabılarımın altlarının delik olması ne kadar uygun olurdu şimdi!
Ancak böyle açıklayabilirim içimde duyduğum intihar dürtüsünü. Ne zaman bir güçlükle ya da acıyla karşılaşsam, hep intiharı düşünmeye yargılı olduğumu biliyorum. Beni korkutan da bu: temel ilkem intihar, gerçekleştiremediğim, hiçbir zaman gerçekleştiremeyeceğim, ama düşüncesi duyarlığımı okşayan intihar.
İşin korkunç yanı, şu anda yapabileceğim hiçbir şeyin bu durumumu düzeltemeyeceği; çünkü, eskiden kendimi gene böyle bir durumda bulmuş, fakat beni kurtaracak çıkar bir yol bulamamıştım. Şimdi de bu adımı atacak gücü kendimde bulamayacağım. Bu kadarını kesinlikle biliyorum.
…
Bunun yerine, ne yaptı o! Belki kendisi bilmiyor ya da bilse bile aldırmıyor. Bu da doğal bir şey – geleceğini belirleyen geçmişiyle o, o olduğuna göre.
Ama bunu yaptı bir kere. Ben bir aşk ilişkisi kurdum ve bu ilişki sonunda yargılandım, bu ilişkiyi sürdürmeye layık olmadığım sonucuna varıldı. Bu başarısızlık karşısında, bir aşığın dayanılmaz acıları ya da gene son derece ağır itibar kaybı tam anlamıyla hiç kalır.
Bu başarısız duygusu, kafama inen ve 1934’te son bulmuş olan balyoz darbeleriyle karışıyor; estetiği, yapmacık tutumları, dehayı, bütün palavraları bir yana bırakırsak, hayatımda hiçbir zaman ancak bir enayinin yapabileceği şeylerden başka bir şey yapabildim mi?
En beylik, en umutsuz anlamıyla bir enayiyim ben. Nasıl yaşayacağını bilemeyen, ahlaki olgunluğa ulaşmamış, kendini bir şey sanan, intihar düşüncesinden bir şeyler uman, ama bunu gerçekleştiremeyen bir adam.
20 nisan
Bir haksızlığa uğramanın acısı güçlendiren bir irkiltidir insan için –bir kış sabahı gibi. Canlılığımızı ve yaşama sevincimizi doruğa ulaştırır, nesnelerle aramızdaki bağ açısından önemimizi bize yeniden kazandırır, bizi yüceltir; herhangi bir talihsizlik sonuca acı çekmekse sadece utanç verir insana. Bu haksızlığı tattım ben, uğradığım haksızlığın, iyilik bilmezliğin daha büyük olmasını isterdim. Yaşamak budur, bunu yirmi sekiz yaşında öğrenmek hiç erken sayılmasa gerek.
Utanç duygusuna gelince. Gerçek bir haksızlık yüzünden insanın acı çektiği pek azdır. Öyle dolambaçlıdır ki kendi davranışlarımız. Genellikle suçun biraz da bizde olduğu çıkar ortaya; işte o zaman “Hoşça kal” demek düşer o kış sabahı duygusuna.
Suçun biraz da bizde oluşu mu? Bütün suç bizdedir oysa, bundan da kurtuluş yoktur. Hep böyledir bu.
Bıçak darbesinin, şaka olsun diye, aylaklıktan, budalanın teki tarafından atılması acıları hafifletmez, daha dayanılmaz kılar; çünkü insanı hem olaydaki neden-sonuç ilişkisi, hem de düşüşü önceden görmemenin getirdiği kişisel sorumluluk üzerinde düşünmeye götürür bu.
Yaralayan kişinin pişmanlıktan kendini yiyip bitirdiğini, olanlara önem atfettiğini bilmenin bir teselli olacağını mı düşünüyorum? Bu teselli olsa olsa yalnız olmama, kendi beni ile başkası arasında bağlantılar kurma gereksinmesinden doğabilir. Ayrıca, bu insan özellikle beni değil de, yalnızca bir canlı olarak bir insanı yaralamış olmaktan ötürü pişmanlık duysa, onun pişmanlığını arzu eder miydim? Demek ki, içimde insanın değil, özellikle benim tanınmam, bana üzüntü duyulması, benim sevilmem gerekiyor.
Bir başka kalıcı işkenceye yol açılmıyor mu, yaralayan insanın budala, aylak ve hoppa olmadığını anımsadığımızda? Genel olarak ciddi, anlayışlı, sinirli olduğunu ve yalnızca benim durumumda şaka yaptığını anımsadığımızda?
Bu insan özel olarak beni yaralamış olmanın pişmanlığını duymamakla kalmıyor, özellikle benim durumumda eğlenmiş hissediyor kendisini. Durumu insani görmenin bir yolu olacaktır, ben ise kendimi tam tersi durumda hissediyorum. Hep daha iyi.
26 nisan
Bir kadına ondaki potansiyelden söz eden kişi boynuzlanan ilk kişi olacaktır.
Matematiksel bir şeydir bu. Evet, matematiksel.
Bir erkeği aldatmak isteyen bir kadın için, o adamı kendi çevresinin dışına çıkarmak, onu gülünç bir kılığa sokmak, bilmediği durumlarla karşı karşıya getirmek, bu arada da kendisine adamın beceremediği işler bulmaktan daha iyi bir yol var mıdır? Kadın dünyanın gözünde yalnız o adamı aldatmakla kalmaz, aynı zamanda adamın aldatılmaya karşı çıkmadığına kendini inandırır ve böylece vicdanını rahatlatır – dünyadaki hayvanların en akıllısı olan kadın için çok önemli bir noktadır bu. Ustalık ve alışkanlıkla, kendi ahlak ilkelerinden vazgeçmek zorunda kalmadan, gerçekleri ve olayları kendi isteğine göre önceden düzenlemek gibi inanılmaz bir duruma geçer.
18 aralık
Düşünmekten başka yapacak hiçbir işi olmadığı bir hapishane hücresinden bile gerçek olanı görebilir insan. Buradaki arkadaşları sadece toplumun posalarıdır, üzerindeki formayla ve alışılmış duyularla –bir duvara bakmak, bir ses duymak, havayı solumak- karşılaştırabilirsiniz onları. Herhangi bir insan (her insan kendini böyle bir yerde bulabileceğine ve başka biri de olsa burada her zaman bir insan olabileceğine göre), hayatın temeline inip onu gerçek bir içtenlikle inceleyebilir. Yaşamak bu sonsuz gerçekliğe sadece süsler eklemekten başka bir şey değildir. Kalıcı izler olmaksızın hemen uyum sağlamaya alışma çabasını göstermek gerekir.
Böylece yaptığı her şeyin vakit geçirmeye yarayan bir eğlence olduğunu anlar insan. Bu yüzden, içerideki adam, eğer çıkarsa, dünyadan elini eteğini çekerek yaşamaya, en çok hoşuna giden oyalayıcı bir uğraşla bunan en çok tat alabileceği bir biçimde vakit geçirmeye karar verir – bütün mahpusların verdikleri bir karardır bu. Geçmiş yaşam, o yaşamı yoldan çıkarmış yersiz iddialar yüzünden düşüncesiz ve fevri görünecektir. Burada lüzumsuzluğa indirgenmiş düşünce, hayatta düşünce aracılığıyla mücadele ederek ve tasarılar yaparak yaşamanın ne kadar saçma olduğunu açığa vurur. Asla unutma, eninde sonunda çıplaktır insan. Giysilerimizi çıkarıp kendimizi çıplak sergilediğimiz bir durum var: hayattaki en makul olmayan ve en utanç verici şeyi yapmak için.
Bundan şu anlaşılıyor: Gerçeklik insanın şu ya da bu şekilde içinde bir bitki gibi yaşadığı ve yaşayacağı bir zindandır. Bunun dışındaki her şey –düşünce, eylem- sadece düşünsel ya da fiziksel bir oyalanmadır. Öyleyse önemli olan, bu gerçeklikle yüzyüze gelebilmektir. Bundan ötesi önemsizdir. Bir zamanlar olduğun gibi yalnızsan, yüksek sesle düşünerek oyalanmanın keyfini bile süremezsin, sadece bir ağaç gibi yaşamanın dışında bir şey yapamazsın. (Bir daha söylüyorum) dram burada işte: yüksek sesle düşünmekten kaçın; hayata bir oyalanma gözüyle bakmaktan vazgeç; bunun ötesindeki her şeyin acısını çek sessizce; ve gerçekliğe karşı öfkelenerek yücel. Herkesten kopup ayrılmak her insanın elinde olan bir şeydir.C.P.
Blog’umu tamamen boşladım bu ara. Bahsetmek istediğim albümleri kenara not alıyorum, başka bir-iki şey de var yazmak istediğim ama hiç fırsatım olmuyor. Zira bu aralar uzun zamandır ilk defa ciddi bir şeyler yapmaya çalışıyorum araştırma işlerine dair. Haftaya Türkiye’ye gelmeden önce yetiştirmem gereken şeyler var, arada misafirler filan da gelecek, bir süre daha pek zamanım olmayacak. Ama geçenlerde dergiye oylama için 2008’in en iyi albümleri listesi yollamam gerekti, hazır elimi atmışken sayısını arttırıp buraya da bir liste yapayım dedim. Biraz daha geç kalsam bir esprisi kalmayacaktı zira. [Gariptir, bir sürü müzik sitesi filan Aralık ayının başında hazırlıyorlar listelerini, albümünü Aralık ayında çıkartan sanatçılar sanırım bir sonraki seneye kalıyor.] Geçmişte blog’a yazdıklarıma ve bir de external hard drive’ıma şöyle bir göz atıp aklımda yer edenlerin listesini çıkardım. Arada atladıklarım, unuttuklarım olabilir. Aklıma gelirlerse eklerim.
In no particular order:
Air France – No Way Down EP
The American Dollar – A Memory Stream
Balmorhea – Rivers Arms
Beach House – Devotion
Bersarin Quartett – Bersarin Quartett
Bon Iver – For Emma, Forever Ago
Bowerbirds – Hymn For A Dark Horse
The Clientele – That Night, A Forest Grew EP
Crystal Castles – Crystal Castles
Deerhunter – Microcastles / Weird Era Cont.
The Dodos – Visiter
Elbow – The Seldom Seen Kid
Fleet Foxes – Fleet Foxes
Fuck Buttons – Street Horrrsing
Glowworm – The Coachlight Woods
Goldmund – The Malady Of Elegance
Hauschka – Ferndorf
iLIKETRAINS – The Christmas Ship EP
Johann Johannson – Fordlandia
Lambchop – OH (ohio)
Lau Nau - Nukkuu
Lykke Li – Youth Novels
Lymbyc Systym - Field Studies EPMamiffer – Hirror Ineffer
Miaou – All Around Us
Mogwai – The Hawk Is Howling
Mooncake – Lagrange Points
The Notwist – The Devil, You + Me
Paavoharju – Laulu Laakson Kukista
Peter Broderick – Home
Portishead – Third
Shearwater – Rook
Shugo Tokumaru – Exit
Spangle Call Lilli Line – Isolation
Sun Kil Moon – April
The Calm Blue Sea – The Calm Blue Sea
The Walkmen – You & Me
Why? – Alopecia
Bir şarkının en güzel versiyonu ilk dinlenen versiyon olsa gerek. Beyin bir şarkıyı ilk dinlendiği şekliyle kodlayıp atıyor hafızaya. Daha sonra şarkının cover’ı dinlenince beyin hafızadaki versiyonla karşılaştırıyor cover’ı ve uyuşmayan yerlerde hata mesajı veriyor. Bu teoriyi götümden uydurdum ama mantıklı sanki. Aynı sebepten bir şarkının ilk olarak cover’ı dinlenmişse cover genelde orijinalinden daha güzel geliyor kulağa. Tabi her şeyde olduğu gibi bu hususta da istisnalar olacaktır. Mesela ‘Heartbeats’i ilk olarak Jose Gonzales cover’ıyla dinlemiştim. Şarkının orijinali The Knife’a ait ve çok daha dinlenesi benim için. Bunun sebebi de janrların uyuşmaması olabilir. Eğer cover’la orijinal farklı janrlarda müzik icra eden gruplara aitse gönül elbette daha sevilen janrı icra eden grubun versiyonuna kayacaktır. Sözlükte “orijinalinden daha iyi olan cover’lar” diye bir başlık var, o başlıktaki şarkılar da bu şekilde açıklanabilir.
Cover ya da orijinal, güzel bir şarkıyı güzel bir sesten dinlemek her zaman büyük keyif kaynağı. Uyduruyorum, Skunk Anansie’nin solisti Skin bir gün kalksa, Serdar Ortaç’ın geçtiğimiz yaza damgasını vuran eseri ‘Şeytan’ı kavırlasa oynaya oynaya dinlerim. Indie rock’ın önde gelen kadın vokalleri arasında bulunan Chan Marshall da bu durumun farkında mutlaka. Cat Power olarak bildiğimiz bu güzel bayan zaman zaman cover albümleri çıkarıyor. 2000 senesinde çıkardığı ‘The Covers Record’da Rolling Stones, Lou Reed, Bill Callahan ve Bob Dylan gibi sanatçıların şarkılarını söylemişti. Bu senenin başında çıkardığı ‘Jukebox’ albümünde de Hank Williams, James Brown, Joni Mitchell ve Billie Holiday gibi sanatçıların şarkıları vardı. Chan Marshall’ın sesi en iyi sakin, yavaş tempolu, folk ve caz geleneklerinden gelen şarkılara gidiyor. Yani her şeye iyi gider sesi de kendisi damar şarkılar seslendirmeyi tercih ediyor. Indie rock’in Neşe Karaböcek’i bir yerde.
Konuyu dağıtmadan ‘Dark End Of The Street’e geleyim. ‘Jukebox’ seanslarından artan birkaç şarkı olmuş, Matador Records da bu şarkıları bir EP’de toplamış. EP ya plak formatında ya da dijital ortamda satışa sunulacak yılbaşı hediyesi olarak. Altı şarkılık EP The Pogues, soul müzisyeni James Carr, Fairport Convention, 60’ların rock’n’roll grubu Creedence Clearwater Revival, Otis Redding ve Aretha Franklin cover’larından oluşuyor. Chan Marshall’ın sesi yine çok yakışıyor tüm şarkılara. Şu an beşinci kez döndürüyorum, hipnotize edici. Altı şarkının dördü zaten daha önce yayınlanmamış hiçbir yerde, yani çoğu insan bu şarkıları ilk kez Chan Marshall’dan duyacak. Bu da demektir ki Chan Marshall bu saatten sonra bu şarkılara ipotek koyacak, şarkılar dinleyenlerin beyninde Cat Power ile kodlanacak. Albüme şuradan ulaşılabilir.

Bir psikoloğa gitsem ve her şeyi tüm açıklığıyla anlatsam bana söyleyeceği ilk şey dinlediğim müziklerden vazgeçmem olur heralde. Günlerim için uygun gördüğüm fon müzikleri hiç sağlıklı değil. Dinlediklerim yakın geçmişte reflesk haline getirdiğim tüm olumsuz düşüncelerden kaçma eylemlerime ket vuruyor ve içine girdiğim ruh hallerini, düşündüklerimi daha iyi analiz etme imkanı veriyor bana. Ama bir yandan da gittikçe daha şüpheci ve inançsız biri haline geldiğimi hissediyorum. Yüzeysellikten, tek boyutluluktan, sahtelikten kaçmaya çalışırken kendimi bataklığa saplıyor olabilirim. Tayvanlı bir post-rock grubu olan Aphasia bunları düşündürdü bana. Kendilerini dinlerken sinsi gölgeler dolandı hep odamda, yine de müziği susturmak bir an bile aklımdan geçmedi.
Afazi, beyindeki tahribe bağlı konuşma bozukluğu demek. Enstrümantal bir grup için harika bir isim seçimi. Ama konuşamamak sessizlik manasına gelmiyor aslında. Dışarıdan son derece sağlıklı görünen ama hastalığından dolayı konuşamayan, kendini ifade edemeyen birini getirin gözünüzün önüne. Ağzını açıp dudaklarının arasından nefesini üflüyor, lakin o ses zerreleri bir araya gelip manalı bir bütünlük oluşturamıyor. Söylenecek şeyler var ama bunları ifade etmek namümkün. Ben kendimi sık sık bu durumda buluyorum günlerin köpüğünde. Birilerine söylemek istediklerim var ama söyleyemiyorum. Ya o insanlarla artık hiçbir bağım yok, ya da yanlış anlaşılmaktan korktuğum için gizli kapaklı cümleler kuruyorum. Geçen gün biri bana “bence senin içinde kalmış” dedi. Haklı, hep içimde kalıyor. İyi ki şarkılar var, içimde kalanları benim için ifade ediyorlar. Bazı şarkılar daha iyi ifade ediyor bunları. Aphasia’nın şarkıları bu türden şarkılar.
Tayvanlı grup ilk olarak Nipples ismiyle kurulmuş 90’ların sonunda. Distortion’lı, feedback’li gitarlarla Sonic Youth benzeri bir müzik yapıyorlarmış o zaman, bu sound ‘The Crocodile Society of Aphasia’da da kendini belli ediyor yer yer. Uzakdoğunun indie alemlerinde isimlerini duyuran iki albüm sonrası isimlerini değiştirip daha sakin seslerle de deneylere girişiyorlar. Şu an sound’ları Mono’ya ya da Explosions In The Sky'a daha yakın mesela. Sözsüz şarkılarında Taipei yaşamının hissiyatını aktarmaya çalışmışlar ama bu hissiyata vakıf olmak için Taipei’de bulunmuş olmak gerekmiyor. Zira dünyanın her yerindeki metropol sürüngenleri benzer açmazlardan muzdaripler. Her şehirde yapraklar sararıyor, zorlukla yakalanan dingin zamanlar beklenmeyen olaylarla bıçak gibi kesiliyor. Otobüs gelmiyor, dilenciler para istiyor, insanlar etraflarındaki cam fanusların kralı olmak için çaba gösteriyor. Herkes bir noktada yılıyor, yılmayanlar canavar gibi bir şey olup çıkıyor. Aphasia’nın kendilerine has bir sound’u olduğunu iddia etmeyeceğim ama ait oldukları janrın püf noktalarını iyi öğrenmişler. Bu sayede hafta sonuma damgalarını vurdular. Son albümlerinden ‘Deep Spring’in videosu aşağıda. Albüme indiepassion’dan ya da sirenssound'dan ulaşılabilir.
Yağmurlu bir Pazar günü. İstanbul’da hava güzelmiş oysa.
Dün gece misafirlerimiz vardı. Alelacele markete gittik, ev arkadaşımla karnıyarık yaptık, yanına pilavı boca ettik, kavunuyla peyniriyle rakı sofrası kurduk. Ara sıra yapıyoruz bu sofraları, genelde cubique’te toplanılıyor. Arkadaşlarım artık benim evimin olmadığını, sokakta yaşadığımı düşünmeye başladıklarından bizim eve baskın yapıldı bu sefer. Epey içildi, Ahmet Kaya’dan Zeki Müren’e, İbrahim Erkal’dan Levent Yüksel’e bir repertuar eşliğinde dertlenildi, alkol sınırı aşılınca sapıtıldı her zamanki gibi. En çok ben sapıtıyorum böyle durumlarda. Seviyorum sapıtmayı. Beni olduğum gibi kabul eden arkadaşlarım olduğu için şanslıyım. Son zamanlarda bir hüzün de var böyle toplantılarda, çok uzak olmayan bir gelecekte küçük grubumuz bozulacak, herkes bir yerlere dağılacak. Herkes bunun farkında ama kimse bu konuda konuşmuyor. Bu kadar değişiklik bana fazla geliyor. Şu an varlıklarından en çok keyif aldığım insanların birkaç ay sonra çok uzaklarda olabileceği (hatta büyük ihtimalle olacağı) fikri sevimsiz son derece. Her neyse, eğlendik özetle, dans ettik, bağıra çağıra şarkı söyledik, ben dolabımda ne kadar kıyafet varsa giyip çıkardım. Sonunda g., s. ve cubique evlerine gitti, idle ve dodo bizde kaldı. Masadan kalktığımda saat sabah 5:30’du. Kafamı yastığa koydum, sabah uyanınca kendimi aynı pozisyonda buldum.
Çok eğlenilen gecelerin sabahlarını hiç sevmiyorum. Tabi ki içilen alkol ve yapılan dansların verdiği bitkinlik hissi ve baş ağrısı hoş değil. Ama beni esas yıpratan şey böyle sabahların psikolojisi. Sabah gözümü açar açmaz ilk hissettiğim şey yalnızlık hissi oluyor, yağmur damlaları ve gri bir gökyüzü de hiç yardımcı olmuyor. Bir gece önceki eğlencenin bir kaçış olduğunu, hayatın gerçekliğinin endişelerde, yapılması gereken ve ertelenen işlerde saklandığını fark etme anı. Kafa zonklarken. Böyle durumlarda hemen bir şeylerle uğraşmam gerekiyor, arayıp sesinin rahatlığında kaybolacak kimsem olmadığından ancak dikkatimi dağıtarak atabiliyorum üzerimdeki kara bulutları. Bu sabah da ortalığı toparladım, bulaşıkları yıkadım, çöpleri aşağı indirdim, biraz kendime geldim. Sonra idle ve dodo’yu alıp kahve içmeye götürdüm. Bu yaşıma gelip hala yalnız kalmaktan korktuğum anlar yakalamak hoşuma gitmiyor. Yurt dışında doktora hayatının bir numaralı teması yalnızlık, benim için değil, etrafımdaki herkes için böyle. Zorunluluk olunca yalnızlık duygusuyla barışıyor zamanla insan, acılı bir süreç ama artık genelde fark etmiyorum bile tek başınalığımı. O yüzden bu sabahki gibi bahsettiğim duygunun ağır geldiği ender zamanlar daha fazla tahribat yapıyor sanırım. Sanki utanç verici bir çocukluk videosunu izler gibi bir his.
Buradaki maceram bitip hayatımın yeni bir evresine girince en çok dün geceki gibi güzel şeyleri hatırlayacağımı bilmek rahatlatıyor. Geçmişe dönüp bakınca sadece mutlu anları hatırlıyoruz galiba, hafıza mutsuzlukları bir şekilde yok ediyor. Nostalji duygusunun temelinde yatan mekanizma bu olsa gerek. Tabi bu durumun istisnaları var, insan çaba gösterirse geçmişte yaşadığı bazı olayların sadece çirkinliklerini canlı tutabiliyor, hissettiği olumlu şeyleri tamamen yok edebiliyor. Kendimden ve dün geceden biliyorum.