31 Temmuz 2009

sigara yasağı

Express dergisinden, sigara yasağına dair alternatif bir bakış açısı. Yazının devamı ve daha fazlası derginin Temmuz 2009 sayısında. Fotoğraflar da “Coffee and Cigarettes” isimli, her sekansında bir dal sigara yaktıran Jim Jarmusch filminden.


iggy pop ve tom waits

Bu da oldu, sigara ve sair tütün ürünlerinin kamusal mekanlarda içilmesi, 19 Temmuz itibariyle hayatlarımızdaki yasaklara eklendi. Ahmet Kaya’nın şarkısındaki gibi, “nerden baksan tutarsızlık, nerden baksan ahmakça”. Dahası, Türkiye’ye özgü bir durum değil, küresel bir bela. Bu belayı anti-sigara faşizmi olarak tanımlayan müzisyen-yazar Joe Jackson’ın “Sevgili Tiryaki” başlıklı açık mektubu ve “Duman, Yalanlar ve Dadı Devlet” isimli makalesi, sigara aleyhtarı kampanyaların istatistik cambazlıklarına ve alengirli kavramlara dayanan iddialarının tutarsızlığını ve ahmaklığını sergiliyor. Bu kampanyaların yarattığı yanılsamaya kapılanlar bir yana, o yanılsamanın yaratıcıları ahmak değil elbette, tutarsızlıklarının bir sebebi var: Joe Jackson’ın altını çizdiği “tamamen duygusal sebepler”.

Bir sigara yakıp arkamıza yaslanalım ve haziran başında yaptığımız telefon sohbetinde, John Berger’in sigara yasağı konusunda söylediklerine kulak verelim:

“Tüketim kültürünün ideolojik amaçlarından biri paranoya; sigara yasağı onunla ilgili. Bu kültürün başlıca özelliklerinden biri korku salması; korku salarak tüketime teşvik ediyor, kendi yarattığı korkunun üstesinden gelinebilmesi için tüketim reçeteleri sunuyor. Sigarayla ilgili paranoya, bunun güzel bir örneği. Diyebilirsiniz ki, ‘ama sigara da bir tüketim nesnesi’. Evet, ama şirketler sigara konusunda yaydıkları korku sayesinde yeni ürünler üretip pazarlıyorlar.”

Araya girip “Sigara tiryakileri -1.2 milyon oldukları tahmin ediliyor- sigarayı bıraktırdığı iddia edilen ürünler ve sigarayı ikame edecek maddeler için müthiş bir pazar oluşturuyor” deyince şöyle devam etmişti: “Tüketim kültürü diyoruz ama, aslında neoliberalizmden bahsediyoruz. Açgözlülük ve kar tutkusu üzerine kurulu bu kültür neoliberalizm olarak anılıyor, ama ben ona ekonomik faşizm diyorum. Neoliberalizmin çılgın ideali, tüketicinin tüketim yoluyla insanlık durumundan muafiyet kazanması, bu muafiyeti satın alması. İnsanlık durumu dediğimiz şey, ölümlülüğü, acıyı, hüznü, kayıp vermeyi içerir. Ama aynı zamanda, bütün bunlarla barışmayı ve onları aşmayı sağlayan vasıfları da içerir. Neoliberalizmin kurucu ideolojik öğelerinden biri, tüketicinin bu muafiyeti satın alabileceğidir.”

jack white ve meg white

Bu sözlerin ardından ona 2004’te The Observer’la yaptığı söyleşiden bir bölüm okuduk: “Berger, hakiki bir sigara bağımlısı gibi sigarasını büyük zevkle içiyor. ‘Bir sigara’ diyor, derin bir nefes çekerek, ‘bir nefes uzamıdır. Bir parantez açar, sigara süresi bir parantezdir, birisiyle paylaşılıyorsa, iki kişi de aynı parantezdedir. Bir sahnenin perdesi gibidir sigara, sohbetin perdesini açar.”

Kısa bir suskunluktan sonra şu yorumu yaptı: “Orada, insanların aşina olduğu bir duyguyu, bir mecaz vasıtasıyla paylaşıyorum. O bölüm beni iflah olmaz bir bağımlı olarak gösteriyor. Bir zevkin bir bağımlılık olduğunu düşünmüyorum. Zevk ve bağımlılık farklı şeyler. İstanbul’da mesela –Filistin’de de öyle– insanlar bir araya geldiklerinde, birlikteliklerini tam ve engin yaşamak istiyorlar. O birlikteliğin, o biraradalığın ritüellerinden biri de sigara içmek –birlikte sigara içmek.”

Şimdi, bu zevke, bu ritüele, kamusal mekanlarda yasaklama getiriliyor. Niçin? “Böylesi herkes için daha iyi olacağı için.” Niye herkes için daha iyi olacak? “Uzmanlar öyle diyor da ondan.” Kim bu uzmanlar? Kanıtlar ne? Sorular çoğaldıkça, işin içinde, Jackson’ın sergilediği bit yeniği olduğu anlaşılıyor.

Anti-sigara faşizmi, küçük harfli neoliberal faşizmlerden biri. Sigara içmeyenleri “libere” etmek adına, içmeyenleri cendereye sokuyor, tıpkı John Berger’ın “ekonomik faşizm” dediği büyük harfli neoliberal faşizmin, sermayeyi “libere” etmek için emeğiyle geçinenleri cendereye aldığı gibi. Ve meselenin acı yanı, cendereye alınanların bu cendereye rıza göstermesi, bir hikmeti olduğuna dair “kelam”a inanarak itaat etmesi. Tıpkı, yakasının rengi ne olursa olsun bedenen ve zihnen “ücretli” olanların “serbest piyasa”yı kutsamaları, sermayenin “libere” olmasının kendilerini de özgürleştirdiğini –sadece tüketici olarak tabi– ve “yaşam kaliteleri”ni yükselttiğini düşünmeleri gib, sigara tiryakilerinin büyücek kısmı, bu yasağa rıza gösteriyor, hatta “bu şerde hayır var” zannediyor. Tiryaki olmayanlar, tıpkı tuzları kuru olduğu için sermayenin “libere” edilmesini ama alkışla, ama sessizce –ve belki de mahcubiyetle– destekleyenler gibi, “bana dokunmayan yılan” burcunda.

23 Temmuz 2009

videodrome #24

The Dead Weather – I Cut Like A Buffalo

Jack White pek yerinde durabilen bir adam değil. Tekrar yeni bir grubun içine attı kendini, depremin merkez üssü ise country müzik membağı Nashville. Kendisi davulun tepesine oturmuş; The Kills’den Allison ‘VV’ Mosshart, Queens of The Stone Age’den Dean Fertita ve The Raconteurs’den Jack Lawrence ile aynı vagona binmiş. ‘Horehound’ isimli albümlerinde blues’un imkanlarını test ediyorlar. Aşağıdaki en cereyanlı şarkıları.

Brian Harnetty & Bonnie ‘Prince’ Billy – Some Glad Day

Will Oldham, nam-ı diğer Bonnie ‘Prince’ Billy bugüne kadar can verdiği on beş stüdyo albümü ve sayısız diğer çalışmayla Americana/folk/country janrlarının yaşayan efsanelerinden biri. Johnny Cash bir adamı cover’ladıysa o adamda iş vardır. Brian Harnetty ise alan kayıtları ve tarihsel kayıtlar üzerinden yarattığı enstrümantal işler ve enstalasyon çalışmalarıyla sanatına politik boyutlar katmayı hedefleyen bir müzisyen. İkili kafa kafaya verip ‘Silent City’ isimli bir albüme imza attılar. Aşağıdaki videodaki görüntüler Ohio ve Kentucky menşeili. Evet, ABD hakikaten bu kadar donuk ve bıktırıcı bir yer.

Black Moth Super Rainbow – Born On A Day The Sun Didn’t Rise

Pittsburgh’lu grup için saykodelik ve deneysel gibi soyut etiketler biçmek, müziklerini tarif ederken elektronika ve folk kelimelerini aynı cümlede geçirmek mümkün. Bakın yaptım bile. Dördüncü albümleri ‘Eating Us’tan aşağıdaki şarkı, göreceli olarak erişilebilir işlerinden.

Akron/Family – Sun Will Shine

Folk tanım itibarı ile muhafazakar ve geleneksel bir müzik ama Akron/Family deneysel folk diye bir kavramı tanımlayıp en güzel örneklerini vermeye devam ediyor. Yakınlarda Williamsburg’deki güzel konser mekanlarından Union Pool’a gelip son albümleri ‘Set ‘Em Wild, Set ‘Em Free’den şarkılar çalmışlar. Aşağıdaki video da o geceden, yönetmen ise la blogotheque’ten tanıdığımız Vincent Moon.

Imogen Heap – Canvas

Imogen Heap sanki yirmi yıldır ortalıktaymış gibi geliyor ama yakında yayınlayacağı ‘Ellipse’ sadece üçüncü stüdyo albümü. Bütün şarkılar ‘Canvas’ gibiyse şimdiden sevinebiliriz. Bu siyah beyaz video da gayet yakışmış. Ziyadesiyle aheste ve asude.

22 Temmuz 2009

matryoshka

matryoshka

İstanbul’da oradan oraya koşturduğum, herkese vakit ayırmaya gayret gösterip sonuç olarak kimseye vakit ayıramıyormuşum gibi hissettiğim şu günlerde burayı da bir basatap yazısıyla güncelleyeyim. Geçen sene yayınladıkları ‘Zatracenie’ albümü ile Japonya’nın en iyi elektronik müzik albümüne imza atan [ben uydurmuyorum, ödülleri var] ikili şimdi de ‘Coctura’ isimli bir remiks albüm yayınladı. Ben de bu işlerden anladığım kadarıyla bir şeyler çiziktirdim.

basatap sayı 6 >> ses ses içinde

matryoshka – Sink Into The Sin [World’s End Girlfriend mix]

matryoshka – My Funeral Rehearsal

19 Temmuz 2009

tatil

aylavinternet

Dört-beş sene kadar önce işimiz gücümüz sözlükte sol frame’i takip edip sanki çok değerli fikirlerimiz varmış gibi entry yazmaktı. O zamanki ev arkadaşım g. ile evde sürekli sözlük muhabbeti yapar, birbirimize entry numarası filan yollardık. Zira pek başka eğlencemiz yoktu. İnternet fena bir bağımlılık, insan orada yarattığı karaktere sürekli yatırım yapmak durumunda kalıyor, bir yandan da internet üzerinden tanışılan insanlar sosyal hayatın odağını sokaktan bilgisayar başına kaydırıyor. Baş edilmesi çok daha kolay bir varoluş vaat ediyor internet. g. bir keresinde “hele bir normal bir hayata geç ya da İstanbul’a gel, gözün sözlük ya da internet filan görmez” demişti. Hakikaten de öyle oldu hep, ne zaman daha hareketli zamanlar yaşasam ya da kendimi arkadaşlarımla çevrili olduğum yerlerde bulsam 13melek ikinci plana geriledi. Bu blog da internet bağımlılığımın son dışavurumu, elimden geldiğince de kontrol altına alınmış bir hali. Üç haftalığına memlekete dönmüş durumdayım. Hem tatil, hem çalışma, hem koşturmaca derken 13melek yine ikinci plana atılacak gibi gözüküyor bu üç hafta boyunca. Bir süre kulağımda kulaklıklarla arşınlamayacağım sokakları, onun yerine özlediğim seyyar satıcı nidaları ve tramvay çanlarına dikkat kesileceğim. Belki de boşlamam burayı ama boşlarsam da bahanem şimdiden hazır.

16 Temmuz 2009

rock’n coke: müzikte markalaşma

Bu hafta sonu Rock’n Coke var. Evde zevkle dinlediğim grupların her gece bir yerlerde sahneye çıktığı bir şehirde yaşadığımdan buradan ahkam kesmek kolay. Ben de farkındayım ki, müzik dinleyen kitleyle gerçekleşen konserler arasında dengesizlik bulunan İstanbul gibi bir şehirde Rock’n Coke gibi organizasyonlar çöl ortasında vaha gibi. Yine de Naomi Klein’ın ‘No Logo’ isimli kitabından aşağıdaki bölümü elimden geldiğince çevirip paylaşmak istedim:


rock’n coke

1993’te, Gap firması James Dean ve Jack Kerouac gibi karşı-kültür ikonlarının bej renkte pantolonlar giydikleri fotoğraflarının bulunduğu “Who wore khakis?” temalı reklam kampanyasını başlattı. Kampanya klasik bir formül izliyordu: Cool bir sanatçı bul, sanatçının imajını kendi markanla özdeşleştir, sanatçının cool’luğunun markaya da sinmesini um. Kampanya sonrası başkaldırı kavramının pazarlanmasına ilişkin bilindik tartışmalar başladı. Aynı dönem yayınlanan Nike reklamlarındaki William Burroughs’un varlığı da tartışmalara hız verdi.

1998’e gelelim. Gap yeni kampanyası olan “Khakis Swing”i başlattı: ‘Jump, Jive ‘n’ Wail’ şarkısıyla senkronize basit, coşkun ve kısa bir müzik videosu – gayet de güzel bir video. Bu reklamların müziğin sanatsal bütünlüğü üzerindeki etkileri hakkındaki sorular manasızdı. Zira Gap reklamları nostaljik bir swing akımından çıkar sağlamıyor, aksine swing’in geri dönüşüne bizzat sebep oluyordu. Birkaç ay sonra, şarkıcı-şarkı yazarı Rufus Wainwright, yeni yıl temalı bir Gap reklamında oynadı. Wainwright’ın satışları o kadar arttı ki, plak şirketi bile kendisini “Gap reklamlarındaki adam” diye tanıtmaya başladı. R&B’nin yeni starı Macy Gray de büyük çıkışını bir Baby Gap reklamıyla yakaladı. Bir süre sonra Gap reklamları MTV videoları gibi görünmekten çıktı, MTV’de yayınlanan tüm videolar (Britney Spears’den Backstreet Boys’a) birer Gap reklamı gibi görünmeye başladı. Şirket kendi estetiğini oluşturmuş, bu estetik müziğe, reklamlara ve hatta The Matrix gibi filmlere yayılmıştı. Beş senelik yoğun bir hayat stili pazarlama süreci sonrası, Gap’in en az reklamlarındaki sanatçılar kadar kültür oluşturma işinde olduğu aşikardı.


gap reklamında steve mcqueen

Olaya sanatçılar açısından bakınca ise şunu görüyoruz. Sanatçılar, şirketleri kendilerinin prestijlerinden yararlanan cebi derin sülüklerden ziyade, tıpkı radyo, video ve dergiler gibi, kendi çıkarları için kullanabilecekleri yeni bir medya olarak görüyorlar. Atlantic Records’ın yöneticilerinden Ron Shapiro, “Her yerde bulunmak zorundayız. Pazarlama çalışmalarımızda aşırı titiz davranamayız” diyor. Ne de olsa, Nike ve Gap’in büyük reklam kampanyaları, MTV’de yayınlanan bir video ya da Rolling Stone’da basılan bir kapak fotoğrafına nazaran, popüler kültürün çatlaklarına çok daha verimli bir şekilde sızıyor.

Tabi ki, müziğin markalaştırılması yeni bir olay değil. Radyonun eski günlerinden itibaren, müzisyenler reklam cingılları söyleyip sponsorluk anlaşmaları imzalıyor, şarkılarını ticari radyo istasyonlarında çaldırıp uluslararası plak şirketleriyle işbirliği yapıyorlardı. 80’ler boyunca Eric Clapton gibi rock yıldızları bira reklamlarında oynadılar; George Michael, Robert Plant, Whitney Houston, Run-DMC, Madonna, Robert Palmer, David Bowie, Tina Turner, Lionel Richie ve Ray Charles gibi pop yıldızları Coke ve Pepsi reklamlarına çıktılar. Hatta The Beatles’ın 60’larda yazdığı ‘Revolution’ gibi marşlar Nike reklamları için arka plan müziği oldular.

Aynı dönemde, The Rolling Stones sponsorlu rock turneleri çağını başlatarak müzik tarihine katkıda bulundu – 16 sene sonra The Rolling Stones’un en yeni “kurumsal rock” trendinde bayrağı en önde taşıması da tesadüf olmadı: "bir marka uzantısı olarak müzik grubu". 1981 senesinde, Jovan isimli bir parfüm markası Rolling Stones’un stadyum turunun sponsorluğunu yaptı, bu olay bugünün standartlarında evcil gözükse de türünün ilk örneğiydi. Şirket, logosunu reklamlar ve flamaların üzerine bastırmış olsa da kendini kullandırmaya karar veren “müzik grubu” ve kendisini rock müziğin doğasındaki isyankarlıkla özdeşleştirmek için çuvalla para ödemeyi göze alan “şirket” arasındaki ayırım son derece belirgindi. Şirketin bu ikincil konumu daha fazla ürün satmak için yeterli olsa da, tasarımcı Tommy Hilfiger bununla yetinmek istemedi. Rock ve rap müziklerindeki enerjiyi markasının özü haline getirmek isteyen Hilfiger daha entegre bir tecrübe arıyor, markasının soyut kimlik arayışının ön plana çıkmasını istiyordu. Bu arzu, The Rolling Stones’un 1997’de çıktığı Tommy sponsorluğundaki 'Bridges to Babylon' turnesinde kendini gösterdi. Hilfiger Mick Jagger’la kıyafet anlaşması yapmakla kalmamış, Stones konserlerini açan Sheryl Crow’u da anlaşmanın kapsamına dahil etmişti. İki sanatçı da sahnede Tommy’nin yeni çıkardığı “Rock’n Roll Koleksiyonu”ndan kıyafetler giyerek şirket için modellik yaptılar.

Marka ve kültür kavramlarının tamamen birbirlerine entegre olması ise ancak Ocak 1999’da, The Rolling Stones’un No Security turu için yeni Tommy reklamlarının yayınlanmasıyla gerçekleşti. Reklamlarda tüm sayfaya yayılmış genç ve parıltılı Tommy modelleri karşı sayfadaki The Rolling Stones konserini izlerken fotoğraflanmıştı. Grup elemanlarının fotoğrafları ise Tommy modellerinin çeyreği kadardı. Hatta bazı reklamlarda The Stones elemanları sırra kadem basmış, Tommy modelleri kendi gitarlarıyla poz veriyordu. Tüm reklamlarda Stones’un ünlü kırmızı dilinin Tommy’nin alameti farikası olan kırmızı-beyaz-mavi bayrağının üzerinden sarktığı bir melez logo bulunuyordu. Slogan olarak “Tommy Hilfiger, The Rolling Stones’un No Security turunu sunar” seçilmişti. Ama reklamlarda turne tarihleri ve konserlerin gerçekleşeceği şehirlerle ilgili bilgilerden ziyade sadece Tommy dükkanlarının adresleri yazıyordu.


tommy hilfiger ve rolling stones

Özetle, rock müzik sponsorluğu dönemi geride kalmış, gerçek hayat bir reklam panosuna dönüştürülmüştü. Kampanyanın tasarımından belli olduğu üzere Hilfiger bir başkasının sanatının bir parçasını satın almakla ilgilenmiyordu, bu bir başkası The Rolling Stones olsa bile. Sanatçı sadece Tommy markasının rock-and-roll tabiatının altını çizmek için kullanılan bir dekordu. Hilfiger’in müzik dünyasında bir sponsor değil de bir oyuncu olarak sahip olmaya çalıştığı yer için kullanılan bir araç. Tıpkı Nike markasının spor dünyasında yaptığı gibi.

Hilfiger/Stones markalaşma hikayesi, müzik endüstrisinde hızla yayılan yeni sanatçı ve sponsor ilişkileri açısından en görünür örnek. Volkswagen’in yeni Beetle reklamlarında modern elektronik müzik parçalarını kullanmasından sonra ufak bir adım atıp 1999’da DriversFest isimli VW damgalı müzik festivalini başlatması zor olmadı. DriversFest bilet satışları için aynı zamanda Mentos Freshmaker turuyla yarışıyordu. (Mentos’un sahip olduğu ve markasıyla özdeşleştirdiği iki yıldır devam eden gezici müzik festivali). Başka örneklerde de olduğu gibi bunlar sponsorlu aktiviteler değil: Marka aktivitenin altyapısını oluşturuyor, sanatçı ise dolgu malzemesi. Bunu müzik endüstrisindeki güç dinamiklerinde bir terse dönüş olarak görebiliriz, bu dönüşüm pazarlama sürecinden yalıtılmış sanat alanlarıyla ilgili tartışmaları umutsuzluk derecesinde saf bir hale sokuyor.

Yeni ortaya çıkan bu dinamik, büyük bira şirketlerinin organize ettiği markalaştırılmış festivallerde açık olarak gözüküyor. 80’lerdeki gibi bira reklamlarında şarkı söylemek yerine, Hole, Soundgarden, David Bowie ve The Chemical Brothers gibi sanatçılar artık bira şirketleri için konser veriyor. Kanada’nın en büyük bira firması Molson, Kanada’nın tek ulusal konser organizasyon şirketi olan Universal Concerts’ın yüzde 50’sine sahip. Ya Molson Canadian Rocks isimli promosyon kolu ya da Molson Stage, Molson Park ve Molson Amphitheatre gibi sahip olduğu konser mekanları sayesinde, Kanada’da ne zaman bir rock ya da pop yıldızı sahneye çıksa Molson markasının da reklamı yapılıyor. Bu bir süre iyi bir düzenleme olarak görünse de 90’ların ortasından itibaren Molson üzerine titrediği markasının gölgede kalmasından rahatsız olmaya başladı. Ne de olsa rock yıldızlarının spot ışıklarını çalmak gibi rahatsız edici eğilimleri vardı. Hatta bazılarının sahneden sponsorlarına küfrettiği oluyordu.

Bu durumdan bıkan Molson, 1996’da “Blind Date” [kör randevu] konser serisini başlattı. Şirketin kardeş markası Miller tarafından ABD’ye de ihraç edilen konsept gayet basit: bir yarışma düzenle, kazananlar Molson ya da Miller tarafından küçük bir kulüpte düzenlenen özel bir konsere katılma hakkı kazansın – tabi megastarları görebilecekleri konser mekanlarından daha ufak kulüplerde. İşin püf noktası şurada: sahneye çıkacak grubun ismi son saniyeye kadar gizli tutuluyor. Konser saati yaklaştıkça beklentiler zirveye çıkıyor ama herkesin dilindeki isim David Bowie, The Rolling Stones ya da Soundgarden değil; onun yerine şovun merkezi Molson ve Miller markaları. Sonuçta kimse kimin çalacağını bilmiyor ama şovu kimin düzenlediğini biliyor. Blind Date konsepti sayesinde Molson ve Miller markalarını popüler müzisyenlerle eşit noktaya getirmeyi başarıyor hatta müzisyenlerden daha ön plana çıkarıyorlar. Universal Concerts’tan Steve Herman, bu konuda, “Garip de olsa bira gruptan daha büyük” diyor.

Molson’un partileri için yüksek ücretli kiralık katillere dönüşen rock yıldızları isyan etmek için utanç verici yollar bulmaya devam ettiler. Blind Date konserlerinde çalan müzisyenlerin hemen hepsi bir tepki verdi: Courtney Love gazetecilere “Tanrı Molson’u korusun, biralarıyla duş yapıyorum” dedi. The Sex Pistols’dan Johnny Lydon sahneden “Para için teşekkürler” diye bağırdı, Soundgarden’dan Chris Cornell “Evet, burada sikindirik bir bira firması için bulunuyoruz” dedi. Ama bu öfke nöbetleri ana aktivitenin yanında önemsiz kaldı, sonuçta esas rock yıldızları Molson ve Miller’dı ve bu huysuz kiralık grupların nasıl davrandığı umurlarında değildi.

corporate rock

Miller’ın pazarlama müdürü Jack Rooney, 200 milyon dolarlık promosyon bütçesinin Miller markasını pazardaki bol miktardaki diğer markalardan ayırt etmeye yönelik yaratıcı yöntemler bulmak için harcandığını anlatıyor. “Biz sadece Coors ya da Corona ile yarışmıyoruz. Aynı zamanda Coke, Nike ve Microsoft ile de yarışıyoruz.” Yalnız hikayenin sadece bir kısmı bu. Advertising Age dergisinin 1997 senesinde yayınladığı “en iyi 100 marka” listesinde yepyeni bir isim vardı: Spice Girls. Mayıs 1999’ta Forbes dergisinde yayınlanan “Ünlülerin Gücü 100” listesinde de Spice Girls altıncı sıradaydı. Bu liste üne ya da zenginliğe göre değil, müzisyenlerin marka gücüne göre hazırlanmıştı. Bu gelişmelerin şirketler tarihinde bir dönüm noktası olduğunu söyleyebiliriz. Özetle markalar ve yıldızlar aynı şey olmuştu.

Markalar ve yıldızlar ayırt edilmez olduktan sonra marka bilinirliği konusunda birbirlerine rakip haline geldiler, hatta firmalar bu durumu sık sık itiraf etmeye başladılar. Örneğin, Kanadalı giyim firması Club Monaco reklamlarında hiçbir zaman ünlüleri kullanmadı. Şirketin müdür yardımcısı Christine Ralphs, “Bu konuyu biz de düşündük, ama ne zaman o noktaya gelsek, ünlünün kimliği markamızın önüne geçti ve biz bunu paylaşmaya hazır değiliz” diyor.

Korunmacı olmak için yeterli sebep var. Gittikçe daha fazla giyim ve şeker firması müzisyenleri kendi ön grupları olarak tanımlamaya çalışırken müzisyenler ve plak şirketleri de gittikçe kaybettikleri statülerini geri kazanmak için kendi itirazlarını dillendiriyor. Gap ve Tommy Hilfiger’in kendilerini müzik dünyasıyla özdeşleştirip dev karlılık oranları yakaladığını gören plak şirketleri de markalaşma sürecine girişiyor. Sanatçılarının arkasına son derece komplike markalaşma aygıtları yerleştirmekle kalmayan şirketler, bir yandan da müzisyenlerini öncelikli olarak birer marka olarak ortaya çıkartıp pazarda test ediyorlar. Spice Girls, Backstreet Boys, N’ Sync ve All Saints’i düşünün. Birilerinin eliyle üretilmiş müzik grupları müzik endüstrisinde yeni değil, müzik gruplarının kendi ticari ürünlerini satmaya başlaması da yeni değil. Ancak müzisyenler hiçbir zaman pop kültürünü böylesine domine etmemiş, diğer tüketici markalarıyla hiç bu kadar yakından rekabete girişmemişti. Sean ‘Puffy’ Combs bir rap yıldızı ve yapımcı olarak yakaladığı ünü kullanıp kendi dergisini, restoran zincirini, giyim markasını ve dondurulmuş gıda firmasını kurdu. Hiphop grubu Wu-Tang Clan’den Raekwon durumu “Müzik, filmler, giyim, bunların hepsi oluşturduğumuz pastanın bir parçası. Yakın gelecekte Nordstrom’da Wu-Tang mobilyası bile satabiliriz” diyerek açıklıyor. Gap ya da Wu-Tang Clan fark etmez, sponsorluk tartışmasında sorulacak tek bir soru var: Markaların etrafındaki sınırları tanımlamaya hangi noktada yüreğimiz yetiyor?

14 Temmuz 2009

sylvain chauveau

sylvain chauveau

komünizmin kara kitabı, minimalist klasik/elektronik besteci sylvain chauveau ve lowercase akımı, tekmili birden on üç fasikül halinde basatap’ta. basatap. sanayi caddesi, no. 16, ayazağa.

basatap sayı 5 >> sessizlik nerede bulunur?

Sylvain Chauveau – Et peu à peu les flots respiraient comme on pleure

Sylvain Chauveau – Touching Down Lightly [kesit]

13 Temmuz 2009

no logo

meeting people is easy

Radiohead’in yayınladığı işlerdeki albüm sanatını getirin aklınıza. Ya da ‘Meeting People Is Easy’ isimli tur DVD’sindeki görselleri. O DVD’nin kapağında nal gibi “You are a target market” yazıyordu. Öyle rivayet edilir ki Radiohead zamanında Naomi Klein’ın yazdığı ‘No Logo’ isimli kitaptan pek etkilenmiş, kafalarını markaların dünyayı ele geçirme sürecine takmışlar. Hatta uzun süre çaldıkları mekanlarda hiçbir şirket logosunun bulunmamasına özen göstermişler. ‘In Rainbows’u ilk olarak internetten bedavaya dağıtmaları da bu sürecin bir uzantısı olarak görülebilir. Naomi Klein’ın son kitabı ‘Shock Doctrine’i geçen yaz okumuştum, blog’umda da azıcık bahsetmiştim. Yazarın şirketler dünyasına ve markaların kirli taktiklerine savaş açtığı ilk kitabı ‘No Logo’ ise 2000 senesinde yayınlanmış bir kitap, üzerinden dokuz sene geçtiği için biraz güncelliğini yitirmiş durumda. Güncelliği azalmış olabilir ama önemi azalmamış bir kitap kanımca. Zamanında üniversite kantininde bir-iki tanıdığımın elinde görmüş ama o zamanlar haftada dört gün Nevizade’de bira içmek gibi daha mühim uğraşlara sahip olduğumdan oturup okumamıştım. Kısmet bu yazaymış.

Referansları atsak bile ufak fontlarla yazılmış 460 sayfalık bir kitabı okunabilecek boyutlarda bir blog post’unun acınası sınırları içerisinde anlatmaya kalkışacak değilim. Burada ancak Klein’ın kitabı boyunca argümanlarını güçlendirmek için verdiği örnekleri göz ardı edip fikirsel açıdan da özetin özetinin özetini verebilirim. Detayları merak edip kitabı okumaya vakti olmayanlar da kırk dakikalarını ayırıp kitaptaki temel fikirleri Naomi Klein’ın ağzından aktaran bir belgeseli hemen aşağıdan izleyebilir.


absolut

Küresel markaların ipliklerini pazara çıkarmaya adanan ‘No Logo’ dört ana bölüme ayrılmış. No Space, marka kavramının tarihsel gelişimini anlatarak başlıyor. Eskiden ununu, sütünü, vs. satın aldığı kişileri birebir tanıyan tüketiciler endüstri devrimi sonrası fabrikalarda üretilen ürün kavramı ile tanışıyor. Bu yüzden üretici ve tüketici arasındaki birebir ilişki kopuyor. Ürettikleri malları farklılaştırmak ve tüketicilerin ürünleriyle tekrar sıcak ilişkiler kurmasını sağlamak isteyen şirketler, ürünlerinin üzerine bir logo ya da birebir bağ kurulabilecek bir insan figürü yerleştirerek markalaşma kavramını yaratıyorlar. Zamanla logo üründen de önemli bir hal alıyor, şirketler üründen ziyade logolarını ve o logoların sembolize ettiği hayat stillerini satmaya başlıyor. Özellikle 80’lerdeki ekonomik darboğaz döneminde şirketler pazarlama faaliyetlerini tekrar gözden geçirip köklü değişiklikler yapıyorlar. Örneğin Nike spor ayakkabısı satan bir şirket olmaktan çıkıp spor fikrinin kendisini satan bir şirket haline geliyor. Alım gücünün ve satın alma kararlarının genç demografilerde yoğunlaştığını fark eden şirketler doğrudan gençleri ve gençlerin yaşam stillerini hedef alan pazarlama taktikleri geliştiriyor. Birbirleriyle vahşi bir yarış içerisinde olan şirketler en büyük değerleri olan logolarını genç olma haliyle ilişkili olan her türlü yaşam unsurunun üzerine yapıştırmaya başlıyor. Gençler üzerinde etki sahibi olan bir film yıldızı, bir sporcu hatta gençlerin desteklediği sosyal akımlar bile markalarla birlikte anılmaya başlar hale geliyor. Şirketler gençler arasında bir nevi casusluk yapıp yükselen trend’leri algılamaya ve vakit kaybetmeden markalarını bu trendlere uygun hale getirmeye çalışıyorlar. Şirket karşıtı akımlar bile bu durumdan nasibini alıyor, kadınları obje haline indirgeyen ya da LGBT topluluğunun üyelerini yok sayan şirketler bile feminizm ve LGBT akımları toplumda kabul görmeye başladıkça bu değişimlere adapte oluyor. Bunu bir yerde markaların varoluşlarının parazit gibi bir süreç izlemesine örnek olarak verebiliriz. Absolute markasının reklamlarına bakın mesela, hangi dergideyse o derginin pompaladığı hayat tarzlarını benimseyen boş bir şişe. Ayakta kalmaları gençlerin beğenilerini önce anlamaya daha sonra da yön vermeye dayanan şirketler okullara sızmaya, okul koridorlarında kurdukları tekeller ve yaptıkları reklamlar vasıtasıyla öğrencileri daha ufak yaşta etkilemeye, bir yandan da öğrencilerin tüketim alışkanlıkları hakkında bilgi toplamaya başlıyor. Artık kaçacak yer yok. Okullar, sokaklar, tüm kamusal alanlar şirketlerin markalarını ön plana çıkarma çabalarının bir tezahürü haline gelmiş durumda.


i-raq

Kitabın ikinci bölümü No Choice şirketlerin büyüklükleri ve güçlerini kullanıp tüketicilerin tercih haklarını ve seçimlerini nasıl sınırladığını anlatıyor. Özellikle Wal Mart’ın ABD şehirlerinde perakende alanında tüm kontrolü ele geçirme stratejisi ve Starbucks’ın birçok şehirde kısa mesafeler içinde birkaç kahve dükkanı açması örneklerinin üzerinden, şirketlerin kendi çıkarlarıyla çatışan tüm ufak işletmeleri yok etme sürecinden bahsediyor Klein. [Wal Mart “aile”, Starbucks da “elit cemaat” kavramını satan şirketler aslında. Kahve filan bahane.] Gücü olan tüm şirketler kendi megadükkanlarını açıyor metropollerde ve bu dükkanlarda sadece kendi ürünlerini satıyorlar. Zira dükkan raflarında bile rekabete tahammülleri yok. Kapitalizmin acımasız döngüsü içerisinde şirket çıkarları için anlaşılır hamleler elbette bunlar. Ancak bu gelişmeler toplumun seçim özgürlüğünü kısıtlıyor. Mesela ABD’deki albüm satışlarının yüzde 30’u Wal Mart’larda gerçekleşiyormuş ve Wal Mart kapağındaki görseli ya da şarkı sözlerini beğenmediği bir albümü “aile değerlerine uymadığı” gerekçesiyle satmamaya karar verebiliyor. Aynı şey kitaplar, filmler ve dergiler için de geçerli. Kimse de eserinin bu kadar büyük bir satış gücü olan bir şirket tarafından kara listeye alınmasını istemez. Sonuç olarak doğrudan sansürün yanısıra bir de otosansür baş gösteriyor, şirketler kültürel aktiviteler üzerinde söz sahibi bir hale geliyor. Bir yandan da şirket birleşmeleri yoluyla kimin eli kimin cebinde belli olmamaya başladığından biz farkında olmadan haber alma özgürlüğümüze kadar her şey daralıyor. Mesela ABC televizyonu haberlerinde Disney karşıtı öğeler olmamasına özen gösteriyor zira Disney ABC’nin. Uzun lafın kısası gerçeklere dayalı muhakeme yapma ve seçme özgürlüğümüz kısıtlanmış durumda.


sweatshop

No Space kısmında şirketlerin ürün değil yaşam stili satar hale geldiğini savunan Klein, bu fikirden hareketle, kitabın No Jobs kısmında insanların artık doğru düzgün yaşam standartları tutturmalarını sağlayabilecek işler bulamadıklarını anlatıyor. Nike örneğinden gidelim. Yukarıda da dediğim gibi Nike artık ayakkabı satmakla yetinen bir şirket olmaktan çıkmış durumda, ayakkabı markanın arkasında ikincil bir unsur sadece. Artık ürün önemli olmadığına göre üretim süreci de önemli değil, tek önemli olan şey pazarlama ve markalaşma. Şirketler bu sebepten üretim sürecini yerel fabrikalardan yabancı ülkelere kaydırarak ana pazarları olan ülkelerdeki iş olanaklarını da yok etmeye başlıyor. Nike üretim sürecini taşeronlar üzerinden Doğu Asya ya da Latin Amerika’daki fakir, iş kanunlarının olmadığı ya da uygulanmadığı, ücretlerin saatte birkaç cent’e kadar düştüğü ülkelere kaydırıyor. Bunun fakir ülkelerin zenginleşmesi sürecine de bir faydası yok zira özel anlaşmalar sayesinde Nike bu ülkelere vergi vermiyor, gencecik kızlara ödediği komik ücretler yüzünden yerel ekonomide de bir canlanma yaşanmıyor. Filipinler’de ya da Vietnam’daki bu fabrikalar ülkenin sosyal dokusundan izole bir şekilde, dikenli teller arkasında saklanıyor, bazen de Burma’daki gibi baskıcı rejimlerin orduları tarafından korunuyor. Bir yandan da bu büyük markaların anayurtları olan Kuzey Amerika ve Avrupa ülkelerinde üretim işleri yok olmuş, hizmet sektörleri patlamış durumda. Bir sürü öğrenci ve yeni mezun aç kalmamak için McDonalds’ta ya da Starbucks’ta çalışmak zorunda. Borders ya da Barnes and Nobles gibi markaların dükkanlarında gayet eğitimli insanlar çalışıyor. Ama bir yandan da bu işler geçici işler olarak dayatılmış şirketler tarafından. Düşünün, kimse ömür boyu McDonalds’ta çalışıp ailesini desteklemeyi hayal bile edemez. Özetle burada iki ucu boklu bir değnek var. Bir yandan “gerçek” işlerin yok olması sebebiyle insanlar asgari ücret veren, dengesiz saatlere sahip, güvencesi olmayan hizmet sektörü işlerine sıkışmış durumda. Bir yandan da doğru dürüst bir getirisi yok bu işlerin, sadece gençlere yönelik, hayatı tanıma amaçlı işler olarak tanımlanmış işler. Özetle markaların kurallarını dikte etttiği düzende iş ve ekonomik refah da yok. Bir sömürü düzeni. Şirket yöneticileri ve hissedarlar özellikle 90’larda dev karlılık oranlarından nasiplenirken orta sınıf fakirliğe itiliyordu. Gelir dağılımı kavramı bile bir oksimoron halini aldı.

adbusting

Kitabın son bölümü olan No Logo ise bütün bu olanlara karşı neler yapılabileceğine kafa yoruyor. Yeteneklerine uygun işler bulamayıp sömürülen genç insanlar ebeveynlerinin aksine şirketlerinin başarıyla gurur duymaktan ziyade çalıştıkları kurumlara karşı nefret demliyorlar içlerinde. Sendikalaşmaları yasaklanan, emekleri sömürülen, her saniye reklam bombardımanı altında kalan gençler öfkeli. Yazar sokaklardaki büyük marka reklamları üzerinde oynamalar yapıp şirketleri kendi silahlarıyla vuran akımları [‘adbusting’ deniyor buna] ve kamuya ait sokakları ya da yolları kapatıp spontane aktivitelere imza atan aktivistleri [‘Reclaim The Streets’ hareketi] inceliyor. Bıkmadan usanmadan, şirketlerin insan hakkı ihlallerini hedef alan davalar açmak da bir mücadele yöntemi, zira mahkeme süreçleri toplum nezdinde görünür bir niteliği olan süreçler. Ve bu süreç içerisinde şirketlerin foyaları da birer birer ortaya çıkıyor, davadan bir sonuç alınamasa bile şirketler toplum tarafından daha iyi tanınıyor. Başka bir fikir ise küreselleşme. Şirketler bu kavramı hep kendi çıkarları için kullanmış olsa bile kendi tekellerinde olan bir kavram değil bu. Markaların tahakkümünü sona erdirmek isteyen yerel güçler ve aktivistler internet yoluyla çok daha rahat bir iletişim kurup üçüncü dünya ülkelerindeki ihlalleri zengin ülkelerin gündemine oturtmayı başarabiliyor. Shell’in Nijerya’daki doğa düşmanı faaliyetlerini protesto edenler Nijerya ordusu tarafından öldürülünce ABD kasabalarında protestolar başlayabiliyor, hatta ABD’deki bazı yerel yönetimler Shell ile ticaret bağlarını dondurabiliyor.

Naomi Klein bu kitabı Seattle’daki Dünya Ticaret Örgütü’nün toplantısı öncesi gerçekleşen tarihi protestolardan önce yazmıştı. Yani şirket karşıtı akımlar ve hareketler Klein kitabı yazdığı zaman henüz bu kadar somut bir hal almamıştı. Tabi ki o zamandan bu zamana çok sular aktı köprülerin altından. Şirketler yeni stratejiler buldu, pazarlama ve markalaşma felsefeleri metamorfoz geçirdi ama hedefleri değişmedi. Bu gidişe dur demek isteyenler de yeni cephelerde savaşlar açtı. Mücadele devam ediyor. Dün youtube’da
Evian sularının bir reklamını seyrettim. Reklamda kıçları bezle bağlı bebekler ayaklarında patenlerle hiphop müzik eşliğinde dans ediyordu su şişelerinin etrafında. Bebek, hiphop, paten, vs. Bunların suyla ne alakası var çözemedim. Evian su niye daha iyidir, neden tercih edilmelidir hiçbir fikrim yok. Su satma kisvesi altında gençlik satmaya kalkışıyorlar. Bildiğin su be işte, topraktan çıkıyor, şişeleyip satıyorsunuz.

1. bölüm / 2. bölüm / 3. bölüm / 4. bölüm

ateizmin reklamı

ateizm

İlk kez Londra merkezli bir haberde okumuştum. Birkaç ay önceydi. Ateist örgütlerden biri, biraz da dini örgütlerin reklam panolarında din propagandası yapmalarına tepki koymak amacıyla, meşhur Londra otobüslerinin üzerindeki reklam alanlarını kiralamış, dinsiz olmanın tabusal niteliğini yıkmayı hedefleyen mesajlar yerleştirmişti. Bunlardan bir benzerini geçen gün New York’ta Chinatown’un oralara park etmiş bir halk otobüsünde gördük. “Ahlaklı ya da etik bir insan olmak için Tanrı’ya inanmanıza gerek yok.” Kelimeler özenle seçilmiş, din kavramına saldırılmadan ateizmin normalliği savunuluyor.

the wind that shakes the barley

damien ve sinead

“Beş sene boyunca anatomi okudum, Dan. Ve şimdi bu adamı kafasından kurşunlayacağım. Chris Reilly’i çocukluğundan beri tanıyorum. Umarım şu uğrunda savaştığımız İrlanda buna değerdir.”

“Karşı olduğun şeyi bilmek kolaydır. Uğrunda savaştığın şeyi bilmek ise bir onur.”

11 Temmuz 2009

videodrome #23

Oh No Ono – Swim

Danimarkalı indie pop beşlisinin pek melankolik şarkısı. Videoda ölüm ve cinsellik iç içe, hipnotize edici bir şey. Çok sevdim.

The Twilight Sad – I Became A Prostitute

İskoçyalı grup iki sene önce ilk albümlerini FatCat’ten yayınlamış, eleştirmenlerden övgüler toplamış, Mogwai ile turlamıştı. Yeni albüm de bu aralar görücüye çıkıyor. ‘I Became A Prostitute’ shoegaze ve indie rock arasında gidip gelen çengelli bir şarkı, video da özetle vintıc soft porn.

Cass McCombs – You Saved My Life

Kaliforniyalı folk/slowcore müzisyeninin dördüncü albümü ‘Catacombs’dan dinlediğim iki şarkı atom bombası gibiler. Yakıyorlar, yaktığını anlamıyorsun. Yakında daha fazla söyleyecek şeyim olacak. Şimdilik aşağıdaki video ve Dreams Come True Girl ile idare.



Blue Roses – I Am Leaving

İngiliz Laura Groves bu ara bayan folk şarkı yazarları arasında yükselen değer. Basit ve çarpıcı şarkılar yazıyor, sesi yetiyor. Bu sene Alela Diane, Sharon Van Etten derken iyi mahsül yaptı aslında. Üç adet lo-fi performans videosu var; gitar, klavye ve yaylılarla çimlerde ve odalarda çalınan şarkılar. Biri aşağıda, Coast ve Does Anyone Love Me Now? youtube’da.



Palms – Monte Alban

Palms ile ilgili New Yorklu Nadja Korinth ve Berlinli Ryan Schaefer’dan oluşan bir deneysel art pop grubu olduklarından başka bir bilgim yok. Aşağıdaki videoyu bahane edip David Lynch ve Luis Buñuel’i anmak istedim sadece.

pains of being pure at heart @ sss

the pains of

Geri dönüşüm: “Cilasız gitarlar, gürül gürül akan şarkılar, naif vokaller, ara ara “whoo whoo” diye bağırışlar, saniyede dört kere zıplamak isteği.” Geçen senenin hatırı sayılır indie pop albümlerinden birine imza atan The Pains Of Being Pure At Heart için böyle yazmışım altı ay önce. Yeni bir şey keşfetmiyorlar ama indie pop sınırları içerisinde kulağa epey hoş geliyorlar. Dün Manhattan’ın güney kıyılarında, South Street Seaport’ta açıkhavada izledik kendilerini. Söylemesi ayıp deniz manzarasıyla. Sahneden salak salak konuşmalarını saymazsak [bir hafta önceki bağımsızlık gününü kutladılar mesela, artık nasıl bir coşkuysa] eğlendirdiler gelenleri, sanırım 7-8 şarkı çaldılar. New York’un en güzel yanlarından biri olan ve her gün mutlaka bir yerlerde bir şekilde cereyan eden bedava kültürel aktivitelerden birinin kapsamındaydı konser. Yalnız bu sene kriz vurmuş heralde, South Street Seaport’un yaz boyuncaki ağır topu Here We Go Magic ve The Pains of Being Pure At Heart. Onlar da bitti zaten, bundan sonrası kesat. Geçen sene The National'ı bile izlemiştik oysa.

The Pains Of Being Pure At Heart – Everything With You

The Pains Of Being Pure At Heart – Come Saturday


being pure at heart

sonradan: Konserden bir video var vimeo'da.

10 Temmuz 2009

yaşama uğraşı – 1939

öyle bebekler var ki insanı tahrik ediyor

7 Ocak

Genç bir insan –çekingenlik yüzünden– kuşkulu davranma eğiliminde olsa bile, başkalarıyla dostça ilişkiler kurmanın ona istediği her şeyi sağlayacağı gibi çocukça bir güven duygusuna sahiptir – ama böyle bir dostluğu kuramadığı için bu durum canını daha da çok sıkar. Olgun bir insan ise, tersine, kurabildiği dostlukları serinkanlılıkla değerlendirir ama iç huzurunu bunlara dayandırmayı aklından geçirmez.

19 Ocak

Aynı zamanda sana bir şey öğretmeyen her türlü acı boşuna çekilmiş bir acıdır. Acı çekmenin ne belalı bir iş olduğunu bildiğin için, bu gerçeği hatırla. Bir yıkımın büyüklüğüne üzülecek yerde, onun bir işe yaramayışına üzül. Bir acıya bir hayvan gibi edilgin bir şekilde katlanmak onu azaltmaz. Bunun yerine, insan bir yıkıma serinkanlılıkla bakıp onun üzerinde derin derin düşünerek onun boşunalığından bir yarar sağlamalı kendine.

29 Ocak

En orta malı şey bile, kendimizde ortaya çıktığı zaman, son derece ilginç gelir bize. Bu artık orta malı ve soyut bir şey olmaktan çıkar, gerçeklikle kendi kişiliğimizin şaşırtıcı bir karışımı olur.

15 Şubat

Anladım ki, birisi bizi küçük gördüğü, aşağıladığı, bize uşak gibi davrandığı zaman, ona bağlanır, ardını bırakmaz, elinden tutar ve büyülenmiş gibi onu yürekten kutsarız. Acaba bu insanlar arasındaki kardeşlik duygusunun içimize doğması, aşağılanma ihtiyacımızın (doğaya karşı) bir çeşit tanınması mıdır?

3 Nisan

Herkesin yeteneklerine göre bir felsefesi vardır.

3 Mayıs

Acı çeken yanımız her zaman küçük bir yanımızdır. Sevinç duyan yanımız gibi. Ancak huzur içinde kalabilen yanımız önemlidir.

Acı çekmek de, zevk almak gibi, duygulara kapılmaktır […] Aradaki tek ayrım, zevk almanın huzur gibi görünmesi, dolayısıyla aldatıcı ve daha çok zaman harcatıcı olması, acı çekmenin ise kısa zamanda insanı sertleştirmesi ve yormasıdır.

Kısacası, zevkin huzura dönüşebilmesi için can sıkıcı bir nitelik kazanması gerekir. İnsan her zaman can sıkıntısı sonunda huzura kavuşur. Acı çekmenin bile yaratıcı olabilmesi için önce sıkıcı olması gerekir.

Bir şey yaratacaksak, düş kurmak için boş zamanımızın olması zorunluluğu bu yüzdendir. Bu durumda can sıkıntısı düşünce olarak billurlaşır.

15 Mayıs

En büyük mutsuzluk yalnızlıktır. Bu o kadar doğrudur ki, en eksiksiz avuntu olan din, seni hayal kırıklığına uğratmayacak bir arkadaş –Tanrı– bulmaktan başka bir şey değildir. Dua etmek, bir arkadaşınla yaptığın gibi, içini dökmektir. […] İşin anlaşılamayan yanı, neden kendi başımıza içip düşüncelere dalamayışımız, kendimizi neden ancak başkalarının aracılığıyla bulabilişimizdir.

7 Temmuz

Geçmiş bizim için, hem düşünmeden yeniden yaşayabileceğimiz kadar alışık olduğumuz, hem de ona döndüğümüzde bizi şaşırtacak kadar bize yabancı bir şey olmalı: Bu durumda hayal gücümüzün kullanabileceği bir nitelik kazanmış olur.

21 Aralık

Dinlerin en ucuzudur aşk.

Cesare Pavese

açık hava sinemasında tanışmışlar

brooklyn bridge

Takdim edeyim: Üstte Brooklyn köprüsü, arka fon şehrin finans bölgesi, küresel ekonomik krizin merkez üssü. Altta Manhattan köprüsü, ön planda sinemasever insan güruhu. Brooklyn Heights’ta, iki köprü arasında, su kıyısında sinema keyfi. Açılış gecesinin filmi ‘Raising Arizona’. Helikopterler geçiyordu tepeden, keşke filmde de helikopter olsaymış. Helikopterli film diye bir janr olsaymış, hep onlardan gösterselermiş. Hava hiç soğuk olmasaymış. Bir de doğru dürüst duyabilseymişim ve hasta olmasaymışım. Belki bir gün.

manhattan bridge

yeni: the clientele

the clientele

Favori Londralı grubum [zerre abartı yok] The Clientele önümüzdeki Ekim ayında ‘Bonfires On The Heath’ isimli bir albüm çıkartacak. Geçtiğimiz Mayıs ayında bu albümün son The Clientele albümü olabileceğini söylemişti Alasdair MacLean ama ben pek inanmıyorum öyle olacağına. Röportajın duygusal bir anına denk geldiğini, The Clientele’in daha yapacak çok şeyi olduğunu düşünüyorum. Yeni albümden ilk çitlembik ‘I Wonder Who We Are’. Grubun idareli kullandığı eğlenceli melodili, buruk sözlü şarkı kontenjanından.

The Clientele – I Wonder Who We Are

8 Temmuz 2009

tori amos + regina spektor

tori amos

Hiç Regina Spektor dinlememiştim bugüne kadar, ‘Far’ isimli yeni bir albüm çıkarttığını duyduğumda filmin başını kaçırmış bir sinefil mızmızlığına bürünüp uzak durdum bir süre. Sonra dayanamadım, zararın neresinden dönsem kardır dedim. Bu lafı kim bulmuş diye düşündüm bir de, bazen şansını zorlamak gerekmez mi oysa. Regina Spektor kendisi hakkında yazılan yazıların birçoğunda Tori Amos, Kate Bush ve Fiona Apple gibi kadın şarkı yazarlarının bayraktarlığını yapmış müzisyenlerle karşılaştırılıyor. Tori Amos’un da yakın geçmişte ‘Abnormally Attracted To Sin’ isimli albümü yayınlandı. İki müzisyenin yeni albümlerini yanyana koyup birkaç kere döndürsem ne olur dememe kalmadan bakınız neler cereyan etti.

Tori Amos’un ABD’deki ağırlığı çok fazla değil [aslında yeni albüm ABD Billboard listesinde ilk 10 görmedi değil] ama Avrupa’da tanrıça kıvamına gelmiş biri. Tanrıça kıvamına gelmişti ama zaman ilerledikçe biraz daha az görünür bir hal aldı sanki yaptığı işler. Hatta iki sene önce Epic’ten ayrıldı, yeni albümlerini kendi imkanlarıyla hazırlıyor, sadece bir şirketle dağıtım anlaşması var. Yani Tori artık bildiğin “indie” müzisyen. 90’ların başı ve ortasında birbiri ardına hit’ler patlattıydı, ‘Crucify’ olsun, ‘Cornflake Girl’ olsun, ha keza ‘Professional Widow’. Sonra o hit’lerin dans miksleri filan da yapılınca televizyonu ne zaman açsak karşımıza Tori çıkar olmuştu. Tori Amos deyince turuncu saçlı bir kadın ve bir piyano geliyor aklıma. O piyano kafamdaki Tori Amos imgesinde turuncu saçlar kadın baskın. Bir de yazdığı şarkı sözleri çok özel müzisyenin, elini taşın altına koymaktan çekinmiyor hiç. Tepki çekme pahasına cinsellik, kadın hakları, din hakkında ileri geri konuşmaktan alıkoymuyor kendini. Müziğinin duygusal yoğunluğu ve içeriksel ağırlığı başka sanatçılarda ender görülen bir kombinasyon. En son yedi sene önceki ‘Scarlet’s Walk’u dinlemiştim üniversite yıllarında. Gecenin bir vakti sarı bir dolmuşta dinlediğim geldi aklıma, sanki başka renkte dolmuş varmış gibi. O albüm çok güzeldi. On sekizinci şarkısının ne olduğunu bildiğim pek albüm yoktur, o albümün on sekizinci şarkısı ‘Gold Dust’ idi. Sonraki iki albümünü ıskaladım maalesef. ‘Abnormally Attracted To Sin’ ise ilk dinleyişte pek bir şey ifade etmedi açıkçası. Birkaç iyi şarkı bir sürü dolgu malzemesinden ibaret geldi. Ama mükerrer dinleyişlerde beynimdeki Tori-çarkları dönmeye başladı, serebral korteksimle şarkılar arasında belli bir bağ kuruldu. Tori Amos çok fazla şarkı sıkıştırıyor yayınladığı uzunçalarlara, adı uzuuuunçalar oluyor artık o işin. Bu albüm de elektronik tınılı ‘Give’ ile başlıyor, çıkış şarkısı olarak haddinden fazla yerilen ‘Welcome To England’ ile devam ediyor, yol boyunca da çoğu zaman bildiğimiz Tori sihrini, ender zamanlarda da yavan şarkılar sunuyor. Tori Amos seven birinin bu albümden nefret etmesine imkan yok. Arada soluk alıp dinlemek daha mantıklı olabilir yalnız bu on yedi şarkıyı. Mesela dokuz tanesini sabah vakti, sekiz tanesini akşam vakti, apranaksforte.

regina spektor

Regina Spektor’a gelelim. Hayat hikayesini bir kalemde geçiyorum, çok bilindik zaten. Müzikle içli dışlı aile, küçük yaşta keşfedilen yetenek, büyük şehirde [New York bu örnekte] müzik okumak, bir yandan şehrin alternatif akımlarıyla bağ kurmak, akabinde kendi kanatlarıyla uçmak. Olrayt olrayt. Başta da dediğim gibi Spektor’un eski albümlerini bilmiyorum, onlar adına konuşamam. Ama yeni albümü ‘Far’ o kadar da hoşuma gitmedi. Albümü dinleyince Spektor’un ne kadar yetenekli bir şarkı yazarı olduğu, sesinin çok yönlülüğü hakkında hiçbir şüpheye yer kalmıyor, ona eyvallah. Genç de daha, bu Spektor’un beşinci albümü ve Spektor’un yaşındayken Tori Amos daha ilk albümünü yayınlıyordu. Ama fazlasıyla sevimli olmaya çalışmış, albümleri fazla renkli ambalaj kağıtlarıyla paketlemiş. Esas olarak piyanist olan kızımız albüm boyunca sesiyle türlü şirinlikler yapmaya çalışıyor, hani sevimli olmak için çocuk gibi konuşan ağzına terlik vurulası 30 küsür yaşındaki kadınlar vardır ya, ondan işte. Prodüksiyon da fazla cilalı, sanki Ramazan Bayramı’nda evde ailecek herkes dinlesin diye yapılmış. Risk yok, Tori Amos’u bağra bastıran devrim hissi yok. Bazen, aşağıdaki ‘Laughing With’teki gibi doğru bir denge yakalıyor, piyanosunu ön plana çıkarıp olgun bir havaya bürününce konuşulduğu kadar dikkate değer olduğunu hissettiriyor. Ama albümün geneli bal kavanozuna düşüp çıkmış sanki, kimi için lezzetli olabilir ama bana göre yapış yapış. Bunlar da benim naçizane düşüncelerim.

Pek sevmiyorum haklarında Radikal İki’nin müzik sayfasında yazı çıkabilecek tarzda sanatçılardan bahsetmeyi ama bu post da böyle olsun. Çok yakında: Venezuelalı glitch hop/freak folk grubu “1982Minus1316EqualsRevenge” eleştirisi.

Tori Amos – That Guy

Regina Spektor – Laughing With

jóhann jóhannsson

jóhann jóhannsonn

İzlandalı modern klasik müzik kompozitörü Jóhann Jóhannsson’un müzik kariyeri, albümlerindeki tematik ipuçları ve kısa animasyon ‘Varmints’ için hazırladığı ‘And In The Endless Pause, There Came The Sound Of Bees’ albümü ile ilgili bir şeyler yazdım basatap’a.

basatap sayı 4 >> sonsuz fasılada arı sesleri

Jóhann Jóhannsson – End (Snowing)

ai no mukidashi

yu

Adım y. 17 yaşındayım. Annemi çok küçük yaşta kaybettim. Ölmeden önce benden Kutsal Meryem kadar güzel bir kız bulmamı istedi. Annem öldükten sonra babam kendini dine verdi, senelerce İncil’i çalıştı, rahip oldu. Babamla kiliseye taşındık. Yıllar sonra kiliseye kaori isimli bir kadın geldi, önce babamdan dini öğrendi, sonra babama aşık oldu. Babam da onu sevdi. Rahiplerin evlenmesi yasak olduğundan gizlilik için başka bir eve taşındık. Ama kaori birkaç ay sonra babamı terk etti. Babam o günden sonra değişti, daha sert bir insan oldu, kilisedeki söylevleri bile korkutucu bir hal aldı. Artık her gün beni günah çıkartmaya çağırıyor, ona anlatacak günahım olmadığından beni günahlarımın farkında olmamakla suçluyordu. Ben de babamla tekrar bağ kurabilmek için okuldan üç yakın arkadaşımla birlikte sokakta kızların etek altı fotoğraflarını çekme sanatını öğrendim. Şehrin en iyi etek altı fotoğrafı çeken adamı olmuştum, kendime özgü yöntemlerim vardı. Sürekli günah işliyor, babama gidip günah çıkarttırıyordum. Bir hafta arkadaşlarımla en iyi etek altı fotoğrafını çekme iddiasına girdik. İddiayı kaybedince kadın kıyafeti giyip şehirde dolaşmak zorunda kaldım. Ve işte o gün bir mucize oldu. Kutsal Meryem’imi buldum.

yoko küçükken baba istismarı yaşamış, bu yüzden erkeklerden nefret eder hale gelmişti. Tesadüf bu ya, kaori babamı terk ettikten sonra yoko’nun babasıyla tanışmış, onun kız arkadaşı olmuştu. yoko ve kaori iyi anlaşmışlar, beraber oradan oraya gezmeye başlamışlardı. O gün sokakta bir erkek grubu yoko’ya saldırdı, üstümdeki kadın kıyafetiyle yoko'ya yardım ettim, ikimiz serserilere iyi bir ders verdik. yoko bana aşık oldu. Daha doğrusu bana değil, kadın kıyafeti giymiş bana, yani Akrep Kadın’a. O günden sonra yoko’yu ne zaman görsem cinsel organım kabardı. Başka hiç kimseye kabarmadı. Öyle ki kızların etek altı fotoğraflarını çekmek bile gelmez oldu içimden.

yoko

Sonradan öğrendim, meğer o adamları koike saldırtmış yoko’ya. koike gizli bir tarikatın üyesi, aileleri topyekün kaçırıp kamplarda beyinlerini yıkamak amaçları. koike’nin teşvikiyle kaori tekrar babama döndü, onu tekrar ayarttı. yoko’yla üvey kardeş olduk, hatta aynı sınıfa düştük. Ona bir türlü gerçeği, Akrep Kadın’ın ben olduğumu, ona aşık olduğumu söyleyemedim. Daha sonra koike de bizim sınıfa geldi, yoko’yu Akrep Kadın olduğuna inandırdı. yoko lezbiyen olduğunu düşündü ve koike ile sevgili oldu. Artık babam, yoko ve kaori ile beraber yaşadığımız evden çıkmıyordu koike, herkesin bana karşı cephe almasına neden oluyordu. Hatta çektiğim etek altı fotoğrafları okulda herkese dağıttı, okuldan atılmama sebep oldu. Babamdan dayak yiyince arkaşlarımın yanına sığındım bir süre, eve tekrar döndüğümde ortada ne babam, ne kaori, ne yoko ne de koike vardı. koike hepsinin beynini yıkamış, tarikata götürmüştü.

O günden sonra kendimi yoko’nun nerede olduğunu öğrenmeye ve onu kurtarmaya adadım. Her yerde onun izini sürdüm, durumu çözmem ve tarikattan haberdar olmam zaman aldı. Porno sektöründe bile çalıştım koike’nin zorlamasıyla, istediklerini yapmazsam yoko’yu bir daha görememekle tehdit etti beni. Bir gün televizyonda tarikatle ilgili bir haberde yoko'yu gördüm, okuldaki dostlarımla gidip kaçırdık onu. Beyni yıkanmıştı, benim bir sapık olduğumu düşünüyordu. Günlerce deniz kıyısında bir minibüste alıkoydum onu, sevdiğimi söyledim, iyi niyetimi sundum, aklının yerine geleceğine inandım. Ama tarikatin adamları buldular bizi, yoko’yu götürdüler, beni de beynimi yıkamak için tarikat merkezine kaçırdılar.

keiko

Tarikatte çok istekli ve gayretli gözüktüm. keiko’nun beni baştan çıkartma çabalarına karşı koydum, cinsel organıma sahip çıktım. Zamanla yoko’nun, babamın ve kaori’nin nerede tutulduğunu öğrendim. Bir bomba ve kılıçlarla onların bulunduğu binaya sızdım. Bir sürü koruma öldürdüm, keiko’nun yoko’yu, babamı ve kaori’yi tuttuğu odaya ulaştım. En sonunda korumalar beni zaptedince bombayı patlattım, binada cam çerçeve aşağı indi. keiko yolun sonuna geldiğini anlayınca harakiri yaptı. Sonra polisler geldi. Tarikat kapanmış. Babam ve kaori kurban koruma programına katılmış. yoko akrabalarının yanına sığınmış. Ben bunları sonradan öğrendim. Çünkü zihnim yıllardır haksızlığa uğramaya ve aşka dayanamamış, iflas etmişti. Beni tımarhaneye kapatmışlar.

Tımarhanede Akrep Kadın kıyafetlerimle kendimi bilmez bir şekilde yaşıyordum. yoko akrabalarının yanında eski haline dönmüş, beynine sokulan safsataları unutmuş, beni sevdiğine kanaat getirmişti. Artık kurtarma sırası ondaydı. Çünkü aşk sabırlıdır ve aşk naziktir. Bir gün yoko beni tımarhanede ziyaret etti. Ben onu tanıyamadım, yoko sürekli ağlıyordu. Ziyaret saati bitince görevlileri atlatıp beni kendisiyle birlikte bir odaya kilitledi. Sokakta adamların kendisine saldırdığı günü hatırlattı, ismimi söyledi. Sonra kapıyı kırdılar, yoko’yu yaka paça götürdüler. Ben odamda yalnız kaldım. Düşündüm, düşündüm ve yoko’yu hatırladım. Çünkü aşk sabırlıdır ve aşk naziktir. Ciğerlerim patlayana kadar yoko’yu götüren polis arabasının peşinden koştum. yoko arka camdan beni gördü, şoförün boğazına sarılıp arabayı durdurttu. Arabaya yetiştim, dirseğimle camı kırdım.

aşk

Ve camdan elimi uzatıp yoko’nun elini tuttum. Çünkü insanların ve meleklerin diliyle konuşabilirim ama eğer aşkım yoksa boşuna ses çıkaran bir çandan, tıngırdayan bir zilden ibaretim. Geleceği bilebilir ve tüm gizem ve bilgilere vakıf olabilirim, inancım dağları yerinden oynatabilir ama aşkım yoksa hiçbir şeyim. Tüm sahip olduklarımı fakirlere verebilir, vücudumu ateşlere atabilirim ama aşkım yoksa hiçbir şey kazanmam. Aşk sabırlıdır ve aşk naziktir. Kıskançlık duymaz, kibir göstermez, mağrurluk yapmaz. Kaba değildir, kendini kayırmaz, kolay öfkeye kapılmaz, yanlışların çetelesini tutmaz. Aşk kötülükten keyif almaz ve hakikatle mutlu olur. Her zaman korur, güvenir, umut eder, azmeder. Aşk hiçbir zaman yenilmez. Ama kehanetler var olduğunda durur, başka sesler var olduğunda susar, bilgi var olduğunda gözden kaybolur. Biz kısmen bilir ve kısmen görürüz ki mükemmel olan geldiğinde mükemmel olmayan yok olur. Çocukken çocuk gibi konuşur, çocuk gibi düşünür, çocuk gibi akıl yürütürdüm. Yetişkin olunca çocukluğu geride bıraktım. Şimdi aynaya baktığımızda kötü bir akisten başka bir şey görmüyorsak bundan sonra yüz yüze bakacağız. Şimdi kısmen biliyorsak bundan sonra tamamen bileceğiz. Ve şimdi şu üç şey kaldı geriye: inanç, umut ve aşk. Ama bunların en yücesi aşktır.

7 Temmuz 2009

bowerbirds

bowerbirds

Aldırışsız bir övgü şelalesine ihtiyacım yok
Oynadığım tüm oyunlar için ödül de lazım değil
Senden tek istediğim gözlerin
Beklerken sabah vakti, kısa da olsa

Avare aklımı yakalamanı beklemiyorum
Ve bir güney kızının kuzey ışıklarını bilmesini
Senden tek istediğim gözlerin
Beklerken sabah vakti, kısa da olsa

Rûzgâra ihtiyacım var soluk yüzümde boydan boya
Ve postumun ilkbaharda göz önüne serilmesine
Aklımın çelinmesini istiyorum
Evet, yerimi bilmeyi
Ve senden tek istediğim gözlerin
Beklerken sabah vakti, kısa da olsa


Bowerbirds'den Daytrotter kayıtları

Bowerbirds – Teeth

Bowerbirds – Chimes

Bowerbirds – Dark Horse

Bowerbirds – Beneath Your Tree

5 Temmuz 2009

nudge: ittirgen devlet

nudge

Bu aralar kurgusal kitaplar okumaya biraz ara verdim, eğitimini aldığım/verdiğim alanla ucundan bucundan da olsa ilişkili birkaç kitap var okumak istediğim. Bu aralar popüler ekonomi alanında insanların irrasyonel davranışlarıyla ilgili kitaplar revaçta. Hem yakın geçmişteki küresel ekonomik krizin sebeplerinden en önemlilerinden birinin yatırımcıların mantıkdışı hareketleri olması, hem de araştırmamla az da olsa ilişkili olmasından dolayı Yale Üniversitesi’nden Richard H. Thaler ve Cass R. Sunstein’ın “Nudge” isimli kitabını okudum geçen hafta. Popüler ekonomi alanında amazon.com sıralamasında ikinci sırada, birçok dergi tarafından mecburi okuma olarak önerilen bir kitap.

Önce “seçenek mimarisi” kavramı: seçenek mimarlarını bireylerin hayatlarıyla ilgili tercihlerini yaptıkları bağlamı oluşturan kişiler olarak tanımlayabiliriz. Örneğin kafeteryada yiyeceklerin nasıl sunulacağına karar veren müdür, hastaları tedavi seçenekleri hakkında bilgilendiren doktor, seçimlerde oy pusulalarının tasarımını yapan tasarımcı, mağazada kıyafetler hakkında tavsiyeler veren satış görevlisi gibi kişiler birer seçenek mimarı. Yazarlar seçenek mimarlarına “libertarian paternalism” denen kavramı öneriyor. Bunu “özgürlükçü paternalizm” olarak çevirebiliriz; paternalizm ise bir kişi ya da kurumun kendine bağlı bireylere karşı babanın çocuğuna davranması olarak tanımlanabilir. Yazarların öne sürdüğü sistem paternalistik çünkü seçenek mimarlarının kendilerine bağlı bireylerin davranışlarını onların hayatlarını daha kaliteli hale getirmek için etkilemesini destekliyorlar. Bir yandan da özgürlükçü bir sistem zira insanlar daha doğru tercihlere yönlendirilirken aynı zamanda tercih hakları da engellenmiyor. Eğer birey sigara içmek istiyorsa, şekerli ve yağlı besinlerle besleniyorsa, emeklilik için birikim yapmıyorsa seçenek mimarları o bireyi engellemiyor. Sadece tasarladıkları sistemlerle bireyleri daha doğru tercihler yapmaya teşvik ediyorlar. “Nudge” (dürtmek, iteklemek) denen kavram da insanların davranışlarını tahmin edilebilen bir şekilde etkileyen ama bireylerin seçeneklerini kısıtlamayan ya da tercihlerine ek maliyet getirmeyen seçenek mimarisi yöntemlerini tanımlamak için kullanılan bir kavram. Mesela okul yönetiminin kafeteryada öğrencilerin göz hizalarına tatlı değil meyve koymaları bir “nudge”. Zira öğrenciler tatlı yerine meyve yemeye yönlendiriliyor bu şekilde ama tatlı yemek isteyen bir öğrenci de kolunu biraz daha yukarılara ya da arkalara uzatmak gibi ufak bir külfet karşılığında tatlı yiyebiliyor. Okul yönetiminin yemeklerde tatlı yenmesini kökten yasaklaması ise özgürlükçü paternalizmin tanımına sığmazdı zira öğrencilerin özgür iradeleri bastırılmış olurdu.

Yazarlar argümanlarına, daha önce psikoloji literatüründe enine boyuna incelenmiş olan çeşitli irrasyonel davranış eğilimlerinden bahsederek başlıyorlar. Şimdi burada tek tek bahsetmek zaman alır ama sözün özü bireyler her zaman kendileri için en iyi kararları veremiyorlar. Birkaç örnek:

1) İnsanlar fazla iyimser ve özgüvenliler. Mesela sürücülerin yüzde 90’ı kendilerinin ortalama sürücüden daha iyi olduğuna inanıyorlar. Bu insanların yatırım tercihlerinde fazla risk almasına sebep olabilen bir durum –ki som küresel krizde bu durumu yaşadık.

2) İnsanlar statükoyu korumaya meyilliler; bir seçim yapmaları gereken durumlarda kendilerinin yararına olan tercihi yapmayıp halihazırda kendileri için yapılmış tercihlerle yetiniyorlar. Mesela sigorta poliçesi yaptırmak gibi yeni bir işe atılırken enine boyuna düşünmeyip “default” tercihlere sınırlayabiliyoruz kendimizi. “Default” tercihin en iyi tercih olduğu yanılsaması var burada ama herkes için en iyi tercih olmak zorunda değil “default” ayarlar.

3) İnsanlar zararlarına olduğunu bilseler de kendilerini kontrol etme problemleri sebebiyle yanlış tercihlerde bulunabiliyorlar. Mesela tiryakiler sigaranın ya da kumarın zararlarının farkında ama alışkanlıklarından vazgeçemiyorlar.

Vesaire...

Bu sebeplerden dolayı seçenek mimarlarının çeşitli “nudge”lar yani iteklemeler vasıtası ile bireylerin tercihlerini etkilemesi (tabi yasaklar getirmeden, insanların seçim özgürlüklerini kısıtlamadan) kabul edilebilir bir hal alıyor. Özellikle karmaşık, seyrek yapılan, geri bildirim olanakları kısıtlı, tercihler ve sonuçlar arasındaki bağların zayıf olduğu seçeneklerde insanların daha fazla ihtiyacı oluyor “nudge”lara.
Kitap boyunca seçenek mimarlarının insanları etkili bir şekilde “nudge” etmeleri için yöntemler öneriyor yazarlar. Emeklilik planlaması, yatırım, borçlanma, sosyal güvenlik, sağlık hizmetleri, ilaç sigortası, organ bağışı, çevreyi koruma, okul tercihi, evlilik gibi alanlardan bahsediyorlar. Oturup hepsinden bahsedecek değilim, adamlar 300 sayfa kitap yazmış. Bir-iki örnek vermekle yetineyim.


yakıt masrafı

1) Yukarıdaki şekil çevreyi koruma alanına ilişkin bir “nudge”. Yazarların her alanda önerdiği şeylerden biri seçim aşamasındaki bireylere daha fazla ve anlaşılır bilgi verilmesi. Devlet ortadaki bilgi yumağını daha şeffaf hale getirerek bireylerin kendileri için daha uygun seçimler yapmalarını teşvik edebilir. Bir araba alırken genelde mesafe başına yakıt tüketimi istatistiği veriliyor araba üreticileri tarafından. Ancak bu istatistik yeteri kadar mana ifade etmeyebilir alıcılar tarafından, zira araba alma kararı sık sık verilmeyen, tüketicilerin uzman bilgisine sahip olmadığı bir konu. Bu istatistik yerine belli bir kullanım karşılığı yapılacak yakıt masrafını gösteren etiketler tüketiciler için daha fazla bilgilendirici olacağından bu etiketler sayesinde tüketiciler yakıt – dolayısıyla para – tasarrufuna sebep olacak arabalara “ittirilecek”tir. Burada kimsenin özgürlüğü kısıtlanmıyor, isteyen gider devasa ciplerini satın alır. Ancak bu tip bir yönlendirme sonucu normalde bilgi eksikliği ya da irrasyonalite sebebiyle çevre düşmanı araçlar satın alabilecek insanlar yine kendi istekleriyle daha yeşil tercihlere yönlenecektir.

2) Birçok insan organ bağışını desteklese de statükoyu sürdürmeye olan eğilimleri sebebiyle ölmeden önce bu yöndeki isteklerini belgelemiyorlar. Ortada bir belge olmayınca da çoğu ülkedeki mevcut kanunlar, daha önce açık bir şekilde organ bağışı isteğini yetkili makamlara bildirmemiş vatandaşların organlarının nakillerde kullanılmasını yasaklıyor. Oysa kanunları değiştirip böyle bir belgelendirme eksikliği durumunda organ naklinin yasal olacağı bir durum oluşturmak mümkün. Yine kimsenin özgürlüğünün kısıtlandığı yok. Organlarını bağışlamak istemeyen vatandaşlar her zaman gerekli kurumlara bu isteklerini bildirebilirler. Teknolojinin ilerlemesiyle bu bildirimin maliyeti de çok düşmüş durumda, internetten kısa bir form doldurarak halledebilir herkes bu işi. Ama söz konusu “nudge” sayesinde normalde organ bağışı yapmak isteyip ihmalleri dolayısıyla bunu gerçekleştiremeyen bireylerin organları ihtiyaç sahiplerine ulaşacak, her yıl bir sürü hayat kurtulacak.

3) ABD’de kumar problemi olan bireyler gönüllü olarak kendi isimlerini bir kara listeye yazdırıp kendilerini kumarhanelerden afaroz ettirebiliyorlar. Devlet bu tür bir liste oluşturarak otokontrol problemi olan bireylerin, kendi özgür iradeleri doğrultusunda, kumar problemlerini kontrol altına almasını kolaylaştırıyor. Kimse de herhangi bir bireyin kafasına silah dayayıp o listeye girmek için başvuru yapmaya zorlamıyor kimseyi. Hem paternalistik, hem de liberteryen bir çözüm.

Benzer fikirleri savunan başka kitaplar da var ve bu ara fazlasıyla popülerler. Bunun sebebi biraz da Obama’nın devlet anlayışını ideolojik olarak destekleyen kitaplar olmaları. Gerçi Thaler ve Sunstein partizanlıktan olabildiğince uzak duruyorlar kitaplarında ama öne sürdükleri fikirlerin Obama yönetimine nasıl yakın olduğu aşikar. Bilindiği gibi Cumhuriyetçi Parti tamamen serbest pazarlara inanan, devletin varlığını minimuma indirmek isteyen, insanların hiçbir etki altında olmadan özgür seçimler yapabilmesini, bunun en optimal durum olacağını savunan bir parti. Oysa insanlar birçok sebepten dolayı her zaman doğru tercihleri yapamıyor, ortada hiçbir özgürlük kısıtlaması olmasa bile. Bu noktada daha iyi bir seçenek mimarisi sonucu bireyler daha doğru (kendi çıkarları için) tercihlere yönlendirilebilir, özgürlükleri kısıtlanmadığı için ortada etik bir problem de kalmaz. Obama yönetimi de ekonomiden sağlık sistemine her alanda devletin etkisini arttırmak isteyen bir yönetim. “Nudge” gibi kitaplar da devletin özgürlükçü sınırlar içerisinde vatandaşların tercihlerini etkileme çabasına meşruiyet kazandırma işlevini görüyor.

charlotte & magon

charlotte & magon

Geçen gün husband&wife isimli, önce yanlışlıkla bir karı-kocadan oluştuğunu sandığım, gruptan bahsederken sevgiden ilham almanın ulvi bir yanı olduğunu düşündüğümü yazmıştım. Ne arzu edersek, neyi kafamızda kurarsak, doğadan da onu çağırıyoruz hakikaten galiba. Birkaç gün geçmeden kendimi Charlotte & Magon dinlerken buldum. Hikayeleri kısaca şöyle:

Sene 2008. Aylardan Mart. Fransız güzel Charlotte ve İsrailli yakışıklı Magon, Tel Aviv’de havaalanında buluşuyorlar. Bu birbirlerini ilk görüşleri. Ondan önce iki sene boyunca internet üzerinden hayatlarını ve zevklerini paylaşmışlar. Magon sonunda davette bulunmuş, Charlotte da biletini kapıp uçağa atlamış. Beraber stüdyoya gidiyorlar, 12 gün boyunca şarkılar yazıyorlar, o süreçte birbirlerine bağlanıyorlar. Bir daha da hiç ayrılmıyorlar. Gerçi daha bir seneyi biraz geçmiş, ama orasını karıştırmayalım. O şarkıları bugün ‘Love Happening’ isimli albümlerinde dinliyoruz. Tutku damlayan, hınzır şarkılar bunlar; birbirlerinin kulağına fısıldayan aşıklar, piyanonun erotizmi, gitarın groove’u, ayakları yerden havalandıran yaylılar var. Bir de dalga sesleri; odaların içinde kapalıyken bile hep denizi düşünerek kaydetmişler albümü. Hafif Air’i anımsattı bana, hafif Zero 7’ı, hafif de 30 sene öncesinin Fransız pop’unu, mesela Gainsbourg’u. Aşağıda paylaştığım şarkıda Charlotte kelimeleri mırıldanırken Magon birilerine, artık o birileri kim olabilirse, “ilham perimsin” diyor. Daha ne desin?

Charlotte & Magon – Vagalam

jason molina + alasdair roberts

park

Yaz sonunda geldi gibi, gerçi bir yandan da dilimi ısırıyorum. Haziran ayı boyunca yağmur yağmayan bir gün geçmedi New York’ta. Kah sabah, kah akşam; kah çiseleme, kah bardaktan boşanma; ıslanmadığımız bir gün bile yaşamadık. En kötü şey yaz yağmuru, tahmin edilemez bir şey olduğundan sürekli elimde ya da çantamda kırmızı şemsiyemle dolandım bu ara. Ama artık meteoroloji sürprizleri azalttı diye umuyorum. Birkaç gündür açık gökyüzü. Sokaklarda masalar. Masalarda insanlar, masalarda biralar. Az önce markete giderken sokağımızda ikamet eden sınırlı Hispanik nüfusun bir yandan barbekü yapıp bir yandan Michael Jackson şarkılarıyla dans ettiği bir ortama düştüm. Yazın en güzel emaresi bu olsa gerek. Parklara gidip banklara tünemek, çimlere uzanmak kadar güzel bir şey yok. Çimlere uzanma eylemi hep üniversiteyi çağrıştıyor, sınıf sandalyesinden çok çimlere oturduğumuz zamanları. Sakin bir kitap, sakin bir müzik, yapılması gereken işlerden kısa süreli kaçışlar.

Sakin müzik deyince folk istiyor canım. Tıngırdayan bir gitar, banjo ya da ukulele. Pürüzsüz bir ses. Ayağını sürüye sürüye ilerleyen tembel miskin şarkılar. 2002 senesinde Will Oldham’ı (nam-ı diğer Bonnie ‘Prince’ Billy) da aralarına alıp ‘Amalgamated Sons Of Rest’ isimli bir albüm yayınlayan Jason Molina ve Alasdair Roberts bu arzumu doyurdular bu ara. Jason Molina hem solo takılan, hem de kankası müzisyenlerle imece usulü işlere girişen bir müzisyen. Yerinde duramıyor pek, Ohio’da doğup ABD’de sürekli yer değiştiren müzisyen en son Londra’ya göç etmiş. Lo-fi estetiğiyle alt-country geleneğinden beslenen şarkılarını 2003’e kadar Songs: Ohia mahlasıyla icra etti. O zamandan beri de ya kendi adıyla ya da Magnolia Electric Co. ismiyle takılıyor. Ne yapsa kulak verecek bir dinleyici kitlesi ve şarkı çağlayan bir ilham pınarı var. Öyle ki senede 1000 şarkı yapma hedefi koymuş kendisine, genelde de dolduruyor kotayı. Hatta iki sene önce ‘Sojourner’ isimli dört CD’lik bir boxset yayınladı hepsi yeni şarkılardan oluşan. Yeni albüm ‘Josephine’ pek yakında geliyor. Kimseyi hayal kırıklığına uğratmayacak gibi. İskoçyalı Alasdair Roberts da Jason Molina kadar olmasa da epey üretken, iki albümün arasını iki seneden fazla açmayan bir folk müzisyeni. Daha geleneksel bir sound’u var, yeni albümü ‘Spoils’de de çizgisini bozmamış.

Bahsettiğim iki müzisyenin en son işleri ‘Josephine’ ve ‘Spoils’den birer tadımlık hemen aşağıda.

Magnolia Electric Co. – Little Sad Eyes

Alasdair Roberts – You Muses Asist

4 Temmuz 2009

hello seahorse!

hello seahorse!

Meksikalılar en çok müteşekkir olduğum millet. Meksikalılar değil sadece aslında, tüm Latin halklarına müteşekkirim. Zira ABD’deki ırkçılık belasının siyahilerle beraber ilk çekim merkezi olduklarından, beyaz Amerikalıların kalkıp Türklerle uğraşacak vakti kalmıyor. Avrupa’da öyle değil, ilk günah geçisi Araplar ve Türkler. Kara mizah bir yana, ABD’de nerede boktan bir iş varsa (tuvalet temizlemek, balık ayıklamak, vs.), orada Latinleri bu işleri ifa ederken görmek mümkün. 60’lardan itibaren, ABD’nin Latin Amerika’yı uydusu haline getirmek için işlemediği cinayet, içine etmediği ekonomi kalmadı. Meksika’da bir de uyuşturucu felaketi var üstüne. Hal böyle olunca Latin vatandaşlar kendi ülkelerinde karınlarını doyuramadıkları için bir yolunu bulup kendilerini şeytanın ülkesine attılar yıllar boyu. Sayıları giderek arttıkça ırkçı hissiyatlar da o kadar arttı. Hatta geçtiğimiz başkanlık seçiminin sonucunu Latinler belirledi siyahilerle birlikte. Cumhuriyetçi Parti, Latinlere beslediği yarı-düşmanca politikalar sebebiyle bir yerde kendini ayağından vurmuş oldu. Zira ABD demografisi hızla değişiyor. Tam tarihi aklımda değil ama bu gidişle çok uzak olmayan bir gelecekte Latinler çoğunluğu elde edecek. Obama daha geçen ay politik bir manevrayla Yüce Divan’daki boş koltuğa Latin kökenli bir kadını aday göstererek bir taşla iki kuş vurmuş oldu.

Meksikalı bir indie pop üçlüsü olan Hello Seahorse!’u keşfetmemi fırsat bilip böyle bir girizgah yaptım. Meksika’daki alternatif müzik sahnesi hakkında bir bilgim yok, zamanında At The Drive In dinlerdik, o kadarını biliyorum. Meksikalılar bizim millete çok benziyor, televizyon programlarından sokakta yürüyüşlerine kadar, eminim alternatif müzik sahnesinde de bizim memleketle paralellikler kurulabilir. Hello Seahorse! 2006’da yayınladıkları ‘And The Jellyfish Parade’ ile kaliteli dream pop/twee yaptıklarını cümle aleme kanıtlamış zaten, 2008’de eski EP ve LP’lerini harmanlayıp ABD piyasasında boy göstermişler. Şimdi de yeni albümleri ‘Bestia’ ile sınırın öbür yanına attıkları adımları yavaş tempolu bir koşuya dönüştürmek, isimlerindeki ünlemin hakkını vermek istiyorlar. Ben gayet sevdim, bir de websiteleri sadece İspanyolca olmayaymış keşke.

Hello Seahorse! – Universo 2

Bestia

3 Temmuz 2009

tekrar: god help the girl

Sevgili blogger. Madem bir post’u siliyorsun, bari haber verin sildik diye de ona göre düzeltelim. Feed’ler olmasa bilemeyeceğiz de eskiden ne yazdık. Azıcık şu işlerden anlasam kendi domain’ime taşınacağım yoda gibi. Geçen post için bir God Help The Girl videosu düşünüyordum, projeyle ilgili eski post’a da link vereyim derken bir de baktım ki yerinde yeller esiyor. Tekrar yerleştiriyorum aşağıya, tabi ki paylaştığım mp3’leri kaldırarak. O da eski Belle and Sebastian günlerinin hatırına.


god help the girl

Konu hakkında bir önceki post şurada.

Belle and Sebastian’ı en çok üniversitenin üçüncü senesinde dinliyordum. Her şeye olduğu gibi onlara da geç kalmıştım. O senenin başında dünyam hafif sallanmıştı. Aslında bir şey olduğu da yoktu ama ben bunalıma girmek için eşsiz bir fırsat geçirmiştim elime. O zamanların en büyük faydası ruh halime meze yapabileceğim müzikler keşfetmek için gayretkeşleşmem oldu. Belle and Sebastian da o zamanlar karşıma çıktı. Kırmızı kapaklı albümlerini onlarca defa çevirdim kapağı kırık diskçalarımda. Kütüphanelerde güzel kızlara bakıp beceriksiz hamlelerde bulunan, kalp kırıklıklarıyla yastıkları ıslatan, pek bir dertleri olmamasına rağmen diplerde gezip bir yandan da her şeyin iyi olacağına inancını yitirmeyen, günlerini hayatın içindeki ayrıntıları yakalayıp bunlara hayret etmekle geçiren karakterleri konu alan şarkılar, şimdi geriye dönüp bakınca fark ediyorum ki, karakterimi şekillendirmekte bile etkili olmuş olabilir.

Bu güzide Glasgow’lu grubun beyni Stuart Murdoch birkaç senedir God Help The Girl isimli bir müzikal film üzerinde çalışıyor. Önceleri Belle and Sebastian’ın yapısına tam oturmayan birkaç melodiyle başlamış macera, Murdoch yavaş yavaş farklı karakterlerin tecrübelerini kendine has müstehzi diliyle anlatan şarkılar atmaya başlamış kenara. Akabinde bu karakterleri birbirlerine bağlayıp müzikal bir anlatı yaratma fikri peydah olmuş. Gazetelere ilanlar verilip bayan şarkıcılarla görüşülmüş, sonunda Celia Garcia, Catherine Ireton ve Alex Klobouk’un temelini oluşturduğu bir vokal grubuyla şarkılar kaydedilmiş. Sonuç hayat değiştirecek sarsıcılıkta olmasa da buram buram hissedilen Belle and Sebastian özlemini dindirecek nitelikte. Yıllardır kafamda canlandırdığım, içlerinden biri olmak ya da tanışmak istediğim bu hayali günlük hayat kahramanlarını beyazperdede görecek olma fikri heyecanlandırıyor açıkçası. Bir keresinde bir daha Belle and Sebastian’ı aynı coşkuyla dinleyemeyeceğimi düşünmüştüm, ne mutlu ki yanılmışım.

videodrome #22

Dirty Projectors – Stillness Is The Move

Dirty Projectors’ın ‘Bitte Orca’ albümü kendilerinden başka hiçbir şeye benzemiyor, hatta kendilerine bile. Dergiye yazdım albümü, bu ay içerisinde bir ara buraya da eklerim. Albümdeki şarkılar her telden çalıyor, ‘Stillness Is The Move’ en pop ve R&B tınılı şarkı. Hatta Beyonce söylese olurmuş. Bunu bile kendilerine yakıştırabiliyorlar. Lama besleyen David Longstreth’e özel dikkat.



Death Cab For Cuties – Little Bribes

Indie rock/indie pop diye etiketlenen müzikal oluşumlar içerisinde en anaakım beğenilirliği olan gruplardan biri Death Cab For Cutie. Ben Gibbard ve tayfası geçen sene yayınladıkları ‘Narrow Stairs’de risksiz oyunu tercih etmiş, şahsen beni pek tatmin etmeseler de peynir ekmek gibi albüm satmıştı. Bu şarkı akabinde gelen ‘Open Door’ EP’den. Stapmoşın.

Speech Debelle ft. Micachu – Better Days

Ninja Tune’un Londra merkezli bir hiphop etiketi var, adı Big Dada. cLOUDDEAD, Spankrock ve Roots Manuva gibi sağlam isimler barındırıyor etiket. Speech Debelle bu sene yayınladığı ‘Speech Therapy’ ile ağırtoplardan biri haline geldi, hatta bu sene Glastonbury’de çalmış. Beat’lerin ön plana çıktığı bu şarkıda klasik müzik eğitimli kızların en bir asisi Micachu ile el ele vermişler.

Wavves – No Hope Kids

Kirli/çiğ indie rock oluşumu Wavves, Nathan Williams’ın bireysel meşgalesi aslında. Bir ay kadar önce Barselona konseri esnasında sinirleri boşaldı, kendini sahnede rezil rüsva etti, sonra da Avrupa turunun geri kalan kısmı iptal oldu. Bu video yine bir Avrupa turu esnasında çekilmiş ama ta Şubat ayından.

Holiday Shores – Phones Don’t Feud

Florida’nın güneşli havasından parçalı bulutlu bir müzik çıkartmış Holiday Shores. Ben sevimli buldum. Ham prodüksiyon, basit gitar melodileri, yorgun vokal, çanlar. The Strokes ve Wolf Parade karışımı demişler.

2 Temmuz 2009

husband&wife

husband & wife

husband&wife’ın üçüncü albümü ‘Dark Dark Woods’ dört aydan fazladır ipod’umda dolanıp duruyor. O ara fazlasıyla akustik müzikler dinlediğimden kendimi dolduruşa getirip bir sürü sükunetli albüm indirmiştim. Sonra bir sıkıntı geldi, kulaklarım başka şekilde doyurulmayı istedi, husband&wife da süründükçe süründü. Dün albümü ziyaret edene kadar hayatlarını birleştirmeye karar vermiş bir bayan ve bir baydan oluşan bir folk ikilisi olduklarını düşünüyordum. Pek idealize bir tablo bence bu. Geleceklerini müşterek hale getirmiş bir çiftin, müzik ya da başka bir mecrada, beraber bir yaratım sürecine girmeleri. Ulvi bir yanı var sevgiden ilham almanın, iki insan arasındaki paylaşımın o noktaya ulaşmasının.

Meğer husband&wife kendi imkanlarıyla indie-folk yapmaya çalışan dört Indiana’lı gençten ibaretmiş. 2004’te ilk şarkılarını hem yazıp aynı anda birinin evinin zemin katında kaydederek ilk albümlerini yayınlamışlar. Öyle ki evde piyano olmadığı için çaktırmadan yakındaki Indiana Üniversitesi’nin müzik okuluna sızıp gerilla tarzı kaydedilmiş piyanolar. Sonra kendi plak şirketlerini kurmuşlar, turlar, toplamalar, EP’ler, 2006’daki ‘Operation: Surgery’ derken daha adanmış ve profesyonel bir gruba dönüşmüşler. ‘Dark Dark Woods’ çığır açan, şaşırtan bir albüm değil. Aşağıdaki videodan görülebileceği gibi parıltılı olmaya kasmayan, şarkılarını söyleyebilmekten yeterince mutlu bir grup husband&wife. Genelde sakin, nadiren gürültülü. Yaptıkları şarkıları hissettiklerine inandım, buraya taşımaya karar verdim. Hissetmek çoğu zaman her şeye yetiyor.

husband&wife – Haven’t Got A Friend

Comp Jam