29 Kasım 2009

videodrome #40

Soap & Skin – Thanatos

Anja Plaschg bu senenin başlarında ‘Lovetune For Vacuum’ albümünü yayınlamış, Avusturya’nın ismini elektronik/indie/klasik müziğin birbirine geçiştiği bir müzik evrenine altın harflerle yazdırmıştı. O albümden ‘Thanatos’un videosu var şimdi, harika görünüyor. silveragegold haberdar etti.

Eels – Little Bird

Farkındayım, Eels’in devri geçti, ‘Novocaine For The Soul’ sanki 19. yüzyılda kalmış gibi şimdi. Ama Mark Oliver Everett tekrar harekette, bu sene zaten bir uzunçalar yayınlamıştı, Ocak ayında ‘End Times’ isimli bir albüm daha yayınlayacakmış. Bu şarkısında giden sevgilisinin arkasından verandaya oturuyor ve kuşlardan medet umuyor. Çok beklersin.

Charlotte Gainsbourg – Heaven Can Wait

İki ay önce New York Film Festivali’nde Lars von Trier’in yeni filmi ‘Antichrist’ı izlemiştim, yönetmeninin akıl sağlığını yitirdiğini belgeleyen garip bir filmdi. O filmde Charlotte Gainsbourg’un oyunculuğunu ve daha nelerini nelerini görmüştük. Beck destekli bu şarkıda da sesine kulak verebiliyoruz, ki hiç fena değil. O değil de Beck’le yiyişmişler midir ki?

Fever Ray – Keep The Streets Empty For Me

Karin Elisabeth Dreijer Andersson videoya doymuyor, bu ilk solo albümünden kaçıncı enfes video sayamadım. Öyle ki bu videoları paketleyip bir de DVD çıkartıyor. İşin garibi, benzer bir görsel estetiğe sahip bu videoların herbiri farklı bir yönetmen tarafından çekilmiş. Hepsi blog arşivinde duruyor.

Yeasayer – Ambling Alp

Indie camiası bu aralar NSFW [not safe for work] videolara adadı kendini. Eskiden bir adabı vardı bu işin, artık çükler memeler fırlar oldu bilgisayar ekranından. Yakın geçmişteki The Flaming Lips videosundan sonra bu da gelince hipster cinsel organına doydum bir süreliğine. Esasen Baltimore’lu, şimdi Brooklyn’li saykodelik indie grubunun şarkısı vasat, videosu iyi.

27 Kasım 2009

beach house

beach house

‘Teen Dreams’. Gençlik düşleri. Beach House’un nostaljik, naftalin kokulu müziğine ne kadar uygun bir isim. Herkesin gençlik düşleri vardı. Benim de. Herkesin gençlik düşleri alt üst oldu. Benim de. Çoğumuz için özel biri olduğumuza, içimizdeki derinliklerin etrafımızdaki yarımakıllılar tarafından anlaşılamadığına, bir gün biriyle tanışıp o insanla bütünleneceğimize inandığımız zamanlardı. Oysa hiçbir zaman özel değildik, içimizde derinlik filan yoktu, kimseden akıllı değildik, en iyi ihtimalle sıradandık. O bizi bütünleyecek insan ise zaten hiç olmamıştı. Bunları fark edince çocukluktan çıkıyor insan, bazıları ise hiç fark edemiyor ve ömür boyu çocuk kalıyorlar. Gençlik düşleri ferahlatıcı ama zehirleyici şeyler. Mentollü sigara gibi.

Beach House ‘Teen Dreams’i yayınlıyor önümüzdeki Ocak ayında. ‘Beach House’ ve ‘Devotion’ sonrası üçüncü albüm. On gün kadar önce nete düştü, çevremdekilerin last.fm profillerinden gördüğüm kadarıyla derhal indirilip sindirilmeye başladı. Albüm hakkında şu an bir şey yazmak istemiyorum, bunun birkaç sebebi var. Birincisi kimsenin Beach House dinlemek için benim övgülerime ihtiyacı olmaması, Beach House birkaç senedir ne kadar üzerine titrelinesi bir grup olduğunu defalarca kanıtladı. İkincisi övmeye kalksam kendimi kaybedip komik duruma düşeceğimden korkuyorum. Üçüncüsünü ise ancak makilerin orda söylerim. Beach House pili bitmek üzereymişçesine tınlayan ruhsuz bir davul makinesi, tekdüze bir şekilde çınlayan keyboard sesleri ve nazik bir gitarla tuzağına düşürdü beni. Sadeliğiyle kandırdı, dipsiz kuyulara ipsiz indirdi. Ortadaki şey müzik olduğu kadar bir ilüzyon aynı zamanda. İnsan ninni dinlerken midesinde kelebekler uçuşmamalı.

Beach House – Walk In The Park

Beach House – Norway

Beach House – Take Care [via hayatbayat]

Used To Be [albüm hali değil ilk versiyon, kulağım buna alıştı]

bear in heaven

bear in heaven

Pitchfork’un “en iyi yeni müzik” liyakatları var, eşzamanlı yayınlanan diğer albümleri fersah fersah aştığını düşündükleri işlerin altını çiziyorlar düzensiz aralıklarla. Birkaç sene önce bol keseden dağıtıyorlardı bu payeleri, sonra kemer sıktılar. Bir grup Pitchfork tarafından yüceltildi diyelim, o günün akşamı grubun last.fm sayfasına ya da grupla ilgili mesaj panolarına göz atmanızı tavsiye ederim. Sanki dünyada en mühim şey buymuş gibi işi gücü bırakıp durumu protesto eden “hayran” mesajlarına denk gelecekseniz. “Allah Pitchfork’un belasını versin, bugüne kadar sadece ben ve Şangay’daki 12 yaşında bir kızın haberdar olduğu bu grubu artık herkes öğrendi” temalı protestolar bunlar. Sanki bir grup daha fazla görünürlük kazanınca ayağa düşüyor. Müziğin ayağa düşmesi olmaz bence. İyi müzik öyle ya da böyle herhangi bir kanal aracılığıyla en nihayetinde dinleyicisini bulacaktır, Pitchfork’un buna vesile olması da olsa olsa faydalı bir hadisedir. Doğru, Pitchfork yazarları elitisttir, janr ayrımı yapmaz gibi gözüküp belli bir müzikal tavırın yüceltilmesine yönelik bir politika yürütürler, merkez ofislerinin etrafındaki 50 kilometrelik çemberde yaşayan gruplara kıyak geçerler. Bu yüzden de geçenlerde olduğu gibi Real Estate gibi vasatlıkta sınır tanımayan indie rock gruplarını özenle pompalamaya çalışırlar. Ama ne olursa olsun yine iyiyle vasatı ayırt etmenin kendi elimde olduğunu ve Pitchfork aracılığıyla son on senede bir dolu grupla tanıştığımı bildiğimden bu konuda çemkirmenin son derece gereksiz olduğunu düşünüyorum.

Bear In Heaven bahsettiğim liyakata layık görüldü geçen hafta. Brooklyn’li olduklarını duyunca yine Brooklyn aşığı blogosferin balon gibi şişirdiği vasat gruplardan biri olduklarını düşündüm. Yine de şans vermeden duramıyorum böyle durumlarda, zira ya göl maya tutarsa? Açıkçası dinlediğim ilk birkaç şarkıları pek bir iz bırakmadı, başka bir işle uğraşıyordum, üzengimden kayıp gitti. Sonra bir nokta geldi, şarkıların dokusu belirginleşmeye, taşlar yerine oturmaya başladı. Tam bu esnada albüm bitince başa sardım, dikkat kesildim. Şarkılara karakterini veren üç öğe ön plana çıktı. Miksin dibine çamur gibi çökmüş synth’lerden ibaret tekinsiz sis bulutları, ilkel ama ölçülüp biçilmiş ritim desenleri ve Jon Philbot’un gençlik halinin tüm kafa karışıklıkları, ham enerjisi ve heveskarlığını damıtan vokalleri. Bu üç öğe birbirlerini sarmalıyor, kulağı zorlamayan bir prodüksiyon süreci sonucu kafa açıcı dört dakikalık bütünlüklere varıyorlar. Çaktırmadan kurşun gibi çöküyor dimağa Bear In Heaven şarkıları. Şuna benziyor, buna benziyor diyemiyorum çünkü aşina yedekparçaları modifiye edip kendilerini özgün bir noktaya koğuşluyorlar. ‘Beast Rest Forth Mouth’ ikinci albümleriymiş, ilkinden çok farklı olduğu yazıyor, bilemiyorum. Algılanması zaman alan ve gücünü bütünlüğünden alan bir albümden tek bir şarkı paylaşmak saçma, ama ben yine de deneyeyim.

Bear In Heaven – Casual Goodbye

23 Kasım 2009

oğlan yine yanlış yaptı

if you’re feeling sinister

Oğlan yine yanlış yaptı
Kafanı utançla eğ ve hayatın için ağla
Oğlan yine yanlış yaptı
Hicapla eğ başını, gözyaşların hayatını akıtsın
İyi misin şimdi?

Parıldayan bir melektim Cumartesi günü
Ama sen daha görkemli parıldadın
Işıltımı kendinden utandırdın
Şimdi de beni utandır

Kabahatlerimin bedelini ödemek için ne yapmalıyım?
Yapmam gereken her ne ise
Sürekli onu yapardım

Tek istediğim en üzgün şarkıları söylemekti
Sen de benimle birlikte söylersen mutlu bile olurum

Ormandaki pınar düşüncelerine karanlıklar soktu
Bu kasaba senin batan geminse nerede atlayacağını biliyorsun
Eğlenmek için sinkaf etmek anlaşılır bir şey
O zaman bir bardak şarap daha koy, bu sefer İngiltere’yi düşüneceğim

Tek istediğim en üzgün şarkıları söylemekti
Ve benimle birlikte söylersen
Eğer benimle birlikte söylersen
Keşke benimle birlikte söylesen
Daha mutlu olurum

Belle and Sebastian – The Boy Done Wrong Again

19 Kasım 2009

kompileyşın #14

ayı

Dün metro bozuldu. Neyse ki duraktayken bozuldu, kendimi dışarı attım, yürüdükçe yürüdüm. Yürürken dükkan vitrinlerindeki televizyonlara hipnotize olmuş gibi bakan adamlar, önündeki arabaya toslamış bir taksi, çalıştığı striptiz kulübüne pespaye bir eşofmanla giren genç bir kız ve sattıkları sahte malları sürüklenen bavullarla polisten kaçırmaya çalışan işportacı siyahiler gördüm. Obama dev bir ışıltılı billboard’dan gülümsüyor, beş metrede ötede saçı sakalına karışmış bir amca gelip geçenlerden bozukluk dileniyordu. Bilmiyorum gerçek sesleriyle ne hissettirir/düşündürürdü bu gördüklerim ama kulağımda müzik vardı ve tam da bu yüzden dünya sanki her an yok olacakmış gibiydi. Müziği dışarıdaki gerçekle aramda bir perde oluşturduğu, bir büyüteç vazifesi gördüğü için seviyorum. Çirkinlikler daha rezil, güzellikler de daha görkemliler müzik sayesinde. Ve ben güzelliklere de çirkinliklere de gerçekliğin içindeki hallerinin abartılmış akisleriyle tahammül edebiliyorum sadece. “Müzik bir kaçış” klişesi benim için geçerli değil [aslında insan kendinden kaçamaz ve ne kadar kaçmaya çalışsa da ancak kendisinin başka tezahürlerine ulaşabilir], bilakis dış dünyayla ellerimi alabildiğine kirletmemi sağlayan bir araç.

Son birkaç haftadır dinlediğim enstrümantal müziklerden adet olduğu üzere bir kompileyşın hazırladım. Çevirisi “aklımın ormanları” olan Bosques de mi Mente, 2007’den beri kısa aralıklarla vasatın üstünde minimalist piyano işlerine imza atan İspanyol bir müzisyenin dışavurum mecrası. Bu kompileyşında bol bol keman sesi var, o yüzden yaylıların baskın olduğu bir eserini seçtim yeni albümü ‘Inocencia’dan. Arkasından iki adet Blueneck eseri var, bu senenin en iyi post-rock albümlerinden biri olan ‘The Fallen Host’un açılışındaki birbirine lehimli iki şarkıyı paylaşmak istedim. Uzun süre canlı müzik ortamlarında bilindik rock formülleriyle çalışan dörtlü zamanla kendilerini bu hayhuydan soyutlamış ve izolasyon altında kayıtlar yapmaya adamış. Bu süreç sonunda da yakaladıkları yaratıcı damar bize kalbi camdan, gözleri ateşten nurtopu gibi bir post-rock albümü armağan ediyor. Oradan Ukrayna’ya, tam olarak Kiev’e, Heina’nın yanına uğruyoruz önce; hiphoptan caza, ambient’ten noise’a bir sürü müzik durağında mola veren bir müzisyenin son konaklama noktasında kaydettiği modern klasik seslere kulak veriyoruz. Akabinde daha da kuzeye, İsveç’e. Bugüne kadar yayınladıkları iki albümle gitar temelli post-rock ortamlarında isimlerini duyuran Pg.Lost yeni albümleri ‘In Never Out’ta yeni bir şey vaat etmeseler de halihazırda kanıtladıkları şeyleri tekrar ortaya serip vaziyeti idare ediyorlar. Avrupa seyahatimiz Almanya’da devam ediyor ama Hauschka mahlaslı Volker Bertelmann’ın aklı belli ki okyanusun öbür tarafında. Son bir sene içerisinde New York’a çok konsere gidip geldi hazırlanmış piyanonun genç ustası. Göreceli daha temiz piyano eserleri vaat eden yeni albüm ‘Small Pieces EP’den ‘Brooklyn’in ilhamının her gün dolandığım sokaklar olduğu fikri hoşuma gidiyor.

Akabindeki iki sanatçı hakikaten “ender”. Yine Ukrayna’dan çıkma The Best Pessimist’i 375 kişi dinlemiş şu ana kadar last.fm’de, Álfheimr’da ise durum daha vahim ve rakam 45. Ben ikisinin de eli yüzü düzgün enstrümantal işler yaptığını düşünüyorum, üçe beşe bakmıyorum. Kuzey Amerika’ya geçmeden bir Tokyo’da nefeslenmek istedim, hem de sushi merakı uğruna katledilen ve soyu tükenmeye yüz tutan bazı tuna türlerine destek veririz. Katsuhiko Makeda - nam-ı diğer - World’s End Girlfriend'i zamanında Mono ile beraber bulunduğu bir projede tanımıştım, o zamandan beri de sık sık başka sanatçılar için yaptığı remikslere denk geliyorum. Yeni albümü bir soundtrack işi, elektronik ve klasik öğelerin vazo kırılganlığındaki evliliği. Kaliforniya’dan Not To Reason Why ve Massachusetts’ten Glass America esas olarak gitarlarına yüklenen enstrümantal gruplar. İkisi de post-rock formüllerini dışlayıp yeni sesler keşfetmeye çalışıyorlar. Ama o kadar çok şey denendi ki bu janrda, denenecek yeni bir şey kaldı mı, hiç emin değilim. Yine de özellikle Not To Reason Why eserlerine kattıkları yaylı ve piyano fırça darbeleriyle lacivert derinlikler yaratıyor müziklerinde. Başka bir ABD’li Sumner McKane emektar bir gitarist, bir sürü müzisyene stüdyo ve konserlerde yardım ediyor, bunun dışında tek tabanca akustik ve ambient işler yapıyor. Daha önce bir post ayırmıştım kendisine, en sevdiğim yönü kreşendolarla filan göz boyamaya kalkmadan efendi bir şekilde ABD folkunun başka ses evrenlerindeki izdüşümlerinin peşinden koşması. Son olarak yine ABD’li Arms and Sleepers var, perdeyi kompileyşının geri kalanına tezat bir şarkıyla kapatmak istedim. Dinlemeye sabredip de sona doğru içi kararanları, yeni albümleri ‘Matador’dan yarı-oynak trip-hop rüyalarıyla sakinleştirirler diye umuyorum.

yadigar

Bazen çekilmez bir hal alan gerçekliği bu seslerle eğip bükmeye çalıştım. Kaybettiği çocuğunun arkasından çaresizlikten kendini uçurumdan aşağı atan, arkasında ayakkabılarını yadigar bırakan bir kadının parçası olduğu gerçekliği eğip bükmeyeceksin de ne yapacaksın? Ve ölüme yalınayak gitmek niye?

rumelihisarında rüzgarlar eserken sen ve ben

01 :: Bosques de mi Mente – Botellas vacias, botel
02 :: Blueneck – Depart From Me, You Who Are Cursed
03 :: Blueneck – Seven
04 :: Heinali – Elegy
05 :: Pg.Lost – Crystalline
06 :: Hauschka – Brooklyn
07 :: The Best Pessimist – Autumn Leaves
08 :: Álfheimr – It Shouldn’t Have Mattered
09 :: World’s End Girlfriend - みることのなかった風景
10 :: Not To Reason Why – Give
11 :: Glass America – Sinai
12 :: Sumner McKane – Looking For Shelter
13 :: Arms and Sleepers – Matador

16 Kasım 2009

god help the girl

god help the girl

God Help The Girl’ün Belle and Sebastian’ın esas adamı Stuart Murdoch’un gazete ilanı yardımıyla bulduğu bazı bayan vokalistlerin yardımıyla giriştiği bir müzik/film projesi olduğunu bir önceki maceramızda öğrenmiştik. Bakalım Stuart Murdoch ve arkadaşları yeni maceralarında dünyayı kurtarabilecekler miydi?

Daha film filan ortada yok ama uzunçalar çoktan yayınlandı bile. Albüme sığmayan ama anlatının önemli birer parçası olan beş yeni şarkı da ‘Stills’ isimli EP’de yer buluyorlar. Belli ki ticari bir uygulama, Belle and Sebastian bazen yapıyor zaten bunları ama ziyanı yok. Para verip alacak olan alsın, kime ne. Bunun dışında sürpriz de yok EP’de, yine mutlu melodilerle müstehzi lirikleri birleştirip sadece kendilerine ait olan sihrin peşinden koşmaya devam ediyorlar. Bana kalsa daha eğlenceli bir şarkılarını paylaşırdım ama daha önce blog’umdan God Help The Girl post’u silindiğini göz önünde bulundurup sitelerinden bedavaya dağıttıkları ‘Stills’i paylaşıyorum. Bu da güzel. Like Russia in the seventies.
Biraz piyano, biraz borazan, hafif yaylı, açgözlülüğe gerek yok.

Mini belgesel bölüm 1 / bölüm 2

God Help The Girl - Stills

asobi seksu

asobi seksu

Rewolf’ Brooklyn’li indie rock/shoegaze grubunun en iyi albümü olabilir. Garip ama gerçek. Daha önce bilmediğimiz bir şarkı yok albümde, Mazzy Star cover’ı ‘Suzanne’ dışında. ‘Rewolf’ Asobi Seksu’nun ‘Citrus’ ve ‘Hush’ albümlerinden seçtiği bazı şarkıların akustik cover’larından oluşuyor. Belli ki iki albüm arası boşluk doldurmak için girişilmiş bir iş ama iyi ki girişmişler. Asobi Seksu gürültülü gitarlar ve puslu stüdyo efektleriyle yaratılmış atmosferlerle kendini tanımlayan bir grup oldu bugüne kadar. Meğer ne kadar sağlam şarkılar yazıyorlarmış, nasıl zehirleyici melodiler yakalıyorlarmış da haberimiz yokmuş. Heralde bu yüzden onca benzer grubun arasından özellikle Asobi Seksu’ya aşık olmuşuz zamanında. Şarkılar elbiselerini üzerinden çıkartınca porselen güzellikleri ortaya çıkmış. Yuki Chikudate’nin sesi iyice büyüleyici hale gelmiş. Mutlu bir sürpriz Asobi Seksu’ya bu şekilde kulak vermek. Nasıl olsa geçen bahar gördüm diye geçen ay gitmediğim akustik konserlerine yanayım şimdi.

Asobi Seksu albüm / Asobi Seksu konser

Asobi Seksu – Thursday [orijinal]

Asobi Seksu – Thursday [akustik]

14 Kasım 2009

au

au

Bugün müzik hede hödö diye o kadar zırvaladım ki artık ben yazdığımdan tiksindim. Bu post’ta denemeyeceğim bile. Bir şarkı beğendim, paylaşıp gideceğim. Au’yu bilen bilir zaten, sanat okulu mezunu Luke Wyland’in başını çektiği, Portland merkezli deneysel pop [o ne?] grubu. 2007’de ‘Au’, 2008’de ‘Verbs’ diye iki albüm yayınladılar. Bu ara yayınlanan ‘Versions’ bu iki albümden şarkıların yeniden yorumlanmış, bir sabah uyanınca kendilerini böcek olarak bulmuş halleri. EP’deki yedi şarkıdan ‘All Myself’ üstüme fırladı, ayak sürüyerek açılan şarkının aldığı caz virajı doğaçlama tadı verdi, vokallerden olsa gerek Grizzly Bear’in kulakları çınladı.

Au – All Myself

tUnE-YaRDs

tUnE-YaRDs

Şimdi yalan konuşmayayım, tUnE-YaRDs’ın ilk albümünü bir süre önce üstünkörü bir şekilde dinlemiş, sonra unutmuştum. Dün yakın zamanlardaki konserlere bakarken Dirty Projectors ile beraber sahneye çıkacaklarını fark ettim. Bu civarlarda Dirty Projectors deyince sular duruyor, sınırsız kredileri var. David Byrne ve Björk ile çalıştılar geçen sene, o denli. Geçen post’ta bahsettiğim NY Magazine yazısında da odak onların üzerindeydi. Dirty Projectors konserlerini açsın diye tUnE-YaRDs’ı seçtiyse bir numara olsa gerek diyerek tekrar dinledim. Öyle pek bir numara da yok ama tek kalemde çizilip atılası da değil. 2007 senesinde Merrill Garbus üstlenmiş bu ismi, büyük harfleri de dipsiz myspace müzik dehlizinde belki birinin ilgisini çeker diye sokuşturmuş mahlasının içine. Artık ondan mıdır bilmem ama işler hızlı gelişmiş, kendini şehir şehir gezip müziğini icra ederken bulmuş. Ukulele, ilkel davullar ve vokal döngüleri ile tam bir yatak odası kaydı ‘BiRd-BrAiNs’. Sahnede daha hırçın olduğunu yazıyorlar. Güney Afrika’da geçirdiği dadılık günlerinin etkisiyle yer yer oraların müziğinin etkilerini de taşıyan albüm boyunca ilgiyi hep tepede tutacak kadar hüner yok elinde Garbus’un ama aşağıdaki örnekte olduğu gibi sesler iyice çıplak kaldığı zaman özellikle vokaliyle parlayacak alanlar buluyor kendine. 4AD’nın sitesinde bir stüdyo seansı da var. Eksik kalmayalım.

tUnE-YaRDs – Synonynonym

real estate

real estate

Geçen haftanın New York Magazine’inde Brooklyn’de son dönemlerde gözlemlenen müzik patlamasıyla ilgili geniş bir dosya vardı. Özellikle Williamsburg, Greenpoint ve Bushwick gibi bölgelere akın akın giden müzik heveslileri, kanapeleri ve yatakböceklerini paylaştıkları komün evlerinde yaratıcı damarlarıyla bağ kurmaya çalışıyorlar. İşin ilginci tek bir janra bağlı ilerlemeyen bir müzikal patlama bu. Lo-fi rock yapan da var, DJ’liğin ya da dans müziğinin hakkını veren de, sanat okullarından gelip ağırbaşlı takılan da, indie pop’a gönül veren de. Büyük bir sahne söz konusu, son bir senede Brooklyn’in çeşitli mahallelerinde açılan konser mekanlarının ya da ortaya çıkan Brooklyn menşeili müzik blog’larının sayısı yeterli bir fikir verebilir bu hususta.

İyi bir şey gibi anlatıyorum ama bir yandan da sıkıcı. Williamsburg tarafına giden L treni tek tip giyinmiş insanlarla dolu, hipster dünyasında sabah bir şey moda oldu diyelim, akşamında herkesin üstünde. Muhabbet yok, kibir var. Kafelere doluşan insanlar bütün gün önlerindeki MacBook ile gözlerini bozup tek kelime etmiyorlar. Ucundan bucundan gözlemlediğim kadarıyla içinde olması çok da eğlenceli olmayan bir camia. Bir müzisyen için gerilimli de olsa gerek, zira herkesin müzisyen olduğu bir ortamda müzik yapma hevesi körelebilir, insanın şevki kaçabilir. Bu kadar çok rekabetin olduğu ve müzisyenlerin parlayabilmek için yüz takla attığı bir ortamda suratların asık olması da şaşırtıcı değil.

Real Estate de aynı yolun yolcusu. Gerçi kökleri New Jersey’e dayanıyor ama Brooklyn sound’unun bir parçası olarak sayılabilirler. Gayrımenkul piyasasının çöktüğü zamanlarda bu isimle arz-ı endam etmeleri ilginç. Brooklyn’li dostları Vivian Girls ve Titus Andronicus ile çala çala pişen grup hakkında hayranlık beslemiyorum. Ortalamanın biraz üstü indie rock şarkıları yazıp boğuk bir şekilde çalarak ilginç olmaya çalıştıklarını dahi düşündüğüm oluyor. ABD’nin başka neresinde olsaydı çatlaklarda kaybolacak ama New York merkezli müzik basının gazlamasıyla bu aralar bilinirleşmiş bir gruplar. Kesinlikle kötü değiller, sahnede izleyince de keyif aldım ama menü böyle geniş olunca canım hamburger istemiyor. Ben paylaşayım, kararı siz verin.

Real Estate – Fake Blues

Beach Comber

videodrome #39

Patrick Wolf – Damaris

“Çingeneler, başıboşlar, umutsuz yetimler. Hiçbirimizin belli bir deri ya da saç rengi yok. Lewis ve Damaris – ırk, deri rengi ya da saç renginin ötesinde – aynı insan olduklarına inanan iki kişiydi. O yüzden bana en çok benzediğini düşündüğüm bir aktris seçtim. Din, kültür ve itikatın ötesinde bir aşk hissiyatı için. Kendinizi bir başkasında görmek, o bir başkası kim ya da nereden olursa olsun. Çingenelerin hepsinin siyah saçlı ve cahil olduğunu kim iddia ediyor. Bu son derece hor görücü ve kalıplaşmış yargılara teşvik edici.”



The Most Serene Republic – Heavens To Purgatory

Toronto’lu indie pop grubunun Arts & Crafts’ten yayınlanan üçüncü albümü ‘…And The Ever Expanding Universe’ten bahsetmek ve bahsetmemek arasında gidip gelmiştim birkaç ay önce. Sonra her ne kadar melodişinas bir müzikleri ve sevimli vokal harmonileri olsa da haklarında söyleyecek özel bir şeyim olmadığı için pas geçmiştim. Bu video ile analım hiç olmazsa.



Best Coast – When I’m With You

New York’ta üniversite okurken Los Angeles özlemiyle kumsal-rock ve güneş-pop şarkıları yazan lo-fi’cı Bethany Cosentino’nun projesi Best Coast, gayet de sevimli. Video 1967 tarihli Les Demoiselles de Rochefort’tan afırtma.



Jarvis Cocker – Further Complications

Bu albüm çıkalı çoook oldu ama albümün isim şarkısının videosu yeni görücüye çıktı. Bir tutam Pulp esintisi.



The Flaming Lips – Watching The Planets

The Flaming Lips’in yeni albümü ‘
Embryonic’i gayet beğendiğimi yazmıştım, iki hafta sonra bir post daha koyacağım albüm hakkında. Bu hafta Yeah Yeah Yeahs’den Karen O’nun vokalinin de aralarda seçildiği ‘Watching The Planets’ın kalabalık ortamlarda izlenmemesi gereken bir videosu ortaya çıktı. Küre şeklinde toprak rengi devasa bir bayan cinsel organından fırlayan çıplak insanlar histerik bir şekilde bisiklete biniyor, Wayne Coyne’un içinde yürüdüğü balonu patlatıp The Flaming Lips’in beynini de anada üryan soyuyor. Bunların hepsi bir ormanda gerçekleşiyor. Videonun büyük kısmının aslında Guy Van Sant’ın arazisinde çekilmiş olması da işin trivia’sı. Katıştırma kodu çalışmıyor, şimdilik NME'den bakın. Aşağıdaki videodan bir kare.


watching the planets

klimek

klimek

Elektronik müzikle aram yakın zamana kadar iyi olmadı. Bu elektronik seslerin bana uygun olmamasından değil, doğru yerlerde sondaj çalışması yapmamamın, bana uygun altjanrlardan bihaber olmamın bir sonucuydu. Ambient, minimalizm ve dubstep gibi türlerle tanıştığımdan beri daha fazla mesai harcıyorum bu hususta. Ufak bir korku var içimde, şöyle tarif edeyim. Ünlü bir adam var mesela, bir iş başarmış, röportaj yapıyorlar. Bir noktada da muhabir “ne tür müzikler dinlersiniz” diye soruyor. Adam da “valla bizim gençliğimizde Pink Floyd vardı, Led Zeppelin vardı, Deep Purple vardı, hala da o kırkbeşlikleri dinlerim” minvalinde bir cevap veriyor. Kimsenin bir gün benle röportaj yapacağından değil de bir gün bu şekilde bir soruya “valla bizim gençliğimizde Radiohead vardı, Smashing Pumpkins vardı, hala da onları dinlerim” diye cevap vermek istemiyorum. Atıl, günceli takip etmeyen biri olma korkumdan da kaynaklanıyor elektronik müzikle olan sevgi-nefret ilişkim. Müziğin geleceğinin makinelerde olduğunu görüyorum, Radiohead bile en iyi işlerini makineleri kucakladığı zamanlarda veriyorsa hele, kendimi huzurlu ve güvenli müzik tarlalarına gizlemekte mahsur görüyorum. Bu çabalarım bazen de beklenmedik lezzette meyveler veriyor, bu haftanın mahsulü de Klimek oldu. Misak, eline sağlık, deuss-makina’da Sebastian Meissner’in Klimek mahlasıyla vücut verdiği politik alt metinlere ve tarihsel akışa dair okumalara haiz uzunçaları ‘Movies Is Magic’ın detaylı bir röntgenini çekmiş. Ziyadesiyle tavsiye ederim. Oradan kısa bir alıntı:

“Dönüştürdüğü ve referans aldığı müziklerin sahnesinde bir adım daha ileriye giderek şimdi yapmış olduğu müziği tanımlandıran sinematek bir kurguyu kulaklarımızla paylaşmakta Sebastian Meissner. Brian Wilson ve Van Dyke Parks’ın 1995 tarihli ‘Orange Crate Art’ albümünde yer bulan Movies Is Magic parçasından ismini alan kayıtta, kırılgan eşiklerin bir film hassasiyeti içinde anlık olarak derdest edildiği bir kurgu bütünü ortaya çıkartmakta. Film müziklerinin didaktik yapısını daha esnetilebilir örneklemelere taşıyan bir zenginleştirme çabası. […] ‘Movies Is Magic’ ile Sebastian Meissner, Ambient müziğinin henüz keşfedilmedik alanlarında yeni önermelere çaba sarf etmekte. Endüstriyel tını hüzmelerinde anın ritmine, yaşamın çelişkilerine somut cümleler yerleştirmekte yapmış olduğu müziklerle. Toz pembe olmayan hayatlarımızın seceresini tutmakta, yaptığımız hataları yüzümüze vurmadan kendi sözlerimizi oluşturmamız için bir yol göstermekte.”

Klimek – For Whom The Bells Toll

built to spill

built to spill

Bu şarkının kişisel tarihimde yeri var, konuya girmeden göğsümden çıkartmak istedim. 12 sene öncesi, albüm ‘Perfect From Now On’.

Built To Spill – I Would Hurt A Fly

Bilinçli bir şekilde müzik dinlemeye başladığımda sene 2000 filandı sanırım. Bilinçli derken dinlediğim ve sevdiğim bir şarkının gerisindekileri araştırmak, söz konusu grup hakkında bilgi kırıntıları biriktirmek, bir-iki bir şey karalayıp müziğin çağrıştırdıklarını alıp ayaklarını yere bastırmaktan bahsediyorum. Bir anda böyle bir merak geliştirince acaba ben kısa pantalonla gezerken elalem neler yapmış diye de merak etmeye başladım haliyle. Lafına güvendiğim kritiklerin yazılarında ve oluşturdukları listelerde Built To Spill ismi dikkatimi çekti. İlk olarak Roll’da isimlerinin geçtiğini hatırlıyorum, aklımda bir şey kalmamış ama. Hala iddia edebilirim ki ‘Perfect From Now On’ ve ‘There’s Nothing Wrong With Love’ görüp göreceğimiz en güzel albümlerden ikisidir. Zamanın ruhunu yakalamış, Kuzey Amerika’daki çoğunluğun yaşadığı kırılgan ve bıkkın hayatları seslerle kapsüllemiş albümler bunlar. Sonra büyük şirkete geçtiler, ödün vermeden tutunmayı da becerdiler. Yıllar geçtikçe sihirleri biraz aşındı ama bir gruptan mütemadiyen ‘zeitgeist’ı damıtması da gerçekçi bir beklenti olmaz. Built To Spill’in en büyük mirası etkiledikleri gruplarda yatıyor bence, folk ve blues hayranı olduğunu bildiğimiz Doug Martsch’ın neredeyse 20 senedir oluşturduğu yaratılar Band Of Horses ve My Morning Jacket gibi daha güncel grupların kristal melodilerinden el sallıyor. Yeni albüm ‘There Is No Enemy’ hikayenin yeni sayfası. İyi ki varsınız.

Built To Spill – Life’s A Dream

el perro del mar

el perro del mar

“Sana söylemem gereken bir şey var / Ama seni üzmek istemem / Sana söylemem gereken bir şey var / Ama seni sinirlendirmek istemem / Öyle uzun zamandır beraberiz ki / Kalbini kırmaktan nefret ediyorum / Çok uzun zamandır beraberiz ama / Artık işime gücüme bakmam lazım” diye başlıyor El Perro Del Mar’ın yeni albümü ‘Love Is Not Pop’u açan ‘I Gotta Get Smart’. En azından ben böyle algılıyorum. Şarkıdaki hanımkızımız bıkmış, denemiş, olmamış, bir yalanı yaşamaktansa işi tadında bırakmayı tercih ediyor. Bir yalanı uzun süre yaşayıp köprüden önceki son çıkışta alıp başını gidiyorsa ayıp etmiş. Yalan bağlarını çıkarına öyle geldiği için sürdürüp kendi yolunu çizmeyi becerdiği anda diğer insanı çuval gibi kenara atan ademoğullarındanmış. Belki de samimidir, hissettiği gibi davranmıştır, onu bilemeyiz. Her ilişki yalana dolana bulanabilir en nihayetinde, bulanmasa acaip zaten. Mühim olan idrak ve eylem arasındaki zaman aralığı.

El Perro del Mar, ta İsveçlerden bir nefes mentol üfüren Sarah Assbring’in solo projesi. Kendisi indie/twee pop dolaylarından ferah ve ılık oyun havalarıyla ortalıklarda geziyor birkaç senedir. Lykke Li’nin daha melankoliği, Jens Lekman’ın dişisi. ‘Love Is Not Pop’ da kendisinin ayrılık albümü. Daha önce de yapmıştı aynı temalarla iştigal eden bir albüm ama anlaşılan ayrılıkları her seferinde daha görkemli bir hal alıyor. Dinleyici olarak bir şikayetim yok, peşine düştüğü subje her ne kadar yer yer ağır olsa da kalın tuşlular ve narin tellilerle inşa ettiği müziği huzurlu mavilikleri çağrıştırıyor. Aşkın pop olmadığını zaten biliyorduk, bir gün biri çıksa da ne olduğunu maddeler halinde anlatsa.

El Perro del Mar – I Gotta Get Smart

Change Of Heart video [garip ama harika]

Glory To The World [bir önceki albüm ‘From The Valley To The Stars’dan]

9 Kasım 2009

ramona falls

ramona falls

Müzikte iki zıt ucu ararken yakalıyorum kendimi sık sık. İstiyorum ki ya çırılçıplak dursun karşımda, zahmetsizce dokunayım, aralayacak perdeler olmasın. Ama bir yandan da istiyorum ki sır küpü gibi düşsün önüme, kabuğunu çatlatana kadar kulaklarım kanasın, başım dönsün. Burada bol bol folk ve post-rock gruplarından bahsediyor olmam da bu iki karşıt istemin dışavurumu. Ramona Falls ise tahterevallinin ortasına oturmuş, ne oraya yanaşıyor, ne buraya. Hiç Portland’lı üçlü Menomena’dan bahsetmedim burada zira ikinci albümleriyle üçüncüsü arasındaki boşluk uzadıkça uzadı. Menomena candır, şarkılarının her saniyesinde kafalarında karasinek gibi uçuşan özgün fikirleri hissedebilir ve bu fikirleri ortak bir bütünün içinde eritebilmek için yaşadıkları ızdırabı sezebilirsiniz. Menomena’nın tuşlu programcısı ve gitaristi Ben Knopf grubunun verdiği aradan istifade kendi başına bir şeyler yapmaya girişmiş. Portland ve New York çevresinde yaşayan otuz küsür müzisyen arkadaşının kapısını çalmış, kafasındaki vizyonu gerçekleştirebilmek için serbest katkılarını rica etmiş. Hem çerçeveyi çizmiş, üzerine de işin editoryal kısmını üstlenmiş. Sonuç muazzam, ele avuca sığmayan, kolayca bir etiket yapıştırılamayan, tam ne oluyor derken dev bir nakarat patlatıp bir anda çocukluk arkadaşı gibi aşinalaşan bir müzik.

Ramona Falls – Russia

I Say Fever

7 Kasım 2009

videodrome #38

Lights – Fire Night

Google’da aratması imkansız bir grup daha. Disko à la Glass Candy. Daha gitarlısı. Oyes. Sen seversin bunu Selofan.



The Antlers – Kettering

Brooklyn’li grup The Antlers’ın debut albümünden en çok sevdiğim şarkıydı bu, birkaç ay önce eklemiştim de buraya. Bir hayranları el atıp safi fotoğraflardan oluşan bir video oluşturmuş. “But something kept me standing / By that hospital bed / I should have quit but instead / I took care of you”



Grizzly Bear – Ready, Able

Yine Brooklyn. Söylenecek pek bir şey yok. Oyun hamuru. Adı üstünde. Oyun. Hamuru.



Bishop Allen – True Or False

Oha lan, yine mi Brooklyn. Güzel müzikler eşliğinde dans eden bayanları görünce gözlerimi alamıyoromg.

6 Kasım 2009

sarardıkça güzelleşen dergi roll

roll71

Roll yazdan beri ha kapandı, ha kapanacak diye laflar vardı ortada. Bugün facebook üzerinden atılan bir mesajla derginin kapandığı açıklandı. Birebir ağızlardan duymadım ama bu sefer kesinmiş gibi gözüküyor. Ağustos-Eylül-Ekim ortak sayısından sonra Kasım’a allahkerim denmişti, demek ki olmadı. Eminim tüm ihtimaller düşünüldü, alternatifler denendi, olmadı olamadı. Bir gün İstanbul’daki evimin duvarlarının arasında bunalıp Roll okurken aklıma düştüydü, neye güvendim bilmem, künyedeki numarayı aradım, yazmak istiyorum dedim. Galiba onlar da şaşırdılar tepeden inme gelen bu telefona, yaz birkaç bir şey yolla dediler. Bir yazdım yayınlanmadı, iki yazdım yayınlanmadı, üç yazdım, bayiye gittim, dünyalar benim oldu. 8 sene önceydi, 19 yaşındaydım. O zamandan beri hemen her ay iyi-kötü becerebildiğim kadar bir şeyler yazdım dergiye. Genelde albüm eleştirisiydi, bir kere Deerhoof’la röportaj yaptım, bir kere de New York’un müzik rüzgarlarını estirmeye çalıştım paragraflarda. Annemin, benden gizli, dergiyi alıp okulundaki öğretmen arkadaşlarına gösterdiğini bilirim; benim gurur duyduğum bir olgunun minik de olsa bir parçası olmamdan o da gurur duyuyordu. Hiçbir zaman Roll’un kemik kadrosuyla birebir bir şeyler paylaşamadım maalesef mesafelerden mütevellit ama onlar kadar sahiplendim dergiyi kendimce. Her güzel yazıyı, her kıyak röportajı, her sevimli alıntıyı ben yazmış, yapmış, bulmuş gibi sevindim. Kendimi hiçbir zaman Roll yazarı olarak değil, hep Roll okuyucusu olarak hissettim. Koca Türkiye bir dergiye sahip çıkamadı edebiyatı yapacak değilim, yazılı neşriyatların her alanda oluk oluk kan kaybettiği, New York Times’ın bile yan yattığı yeni elektronik düzende Roll’un da kepenkleri kapatması şaşırtıcı değil belki de. Ama Roll bir müzik dergisinden çok fazlasıydı, hayatın sıradanlığına karşı bir isyan, unutulan güzelliklerin bıkmaz bir tarayıcısıydı. Sayfa sayfa cep telefonu reklamı alan janjanlı “kültür” dergilerinin antitezi, varlığıyla kokuşmuşluğun içinde bahar esintisiydi. Roll belki –şimdilik– bitti ama eski sayıların sayfaları da sararmaya ve sarardıkça güzelleşmeye devam edecek.


roll1

“TENK YU ŞEYTAN
Müsaadenizle bir veda sigarası yakalım, bir veda “kalem”i yuvarlayalım. Diyarbakır meyhanelerinde “kalem” deniyor “yolluk”a...
İlk yudum Turgut Uyar’ın ruhuna:
“Efendimiz acemilik. Bir taş alacaksınız, yontmaya başlayacaksınız. Şekillenmeye yüz tutmuşken atacaksınız elinizden. Bir başka taş, bir başka daha. Sonunda bir yığın yarım yamalak biçimler bırakacaksınız. Belki başkaları sever tamamlar. Ama her taşa sarılırken gücünüz, aşkınız, korkunuz yenidir, tazedir. Başaramamak endişenizin zevkiyle çalışacaksınız.”
İkincisi de Uyar’a:
“Nedir sonsuzdan bir önceki sayının adı diyelim sonsuz eksi bir hayatın adıdır bu.”
Üçüncüsü Latin aşkına:
“Sonuncu yoktur, sondan bir önceki vardır!”
Dördüncüsü, 144. Roll’a, sonsuzdan bir önceki sayıya. Veda sayısına. 13 yıl önce bu mevsimde şeytana uyduk. Uyunca da, baktık olmazsa olmayacak, zaten olmuş olmayacak olan, “olan oldu bir defa, bari hepimize yarasın” deyip yola çıktık. 13 yıl önceki kasım ayının ilk günlerinden bu yana 144 defa buluştuk –altı da “özel”i, toplam 150.
Yaradı valla. Hepimize yaradı.
Ya şeytana uymasaydık?
George Harrison, “Beatles olmasaydı dünya sıkıntıdan patlardı” demiş. Doğru. fiu da doğru: Roll olmasaydı sen-ben-o sıkıntıdan patlardık.
Vedalaşırken gözlerinden öpelim Léo Ferré’yi: Tenk yu şeytan! Bize Roll’u verdiğin için.”

4 Kasım 2009

gsmh: oracles always lie [yeni LP]

oracles always lie

İstanbullu post-rock dörtlüsü Oracles Always Lie, ilk EP’leri ‘We’ll Welcome You Next Time’ sonrası daha bir uzunçalar formatındaki 8 şarkılık ‘When All Guides Disappear’ı yayınlamış bulunuyor. Netin en bilindik post-rock temalı sitelerinden thesilentballet bugün kendileriyle ilgili bir eleştiri yayınladı, son albüme de 10 üzerinden 7 verdi. thesilentballet’nin puanlamasında ne kadar kıt olduğunu ve 8'den yukarı puanları çok çok ender verdiğini düşününce gayet iyi. Oracles Always Lie’ın janra yeni bir soluk üflediğini söylemek zor ama tertemiz ve melodik şarkılar yazmakta son derece mahirler. Sakin ama gergin, medeti kreşendolarda ummayan, gölgelerde gezinen bir sound’ları var; dinlemesi büyük keyif veriyor.

Bahsettiğim eleştiriden bir kuple ve yeni albümden üç şarkı:

“Hailing from the cultural hub of Istanbul, Turkey, Oracles Always Lie have many tales to tell on their debut album, When All Guides Disappear. They drive most of their sound with a steady supply of post-rock guitar while experimenting with brass, strings, and even a vibraphone, which is more than enough to capture my attention. As many others have done in the past, the band successfully incorporates samples of spoken word throughout that blends in very nicely with the melodic, guitar-driven songs. Oracles bring in a well-defined database of influences and shed some light on the post-rock sound that we all know and love. And that's exactly why I think this new album from them is such a delight -- they're stripping down post-rock to its bare minimum and yet retaining a sense of nostalgia for everything the genre has brought us over the years.”

Oracles Always Lie – The Sky Is Full Of Memories

Oracles Always Lie – Inside Our Own Cages

Oracles Always Lie – Innate

the smiths cover'ı: parenthetical girls

parenthetical girls

Ailemizin art-punk’çısı Jamie Stewart’ın Xiu Xiu’su ve kendisiyle ortak bir geçmişi paylaşan Zac Pennington’ın Parenthetical Girls’ü bir araya gelip birer Morrissey/The Smiths şarkısı cover’lamış. Xiu Xiu’nun payına ‘I Am Hated For Loving’ düşerken Parenthetical Girls ‘Handsome Devil’e el atmış. ‘Handsome Devil’ ilk olarak tam 25 sene önce bu ay yayınlanan The Smiths toplaması ‘Hatful Of Hollow’da, efsanevi BBC radyocusu – toprağı bol olası – John Peel’in programında kaydedildiği haliyle çıkmıştı görücüye. Parenthetical Girls eline yüzüne bulaştırmamış hadiseyi.

There’s more to life than books, you know / But not much more

Parenthetical Girls – Handsome Devil [The Smiths cover]

2 Kasım 2009

videodrome #37

Volcano Choir – Island, IS

Bon Iver son zamanların en dokunaklı folk gruplarından, onları seven Collections of Colonies of Bees’i de sever illa. İki grubun üyeleri, daha Bon Iver filan ortada pek yokken, ta 2005 tarihinde beraber kayıtlar yapıyorlarmış meğer. Videodaki köprü sanırım Kawasaki’de.



Zola Jesus – Clay Bodies

Zola Jesus dediydim geçenlerde, bu da işin görsel tarafı.

Fan Death – Reunited

Hiçbir şey değilse bile eğlenceli disko pop topluluğu Fan Death’in bu şarkısı. Video da ünlü benzerleri için izlemeye değer. Kuğu cesedi elbisesiyle Björk’ü canlandıran arkadaşın ise erkek olması?

Washed Out – Feel It All Around

Yaz bitti gitti ama bu videoyla son kez yad edilir belki. South Carolina’lı Ernest Green filtreli synth-pop’uyla hazirantemmuzağustos’un özünü damıtıyor.

High Places – I Was Born

Brooklyn’li ikili High Places’ı epey merakla takip ediyorum. Bu en iyi şarkıları değil ama en iyi videoları. Kendileri çekmiş.

folk köşesi: vic + espers + devendra

vic chestnutt

Rio’da pek müzik dinlemediğimi yazdım ama gidiş ve dönüş yolculuklarında uçaklarda geçirilen saatler istisna. Haklarında tek tek ne yazacağımı pek bilemediğim birkaç folk sanatçısının yeni albümleri hakkında kısa bir özet geçeyim. 45 yaşına merdiven dayamış Vic Chestnutt ABD folku için Bülent Ortaçgil tadında bir adam. 1990’da yayınladığı ilk albümü ‘Little’dan bugüne 15 adet solo plağı var, farklı mahlaslarla yaptığı işleri saymıyorum. İsterse albümlerinde enstrümanları Lambchop üyelerine çaldıracak [98’in The Salesman and Bernadette’i], isterse Godspeed You! Black Emperor ve Fugazi elemanlarını işin içine katabilecek [2007 tarihli North Star Deserter albümü] kadar saygı gören, ama bir yandan da son derece gösterişsiz bir müzisyen. 18 yaşında geçirdiği kaza kendisini kısmi felç haline getirse de müzik yapma yeteneğini elinden alamamış neyse ki. Espers özellikle birkaç sene önce ön plana çıkan “yeni folk” akımı içinde öne fırlayan bir gruptu. Philadelphia’lı altılı 2005 tarihli cover albümü ‘The Weed Tree’yi saymazsak üçüncü albümlerini The Black Heart Procession’vari bir tercihle ‘III’ olarak adlandırmış. Devendra Banhart ise bu janrın genç kuşağının en bilindik isimlerinden, o da dinleyicilerini pek bekletmeyi sevmeyen müzisyenlerden. 2002’den beri yayınladığı yedinci uzunçaları ‘What Will We Be’ her ne kadar sanatçının geçmişte ilgi gören hippie-folk denemelerinin bir devamı olsa da biraz vasat.

Vic Chestnutt – It Is What It Is

Espers - Sightings

Devendra Banhart – Last Song For B

fuck buttons

fuck buttons

Bu da basatap’a niyet, blog’a kısmet oldu.

Fuck Buttons beş senedir tedavülde olan bir ikili. Andrew Hung elektronik müzikle ilgileniyormuş, Benjamin John Power ise yeniyetmelikten beri punk gruplarında çalmış. Şimdilerde Londra belediye seçimlerine oy veren müzisyenler birkaç sene önce Bristol’deki sanat okulu günlerinde aynı konserlere takıldıklarını ve kafalarını noise kavramıyla iştigal ettiklerinin farkına varmışlar. Varış, o varış. O gün bugündür koca bir janrı temize çekiyor, daha önce onlarca noise, ambient ya da psychedelic albümde keşfedilmiş numara ve seslere parende attırıp parçalarının toplamından büyük işler yaratıyorlar. Onlara sorsak kategorize edilecek bir yanları yok, zira kategorizasyon enstrümantasyonla alakalı bir uğraş. Fuck Buttons sadece tekerrür kavramının hudutlarında karakol polisliği ve ses deneyleri yapıyor. 2007’de yayınladıkları ilk single’ları ‘Bright Tomorrow’ ve ATP festivallerindeki canlı performanslarıyla adlarını ufaktan duyurmaya başlayan ikilinin ilk albümü ‘Street Horrrsing’ Mogwai’dan John Cummings ve Shellac’tan Bob Weston gözetiminde kaydedilip 2008 ilkbaharında yayınlandı. Muhtelif kallavi derginin sene sonu en iyiler listesine giren bu albümün ışığında kah Mogwai, kah Kanadalı elektronik müzisyeni Caribou ile beraber bir devr-i aleme girişen ikili pek yakında ikinci uzunçalarları ‘Tarot Sport’ ile tekrar görücüye çıkacak.

Yanardöner, bukalemun synth’ler. Uhrevi uğultular. Mağara devirlerinden miras ilkel ritimler; bazan robotik, bazen organik perküsyonlar. Tahrif edilmiş, çarpık vokaller. Fuck Buttons şarkılarını yapıtaşlarına kadar indirgediğimizde şapkadan tavşan çıkarmadıklarını görebiliyoruz. Ancak bu öğelerin birbirine tutkallanmasında, katmanlanmasında bir mahirlik, bir zanaat ustalığı olsa gerek. Zira ilk dinleyişte zorlayıcı olan Fuck Buttons eserleri bir süre sonra anaforlar oluşturup girdaplarında sürüklüyor dinleyiciyi; sonuç değme hipnoz seanslarına taş çıkartıyor. İkilinin müziğinin temelinde “tekrar” olgusu yatıyor, ama inadına tekrar, sofuluk derecesinde bir sabır gerektiren tekrar. Bir beat’in ebediyete dek vurmasına, bir drone’un saniyelerce havada asılı kalmasına, ses katmanlarının dibine gömülmüş bir ritim ya da synth döngüsünün merkezkaç kuvvetine karşı koymasına izin veriyor Fuck Buttons. Evet, sesler ve yapısal fikirler sık sık tekrar ediyor ama ikili öyle kombinasyonlar akıl ediyor ve direksiyona öyle bir sarılıyor ki bardağı taşırmadan yeni köşeler dönmeyi, ilgiyi hep canlı tutmayı beceriyorlar.

Bu soyutluk ve zorlayıcılık sebebiyle Fuck Buttons müziğini “noise” diye kesip atmak kolay gelebilir kimisine. Ancak Fuck Buttons bir noise grubu için fazlasıyla misafirperver. Grup aslında yarattıkları seslerle acı vermek için çıkmış yola ancak zamanla müziklerine daha sevimli sesler katarak ve vahşi şarkılarına melodi ve strüktür ekleyerek daha etkileyici olabileceklerini keşfetmişler. Fuck Buttons müziğinin onlarca noise grubundan farkı estetik bir keyif verme gibi bir nihai hedefe sahip olmalarından kaynaklanıyor. Bunu melodi kavramına hep sadık kalarak ve gürültü katmanlarının tepelerine göreceli kulak dostu ve kristalize sesler yerleştirerek başarıyorlar. Gevrek elektronik sesler, noise kabarcıkları, çarpıtılmış synth ve bas bulutları ile inşa edilip post-rock halet-i ruhiyesiyle yoğurulan sonik tabakaların arasından yoğun, zarif ve ihtiraslı bir güzellik ışıldıyor.


fuck buttons

Yeni albümü açan ‘Surf Solar’ yukarıda bahsettiklerimizin kusursuz bir örneği. Bir önceki albümün girizgahı olan ‘Sweet Love for Planet Earth’ gibi kakafoniyle başlayıp yavaş yavaş ses öğeleri tanıtan, bunları ilmek ilmek ören, sonunda her tuğlasıyla tanış olduğumuz ses duvarları yaratan bir şarkı. Dalgalanan tonlar ve kalp atışlarını hızlandıran beat’ler üzerinde uzun akorlar akıyor; bir koşucu, ama maraton koşucusu gibi kreşendolara varılıyor. Katı, ödünsüz ve mükerrer ritmik yapı bir esrime ve vecit haline vücut veriyor. ‘Olympians’ın tertemiz keyboard melodisi; ‘The Lisbon Maru’nun on dakika boyunca sabit bir şekilde devam eden ritim döngüsü; ‘Rough Steez’in antik perküsyonları sahadaki görevlerini eksiksiz yerine getiriyorlar. Evvela bir düğüm noktası, akabinde bir çözülüm vaat ediyor şarkı yapıları; her eserin sonunda bir şahika ve duygusal/zihinsel boşalım mevcut. Ancak oraya varana kadar çile çektiriyor, yoruyor, mazoşist bir haz aldırıyor, öyle ki yolculuk varılan doruktan daha keyifli bir hal alıyor.

Fuck Buttons hakkında “hem öyle, hem böyle” kalıbına oturan bir sürü cümle kurmak mümkün. Hem uğursuz, hem coşkulu. Hem aşina, hem yabansı. Hem davetkar, hem ürkütücü. Hem ılık, hem serin. Dikkatsiz dinleyişlerde kaotik gibi gelebilir müzikleri ancak bu bir yanılsama. Bir avcı gibi odaklanmış iki müzisyen; her ayrıntıya kafa patlatan, milimetrik mühendislik hesapları yapan adamlar Andrew ve Ben. Başka türlü böyle ince bir denge oyunu oynanamaz zira, Fuck Buttons müziği tesadüf olamayacak kadar etkileyici. Prodüksiyondaki kah kirli, kah bal dök yala eğilimler de yaratım sürecindeki akrobasinin bir göstergesi. Belki de indie çocukları bu yüzden kulak verdi Fuck Buttons’ın ilk albümüne ve bu dikkat büyüyerek devam edecek gibi. ‘Tarot Sport’ planlanmış gürültünün nasıl ninniye dönüşebileceğini göstermesi açısından meftun edici bir albüm. Stüdyo ve canlı performanslarında yıllanmış keyboard’lar, antika ses dönüştürücü oyuncaklar ve laptop sample’ları kullanan; en nihayetinde, isimlerinin de işaret ettiği üzere, bir takım elektronik düğmeleri düzerek müziklerini tütsüleyen bir gruptan bahsediyoruz. Böylesine makinelere bağlı bir müziğin böylesine derinden nefes alıp vermesi bile şaşkınlık uyandırıcı.”

Fuck Buttons – Surf Solar

talvihorros

Bu yazıyı ve bir sonraki post’taki Fuck Buttons yazısını basatap için yazmıştım ama bir aydan fazla süredir hiçbir ses çıkmıyor. Attığım mail’lere de cevap alamadığım için iyice zaman aşımına uğramadan burada paylaşaysam iyi olur diye düşündüm.

talvihorros

“Geçenlerde Türkiye Cumhuriyeti mahkemelerinin hışmına uğrayan last.fm sitesinin bir sürü güzelliğinden biri de ilham kaynaklarını merak ettiğimiz müzisyenleri bulup takibe alabilmemiz. Londralı müzisyen Ben Chatwin’in last.fm sayfasından son zamanlarda dinlediklerini röntgenlediğimizde belli isimler çarpıyor göze. Öncelikle Steve Reich gülümsüyor ufak fotoğrafından, kendisi modern klasik müziğin ve minimalizmin ağababalarından. Onun dışında ambient ve drone janrlarının yeni temsilcilerinden Jasper TX, Wixel, TwinSisterMoon ve İtalyan üstat Fabio Orsi’nin listelere hakim olduğunu görüyoruz. Ben Chatwin’in çok yakında İngiliz post-rock camiasının önde gelen gruplarından Julie Skies ve Epic45’ın ortak bir konserine gideceğini öğreniyoruz sonra. Chatwin’in müzik pınarları hakkında bir fikir oluşturmak için yeteri kadar ipucu var elimizde.

Ben Chatwin bir gitarist aslında ama Talvihorros mahlası altında yarattığı işler akustik enstrümanların elektronik süreçlerden geçirilip güdümlenmesine odaklı. 2008’de yayınlanan ‘It’s Already On Fire’ı takip eden ‘Some Ambulance’ uzunçalarının temelinde de akustik, elektronik ya da hazırlanmış gitarlar ve hatta bir-iki esere folk ruhu etkileyen banjo yatıyor. Bu organik sesler analog ve dijital manipülasyonlardan geçirilip çarpıtılmış; org ve synth’lerle yaratılan drone’lara sarmalanıp radyo paraziti ve teyp hışırtısı gibi işitsel efektlere batırılmış. Sonuçta ortaya hissi yanı baskın, taze, zengin ve özel bir modern elektronik müzik örneği çıkmış. Dinleyicinin içgörüsünü arttıran cinsten, ihtişamsız nefasetiyle kafa açan bir albüme imza atmış Chatwin; elektro-akustik kompozisyonlar yaratma hususunda başkalarına da ilham verecek kıvama gelmiş.”

Talvihorros – The Blue Cathedral

s. p.

s

“I knew just how to go about it.

The minute the car tires crunch off down the drive and the sound of the motor faded, I jumped out of bed and hurried into my white blouse and green figured skirt and black raincoat. The raincoat felt damp still, from the day before, but that would soon cease to matter.

I went downstairs and picked up a pale blue envelope from the dining room table and scrawled on the back, in large, painstaking letters: I am going for a walk.

I dropped the message where my mother would see it the minute she came in.

Then I laughed.

I had forgotten the most important thing.

I ran upstairs and dragged a chair into my mother’s closet. Then I climbed up and reached for the small green strongbox on the top shelf. I could have torn the metal cover off with my bare hands, the lock was so feeble, but I wanted to do things in a calm, orderly way.

I pulled out my mother’s upper right-hand burau drawer and slipped the blue jewelry box from its hiding place under the scented Irish linen handkerchiefs. I unpinned the little key from the dark velvet. Then I unlocked the strongbox and took out the bottle of new pills. There were more than I had hoped.

There were at least fifty.

If I had waited until my mother doled them out to me, night by night, it would have taken me fifty nights to save up enough. And in fifty nights, college would have opened, and my brother would have come back from Germany, and it would be too late.

I pinned the key back in the jewelry box among the clutter of inexpensive chains and rings, put the jewelry box back in the drawer under the handkerchiefs, returned the strongbox to the closet shelf and set the chair on the rug in the exact spot I had dragged it from.

Then I went downstairs and into the kitchen. I turned on the tap and poured myself a tall glass of water. Then I took the glass of water and the bottle of pills and went down into the cellar.

A dim, undersea light filtered through the slits of the cellar windows. Behind the oil burner, a dark gap showed in the wall at about shoulder height and ran back under the breezeway, out of sight. The breezeway had been added to the house after the cellar was dug, and built out over this secret earth-bottomed crevice.

A few old, rotting fireplace logs blocked the hole mouth. I shoved them back a bit. Then I set the glass of water and the bottle of pills side by side on the flat surface of one of the logs and started to heave myself up.

It took me a good while to heft my body into the gap, but at last, after many tries, I managed it, and crouched at the month of the darkness, like a troll.

The earth seemed friendly under my bare feet, but cold. I wondered how long it had been since this particular square of soil has seen the sun.

Then, one after the other, I lugged the heavy, dust-covered logs across the hole mouth. The dark felt thick as velvet. I reached for the glass and bottle, and carefully, on my knees, with bent head, crawled to the farthest wall.

Cobwebs touched my face with the softness of moths. Wrapping my black coat around me like my own sweet shadow, I unscrewed the bottle of pills and started taking them swiftly, between gulps of water, one by one by one.

At first nothing happened, but as I approached the bottom of the bottle, red and blue lights began to flash before my eyes. The bottle slid from my fingers and I lay down.

The silence drew off, baring the pebbles and shells and all the tatty wreckage of my life. Then, at the rim of vision, it gathered itself, and in one sweeping tide, rushed me to sleep.”


p

“But I wasn’t sure. I wasn’t sure at all. How did I know that someday – at college, in Europe, somewhere, anywhere – the bell jar, with its stifling distortions, wouldn’t descend again?”

her güzel şeyin bir sonu

carpe diem

Rio fotoğraflarıyla verdiğim geçici rahatsızlık için özür dilerim. [İtiraf etmek gerekirse hayatıma çeşitli güzellikler sokmayı becerebildiğim zamanlarda müzik dinlemek önceliklerim arasında gerilere düşüyor. Boşluklarımı doldurmak için kullandığım bir şey müzik; kimi her gece başkasıyla yatar, kimi ne bulursa yer, kimi saatlerini spor salonunda geçirir, ben de yatağıma uzanır ya da kendimi sokaklara vurur müzik dinlerim.] Rio’yla ilgili son kez bir-iki bir şey yazıp bu mevzuyu kapatacağım.

Rio’nun güzel bir şehir olduğuna ikna olmak için benim şahitliğime ihtiyacınız olduğunu sanmıyorum. Kalkıp orası şöyle güzeldi, burası böyle şahaneydi diyecek de değilim. Bu hususta yazılmış onlarca yüzlerce gezi rehberi var. Sadece hiçbir şehirde yaşamadığım dalgalanmaları bu şehirde yaşadığımı söyleyebilirim. New York’un iyiden iyiye Gri York’laştığı şu günlerde kendimi kıstırdığım kapandan başka bir ihtimal olduğunu tekrar gözüme soktu bu gezi. Rio tekinsiz bir şehir; uçsuz bucaksız kumsallar ve kocaman tepelerin hakim olduğu bir coğrafyanın karakterini dikte ettiği, kölelik ve kaçakçılıkla tanımlanmış tarihinin gölgesini hissettirdiği, yoğun bir kargaşanın ortasında yaşamdan keyif alma olgusunun ışıldadığı bir yer. Dalgınlığa, akışa kapılıp gitmeye yer yok Rio’da, her saniyeye sahip çıkmayı refleks haline getiriyor şehir. Otelde kalmak yerine çeşitli burslarla farklı projeler kapsamında Rio’ya gelen sanatçıların geçici sürelerle ikamet ettiği bir evde kaldım Santa Teresa sırtlarında. Dört gün beraber yedik içtik güneşlendik sarhoş olduk. Son kez görülen bir kişi ya da yer hakkında üzüntü duymak kendime uzun süredir yasak ettiğim bir duygu ama Rio kurallarımı yerle bir etti. Ipanema’nın arkasında yükselen bulutlu tepelere son kez bakarken, evden ayrılış esnasında geriye doğru el sallarken içim buruldu. Ama Rio’ya ne kadar çabuk alıştıysam Rio’dan ayrılmaya da o kadar çabuk alıştım; zaten insanoğlunun en büyük kudreti alışmak. Orada tanıştığım insanlar göçebeydi, altı ayda bir şehir değiştiren, haliyle kalıcı dostluklar kuramayan ama bunun eksikliğini geçici dostluklarının keyfini dibine kadar çıkartarak dolduran insanlardı. Hayatta en güzel şey gezmek, yeni yüzler, yeni kaldırımlar görmek. İster kaçış olarak isimlendirin bunu, ister çocukluk, ister keyif adamı olmak. İşin gerçeği bu.

Eve geldim, çamaşırlarımı yıkadım, gittim pizza yedim. Şimdi de müzik dinliyorum. Yo La Tengo Brooklyn’de bir binanın çatısını dağıtırken onları izleyip gülümsüyorum. Bilmem anlatabiliyor muyum.