31 Aralık 2009

videodrome #43

Richard Ashcroft – England



Das Racist – Rainbow In The Dark



Julian Casablancas – 11th Dimension



The White Stripes – Let’s Shake Hands



Broadcast and The Focus Group – I See, So I See So

kompileyşın #15

Kendimden ziyade çevremle ilgiliydim, üçüncü şahıslara bağımlı, kendimi başkaları üzerinden tanımlayan biriydim. Bir gün fark ettim, koza ördüm, benliğimle ilgilendim. Kendimden umudu kesince tekrar dışa döndüm, üçüncü şahıslara değil ama olan bitene diktim gözlerimi. Sanırım artık gördüklerim bu yüzden acıtıyor bu kadar. Tekel işçileri ellerinden alınmaya çalışılan kazanılmış haklarını korumak için sokaklara çıkıyor ve biber gazıyla göle dökülüyor. Tuzla tersanelerinde yine yine yine bir işçi patronların açgözlülüğü sebebiyle hayatını kaybediyor. En doğal hakları olan sendikalaşma hayalini kuran itfaiye işçileri tazyikli sularla dağıtılıyor. Grev dolayısıyla açığa alınan arkadaşlarına destek vermek için tekrar greve giden demiryolu işçileri polisten meydan dayağı yiyor. DTP kapatılıyor, halkın iradesinin tezahürü belediye başkanları yangından mal kaçırır gibi ellerinde kelepçelerle tutuklanıyor. Bugüne kadar haksızlıklara siktiri çekmediği için gelecek kaygıları ile cebelleşen koca bir toplum bu siktiri dillendiren bir belediye başkanına nefret duyuyor. Engelliler sokağa çıkıyor, engelsiz vatandaşların tepkilerine ve “evinizde otursanıza” söylemlerine maruz kalıyor. Kimin engelli kimin engelsiz olduğu birbirine karışıyor. Patrik Bartholomeos “çarmıha gerildiğimizi hissediyoruz” deyince hain ilan ediliyor. Sanki zamanında milyonlarla ifade edilen Rum nüfus kanunsuz vergiler ve sayısız saldırılarla 1500’e düşmemiş gibi. Eskiden göz ardı ettiğim kepazelikler aslında maalesef gittikçe sıradanlaşırken benim için iyice can acıtıcı bir hal alıyor. Müzik dinleyerek içimi soğutuyorum.

julianna barwick

‘Florine’ Julianna Barwick’in enginlere seda veren ilk albümü. Anlamsız ama bir o kadar da anlamlı vokallerle, melodik bir altyapı ve folk janrının saflığı, gösterişsizliği ve samimiyeti ile ördüğü şarkıları pırlanta değerinde. Geçen Nisan ayında yayınlanan “Found Songs” denemesi ile evvelden burada değindiğim Ólafur Arnalds İngiltere’de sahneye konulan bir dans gösterisi için hazırladığı ‘Dyad 1909’da yarım yarım yardırmış. Klasik müzikten ödünç aldığı yaylı ve tuşlu kompozisyonlarını minimal elektronik seslere yediren 22 yaşındaki İzlandalı müzisyenin yerçekimini yok eden bir müziği var. Toplamanın girizgahındaki hassas sesler Bark Cat Bark mahlaslı Fransız müzisyen Josh Todd’un son –ve hakikaten son– albümü ‘The Final Letters’dan bir eserle devam ediyor. Kısa zamanda oluşturduğu yüklü külliyatına Fransız folkundan modern klasik müziğe, drone’dan Balkan seslerine birçok etkileşim sığdırdı, ben şahsen hatırlayacağım kendisini.

olafur arnalds

Polonya merkezli orkestral post-rock grubu New Century Classics’e nerede denk geldim hatırlamıyorum ama şikayetim yok. Kısıtlı imkanlarla, güç bela edindikleri enstrümanlarla müzik yapan göçmen temelli grubun ‘Post-Cards’ isimli eserinde sek sek oynayan yaylılar müziğin ve hayalgücümüzün önünü açıyor. Arkasından gelen ve dr. Warp’ın bir twitter post’uyla fark ettiğim Adolf Plays The Jazz 2002’den beri icra ettikleri sinematik ve kafa açıcı post-rock ve caz melezi müziklerini ücretsiz olarak sitelerinden paylaşarak büyük bir amme hizmetine imza atıyor.

the kilimanjaro dark jazz ensemble

Caz etkileşimi Hollandalı kolektif The Kilimanjaro Dark Jazz Ensemble ile devam ediyor, ben trip-hop meltemleri estiren, uhrevi bayan vokallerle vecd ettiren bir şarkılarını seçtim. Eserleri farklı tellerden çalıyor genelde ama hepsi yetkin icraları ve tekinsiz atmosferleriyle ortak bir paydada buluşuyorlar. İstedikleri zaman alabildiğine organik, istedikleri zaman da elektronik tınlayabilen bir gruplar. Daha önce çeşitli toplamalar bünyesinde bahsettiğim ABD’li trip hop/ambient ikilisi Arms & Sleepers ve New York’lu elektronik tınılı post-rock ikilisi The American Dollar ceplerinden üçer şarkı çıkarıp bir split EP’ye imza atmışlar, birer numuneyi paylaşmadan edemedim.

sgt.

Toplamanın ortasında Tokyo’lu dörtlü sgt. var. Diğer seçkilerden farklı, narin seslerin eşliğinde gevşeyen bünyeleri sarsmaya yönelik bir tercih ‘Apollo Program’. Post-rock deyip geçmek zor; caz, funk, ambient referanslı seslerle sürekli yön değiştiren, ilgiyi ayakta tutan kompozisyonlara hayat veriyorlar. Yaylıları şarkılarına yedirişleri muazzam, ‘Apollo Program’ bu bağlamda dinlediğim en özel işlerden biri.

solo andata

Sıradaki seçimler sakin, uysal ama ağır eserler. Manchester’lı Danny Norbury alet çantasında taşıdığı güncel klasik müzik seslerini minimalist bir tarzda yorumlarken 21 yaşındaki dans eden dilenci James Simmons yatak odasında bir laptop, bir-iki gitar ve ucuz mikrofonlarla derin dünyalar yaratıyor. ABD’li Sleep Whale ve Japon Teruyuki Nobuchika çarpıcılığı dinmeyen folktronika janrını benimseyen müzisyenler. İlki elektronik ve bulunmuş seslerle çelloları ve kemanları harmanlarken, ikincisi insaniyet duygusunu piyanosundan damıtıyor. İtalyanca “tek yön” anlamına gelen kelime dizinini isim edinen Avustralyalı ikili Solo Andata, isimlerini reddedercesine çok boyutlu, yaylılar ve gitar gibi enstrümanlarla yarattıkları organik seslerin altını ambient bir altyapının üzerinde çizip dipsiz ses manzaraları resimliyorlar. Toplamayı bu sefer es geçtiğim gitar temelli post-rock janrına dair bir güzelleme ile ABD’li Pan Galactic Straw-Boss kapatıyor.

uzaklara bir bakışın vardı kafeteryada

01 :: Julianna Barwick – Anjos
02 :: Ólafur Arnalds – 3326
03 :: Ólafur Arnalds – Til enda
04 :: Bark Cat Bark – Movement IX – Aquila d’Arroscia
05 :: New Century Classics – Post-Cards
06 :: Adolf Plays The Jazz – False Trail
07 :: The Kilimanjaro Dark Jazz Ensembe – Embers
08 :: Arms & Sleepers – Van Buren
09 :: sgt. – Apollo Program
10 :: Danny Norbury – This Night Is For You And For Me
11 :: A Dancing Beggar – Skinny Trees
12 :: Sleep Whale – Sleep Reprise
13 :: Teruyuki Nobuchika – Half Moon
14 :: Solo Andata – Loom
15 :: The American Dollar – Schipol
16 :: Pan Galactic Straw-Boss – A Star Is Lost: November 19, 1983.

hayat var

Evrim Kaya’nın Yeni Film dergisinin Ekim-Aralık 2009 tarihli 18. sayısında yayınlanan, Reha Erdem’in 1988 tarihli “A Ay” ve 20 sene sonra çektiği “Hayat Var” filmleri arasında köprüler kuran yazısı “Yekta’dan Hayat’a” başlığını taşıyor.

hayat var 1

“Yekta ile Hayat çocukluktan kadınlığa 20 sene arayla adım atan iki genç İstanbullu. Aynı yönetmenin, son dönem Türkiye sinemasında ayrıksı bir yere sahip Reha Erdem’in kurguladığı bu iki karakter hem İstanbul’un hem de sinemanın yirmi senede geçirdiği dönüşüm için ufak tefek ipuçları sunuyor. 1989’da genç ve umut vadeden bir yönetmenin ilk filmi olan A Ay ve aynı yönetmenin elliye merdiven dayamış ve dört uzun metraj filmi geride bırakmışken çektiği Hayat Var hem temalarındaki göz ardı edilemez paralellik ile, hem de iki farklı İstanbul Boğazı manzarası sunmaları itibarı ile böyle bir kıyaslamayı meşru kılıyorlar.

hayat var 2

Reha Erdem, yüzeysel olarak da olsa şöyle bir sınıflandırılmak, tarif edilmek istenirse ilk söylenmesi gereken şey şüphesiz entelektüel filmler yapma derdinde bir yönetmen olduğu. A Ay jeneriğinde John Donne, William Blake ve Edip Cansever şiirlerine referans vermesiyle bile kendini bu kulvara taşıma arzusunu açık ediyordu. Baştan sona siyah beyaz çekilen film İstanbul Boğazı’nda harap bir yalıda geçen karanlık bir rüya gibiydi.

a ay

Çocukluktan çıkma sancıları bir deliler evinde geçmişin hayaletleriyle yaşamanın sıkıntılarına karıştıran Yekta, halalarım dediği Nükhet Seza ve Neyir ile aslında üçünün de babaları olan yatalak hasta Sırrı Bey’in gölgesinde büyür. Annesi, kocası öldükten sonra kayınpederi olan Sırrı Bey’in hasta odasına çorba içirmeye gire çıka hamile kalmış, Yekta doğduktan kısa süre sonra da yeşil bir kayık içinde kendini boğaza bırakmıştır. Yekta her gece yıkık bir yalının boş bir odasından boğaza bakarak annesinin hayaletini bekler. İngilizce öğretmeni olan Neyir hala nispeten makul bir kadındır ancak kardeşi Nükhet Hanım’ı içinde bulunduğu zombi uykusundan uyandıramaz, yalıyı satmaya ve Yekta’ya nispeten normal bir hayat vermeye ikna edemez. Nükhet Hanım Sırrı Bey’in sağlıklı günlerinin, abisinin ve gelinlerinin hatıralarıyla hem kendi oyalanır hem de bu hikayeleri donuk bir yüzle Yekta’ya aktarmakta bir sakınca görmez. Olayların seyri edebi ve gizemli duraklardan sonra açık bir sona, aslında Burgaz Ada’da geçen bir L’Avventura uyarlamasına akarken Erdem avant-garde bir film çekme arzusunu biraz da toylukla belli eder. Filmin senaryosu aslında seksen sonrası Türkiye sinemasında zaman zaman rastladığımız gerçeküstücülük benzeri gizemli bir tarzda kaleme alınmıştır. Edebiyat göndermeleri bir yana yönetmen beklenmedik monologlara, şiirlere yer verir, kurguda mekanik-şiirsel tekrarlardan yararlanır, baştan sonra bir gotik çevre sunan yalının duvarlarını göndermeli resimlerle süsler ve filmografisinde sonraları devam edecek bir tercihle aşırı bir müzik kullanımına başvurur. Müzikler Vivaldi bestesidir. Hikayenin ekseninde yer alan aile de eski TRT yapımlarında görmeye alıştığımız cinsten bir paşa sülalesidir. Kardeşler birbirine siz diye hitap eder, yine tanıdık bir ikilem olan yalıyı satıp düze çıkma ya da geçmişin hayaletlerine sahip çıkma arasında gidip gelirler. Reha Erdem daha sonra Hayat Var’da tekrarlayacağı şekilde İstanbul’u İstanbulsuzlaştıran kadrajlarla kurmuştur mekanı; Mahmut Paşa’yı ya da Beyoğlu’nda bir pasajı bir Pazar günü ziyaret eder, boş karanlık sokaklar, yıkıntı binalar ve açık deniz gibi resmedilmiş Boğaz’la İstanbul’u gotikleştirir, orta çağ Avrupa’sında herhangi bir kasaba gibi resmeder. Erdem’in bakışı biraz Avrupalılık biraz da edebiyat heveslisi, güncellikten sakınan, mistik ve belki uhrevi bir bakıştır. Bu yönleriyle Türkiye sinemasında öncüllerine rastlanmaz bir özgünlükte olduğunu söylemek doğru değilse de kendisini bu sinema geleneğinin bir adım dışına çekme motivasyonunda olduğu bellidir. Hepsine ek olarak karakterleri teatral ve fazlasıyla marjinaldir. Yoksul düşmüş paşa sülalesi belli bir kesime değil eni konu sosyo-ekonomik düzlemde bir anomaliye işaret eder. Konuşmaları, giyimleri yapay ve yabancı ve izleyiciyi yabancılaştırıcıdır. Tüm bunların üzerine filmdeki en büyük aksaklık olan kötü dublaj ve tonlama diyalogların mevcut inandırıcılığını da ortadan kaldırır.

hayat var 3

Hayat Var’ı Erdem’in filmografisinde olgunluk dönemine yerleştiren en önemli unsur özellikle yönetmenin kendi yaptığı ses montajındaki teknik ustalık. Sonraki filmlerinde yine yoğun olarak müzik kullanan yönetmen klasik müzikten arabeske pek de yumuşak olmayan bir geçiş yapmış gibi görünüyor. Hayat Var dışarıdan gelen değil daha çok senaryoya yedirilen müziği ve daha önemlisi filmin diğer seslerinin özenli kullanımı ile hemen dikkat çekiyor. Boğazın sesleri, hayvan sesleri ve filme İngilizce adını veren şarkının (My Only Sunshine) kaynağı olan oyuncak ve en önemlisi filmi tek başına sürükleyen Hayat’ın kendi kendine mırıldanırken çıkardığı vapur düdüğünü andıran ses atmosferin oluşumunda en az görüntüler kadar ön planda. Diyaloglar A Ay ile kıyaslandığında olabildiğince gerçekçi ve dünyevi. Öte yandan filmin aslında öyle gerçekçi ve dünyevi bir motivasyonla yola çıktığını söylemek mümkün değil. Referansları daha az marjinal ve daha geniş bir kesimi içine alan bir film olsa da Hayat Var benzer şekilde aslında bir fantezi evreni yaratmaya girişiyor.

hayat var 4

Burada atlanmaması gereken değişim Reha Erdem’in ilgi alanlarında saklı. A Ay olabilecek en elit atıflara başvuruyordu; klasik müzik, şiir, resim, biraz ithal bir düşkün aristokrasi fikri ve bundan kaynaklanan dekor ve sanat yönetimi. İlk filmin ağır edebi-sanatsal göndermelerinden arınmış oluşu Hayat Var’a olgunluk bahşeden bir diğer etmen. Yirmi yılın ardından Erdem bu modernist tavrı post-modernist bir tavırla değiş tokuş etmiş gibi: Orhan Gencebay, Mine Koşan, pezevenk baba, işçi oğlan, polis üvey baba, ucuz şekerlemeler, oyuncaklardan ucuz çiçekli elbiseler ve kırmızı ruja doğru gelişen bir ergenlik öyküsü. Fakat tüm bunların kullanımında baki kalan bir entelektüel, daha da önemlisi sinefil bakışı. Batılı bir sinefil olarak Erdem, filmini Yeşilçam sinemasına göndermelerle, akla Müjde Ar filmlerini getiren sahnelerle kursa da bunun başka bir düzeyden, söz konusu dünyayı, özellikle İstanbul’un varoşunu biraz tesadüfi kullandığını, amacının zamanı ve mekanı kesin tanımlı olmayan bir karanlık masal alemi yaratmak olduğunu açıkça belli ederek yapıyor. İlk filmi A Ay nasıl sanki Türkiye’den batı mitlerine ve batılı gizemli sinema geleneğine kafasını uzatıyorsa, paralel olarak Hayat Var da Yeşilçam melodramasına ve İstanbul taşrasına batıdan gelen bir yorum gibidir. Erdem muhtemelen geçen süreçte konumunu ve beslendiği kaynakları pek değiştirmemiş, olsa olsa biraz geliştirmiştir ancak farklı mecralara yönelmesiyle tamamen farklı sonuçlar almış gibidir.

hayat var 5

İlk filmdeki asalet ve gizem vurgusunun yerini aleladelik ve basitliğin alması kendini farklı şekillerde ortaya koyar. İki filmdeki iki yatalak hasta, resmi konumuyla dede, biyolojik baba Sırrı Bey filmin sonlarına kadar yasak bir odanın kapısının ardında seyirciden ve Yekta’dan gizlenir, merak ve korku uyandırır. Hayat’ın yatalak dedesi ise bütün gün öksüren, küfreden, yastığının altında çikolata saklayan, para hesabı yapan, izleyiciyi ve Hayat’ı fazlasıyla bıktıran bir öğedir. Yine benzer olarak ilk filmde Nükhet Seza halanın ailenin ağızdan ağza aktarılan kutsal metni gibi tekrar ettiği hikayelerde ve Neyir halanın kendisine de yönelmiş olabileceğini hissettiren imalarında yer bulan taciz-tecavüz, Hayat Var’da bütün çıplaklığı ve ucuzluğuyla ortaya serilir. Bu seçimler iki filmin estetik seçimleriyle paraleldir: Asil, gotik ve gizemli ile basit, kitsch ve ucuz. Öte yandan Erdem arabeske, ucuz şiddete ve kitsche bakarken Sevim Burak, Edip Cansever ve William Blake okuyan kişi olduğunu hissettirmeyi sürdürür, filmini sürreal finaline taşırken ya da bir Terri Gilliam filminden fırlamış garip yan karakterlerini oluştururken, arkasına pek çok farklı sinemadan gelen bir rüzgarı almaya çalışıyor gibidir. Kenar mahallenin içinde karanlık bir Alice Harikalar Diyarında kurmaya yelteniyor olabilir belki, bunu ne kadar başarılı yaptığı tartışılabilir ancak bunu mahalledeki hareketlerinde olabilecek bir Zeki Demirkubuz kıvraklığını yitirme pahasına yapmıştır.

hayat var 6

Hayat Var’ın taciz gibi meselelerde A Ay’dakine benzer ketum bir dil kullanmaması görsellikteki teşhirciliğe varan cömertliğiyle kuşkusuz paralel. Çocuk oyuncu Elit İşcan’ın bir Balthus Lolitası gibi resmedildiği aşikar, ancak yönetmenin tercihinin samimiyeti tartışma konusu. Erdem A Ay’ı Münir Özkul’un ağzından bir kıyamet tellallığıyla kapatıyordu. Sanki yirmi sene sonra korkulan olmuş gibi: İstanbullu aileler düştükçe düşmüş, Rus denizcilerin pezevenkliğine kadar inmişler. Bu kıyamet resmine yönetmen, çocuk oyuncusunun masumiyetini cinsel çekiciliğinin içine bulandırıp katıyor; kendi bakışının ve dolayısıyla film izleyicisinin konumunun tecavüzcü bakkala, en iyi ihtimalle Hayat’a biraz tekinsiz dokunan yarı deli komşu kadına yaklaşmakta olduğunu düşünmemek güç…”

kızkardeşim-mommo

Neredeyse iki haftadır doğru düzgün bir şey yazmıyorum buraya özel sebeplerden dolayı. Sessizliği geçen hafta İstanbul’dayken alıp okuduğum “Yeni Film” dergisinin Ekim-Aralık 2009 tarihli 18. sayısından iki yazıyla bozmak istiyorum. Geçen ay Türk sinemasını New York’ta rötarlı da olsa takip etme fırsatı elde ettiğimiz Türk Film Festivali vardı, orada izlediğim filmlerden Kızkardeşim-Mommo, Hayat Var ve Pandora’nın Kutusu özellikle dikkatimi çekmişti. Dergide bu filmlerden ilk ikisiyle ilgili yazılara denk geldim. Kızkardeşim-Mommo yazısı Ş. Tülü ve Elif Genco imzalı.

mommo1

"Film eleştirilerinde, artık sıklıkla karşılaştığımız, sinemamızda son dönem baskın eğilimlerden birinin kuyruğuna bir filmi daha eklemekten farklı bir yaklaşım geliştirilmeye fazlasıyla ihtiyaç duyuluyor. Bugün sinemada neyin konu edinildiği, hangi oyuncularla (amatör-yerel, profesyonel) çalışıldığı, seyirciye nasıl ulaşılmaya çalışıldığı, film yapım sürecinin nasıl işlediği daha analitik çözümlemelerle bir anlama kavuşuyor. Filmin alımlama süreci de bir diğer boyut. Toplumsal, kültürel olarak içinde bulunulan sürecin analizi filmin dertlerinin seyirciye nasıl geçtiğini de böylece açıklar hale geliyor. Üstelik film içinden geçilen zamana ilişkin bir referans taşımaksızın bunu yine de yapabiliyor.

Anadolu’da üzerine türküler, ağıtlar yakılan olaylardan biri yar-sevgili ise diğeri de, hem türkü hem ağıt olabilen ninnilerden yola çıkarak, bebektir, çocuktur. Türkü ninnilerinde bebek çoğu zaman avutulurken, ağıt ninnilerde avutulamaz bir durum vardır.

Beş Vakit, Tatil Kitabı gibi Kızkardeşim-Mommo’yu (artık ona sadece Mommo diyeceğiz) da yukarıda bahsettiğimiz bir dalganın, eğilimin; “taşra dünyasının” içinde ya da devamı olarak görmek eksik olacaktır. Mommo bir öcüdür Anadolu’da çocukları korkutan. Mommo bir derstir; bir ağabeyin kızkardeşinden büyük ancak korku duyacak küçük bir çocuk olduğunu anlatan. Mommo bir ağıttır yoksulluğun ve avutulumayacak bir kaybın ve ayrılığın… Mommo bir Anadolu öyküsüdür. Yaşanmıştır. Çok yaşanmıştır. Ve her köyden bir benzer hikayenin çıkabileceği düşüncesiyle her yerden karşımıza çıkar. Ve Mommo taşıdığı zamansızlığa karşın artık insanların daha ağır, daha şiddet dolu haberlerle karşılaştığı bir dünyada aslında küçük ve duru hikayesiyle bir yandan iki küçük çocuğun birbirleriyle, yakınlarıyla kurdukları ilişkilerini bir yandan da kimsesizliklerini anlatır. Bu “taşra dünyasının” devamı olarak görülemeyeceği gibi bu dünyadan farklılıkları da belirgindir. Mommo’nun dünyasında “taşra” kaçılacak, kendilerine örnek almak istenen büyüklerle, aileyle ve gelecek seçimleriyle hesaplaşılacak bir yer değildir. Tersine bir aileye en çok da bir anneye ihtiyaç duyulur. Vicdan sahibi olmak da yetmez, yoksulluğun hükmü kesindir. Elden ayaktan düşmüş bir dede, uzaktaki göçmen-gurbetçi teyze, akraba İstanbullu bakkal ve küçük ağabey bu gidişata engel olmaz, olamaz. Pek çok insan için artık kimsesiz olduğu düşünülen küçük kızın bir ailenin yanına verilmezi bir “kurtuluştur”. Gerçekten öyle midir?

mommo2

Pek çok kuşağın dolayısıyla pek çok çocuğun okuma alışkanlığı edinmesine neden olmuş, ama bunun söylenilmeye utanıldığına da şahit olunmuş Kemalettin Tuğcu romanları artık okunuyor mu bilemiyoruz. Bu romanları ikame edecek pek çok haber ya da olay an be an yaşansa da bu ülkede bugün böyle bir yazarın varlığından söz etmemiz pek de mümkün olmaz. Sonu mutlulukla biterek bir acıyı (yaşattığı bir acıyı kendi eliyle) dindiren bu romanlar zamanın aşağılanan arabeskine benzer bir seyre, tarihe sahip olmuştur. Zaten bugün artık yüreğin sızlamasından çok katı olması yine zamanın hürmetine sunulmuştur. Mommo sanki böylesi bir tepkiyi, melodram, ağlamaklı-acıklı…vs, alabileceğini, böylesi bir değerlendirmeye tabi tutulacağını bile bile buna meydan okuyan; başka türlü bir dille yaşananları anlatabileceğini iddia eden, ispat eden bir film.

Mommo üzerine yazmaya başlayınca bu çok bildik hikayenin soruları aklımıza geliyor: İnsan neden çocuklarına sahip çıkmaz? Anne ya da babadan herhangi biri yitirildiğinde/gittiğinde, geride kalanın bu sorumluluğu almama hakkı var mıdır? Ya da kim alır bu sorumluluğu?

Ölen annenin ardından en kısa zamanda evlenen/evlendirilen baba ve “başka kadının çocukları”na bakmak istemeyen bir başka kadın…

Ya çocuklar? Dünyaya gelme sebeplerinin vefasızlığına uğramış çocuklar. Kendilerinden neyin esirgendiğini bilmeyen, ayrımında olmayan, yargılayamayan çocuklar. Mete Dönmezer’in gerçekçiliğinden kuşku duyulmayan -iç sızlatan- bir dede sevecenliği ile sağ oldukça sahip çıkmak istediği çocuklar.

mommo3

Annenin ölümünün ardından, babanın birkaç parça eşyası ile evden gidişini avlu kapısının eşiğinde izleyen küçük kızı görürüz başlangıçta, an itibariyle kimsesizliğin dramı geride kalan sessiz, eski evde kendini hissettirir. Tanık olduğunuz bazı çocuklar vardır, koruyan gözeten bir aile olmaksızın nasıl da ağaçlar gibi büyürler –suyla ve havayla–. Ayşe ile Ahmet hayatın içinde bir bitki gibi, su gibi, köyde büyüyen çocukların özgürlüğü ile akarlar. Yaşlı ve hasta dede ve vicdan sahibi teyze taşır çocukların gelecek endişesini. Bir de, uzak akrabalardan İstanbullu bakkal (Mehmet Usta) ara sıra verdiği, ambalajı son kırıntısına dek yalanan çikolatalı gofretlerle değiştirir hayatlarını.

Bir yandan bir Kemalettin Tuğcu figürü gibi görünen vicdansız baba, üvey anne ve filmin tek karikatürize tipi üvey kardeş bir yandan da tüm bunları unutturan, hesapsız oyunculuklarıyla ya da kendi doğallıklarıyla iki küçük kardeş, Ayşe (Elif Bülbül) ve Ahmet (Mehmet Bülbül).

Almanya’daki teyze evdeki kullanılmayan bisikleyi alabileceklerini söyler bir mektubunda. Ahmet ile Ayşe bisikletin tadını çıkartırken, Ayşe avluda kuru toprağa su ile çizgiler çizip oyun oynarken, İstanbullu bakkal çocukları motosiklet selesinde gezdirirken onlarla birlikte mutlu oluruz. Ahmet, hem çocuktur hem de birkaç yaş büyük olduğu Ayşe’nin gözünde bir yetişkin. Yaşadıkları hayatın yükü onun çocuk omuzlarındadır. Ve bu bir benzetme değildir; yemek yapmak, buğday çuvalı taşımak, yatak yapmak, evi temizlemek zaten onun yaptıklarının bir kısmıdır. Kocaman bir döşeği, serin gecenin altına serer ve yıldızlara bakarak kardeşini bir baba olgunluğunda annelerinden söz ederek uyutur. Korkudan canı da çıksa, dizlerinin bağı da çözülse Ayşe’ye belli etmez Mommo’dan korktuğunu. Ömrünün son demlerinde iki küçük çocuğun koruyucusu Dede’nin en büyük yardımcısıdır. Ekmekleri bittiğinde komşu kadınlardan yardım istemeyip, kendi ekmeklerini yapmaya uğraşan –hepsi teker teker yardıma muhtaç ama birlikte güçlü– üç onurlu insan, teyzenin çocukları Almanya’ya aldıracağı beklentisi ile besler geleceğe ait ümitlerini. Çocukların Almanya’ya gideceğini duyan baba ise bu işten çıkarı olduğu düşüncesiyle hak iddia eder çocuklar üzerinde.

mommo4

Bu sıralarda çıkar Ayşe’ye talip bir aile, köyden bir kadın aracılığı ile. İyi bakacaklar, rahat ettirecekler, e tabi karşılığında da birkaç ufak tefek ev işi yaptıracaklardır. Teyzenin mektuplarıyla önemsenmez bu çekici teklif (!).

Bir gün İstanbullu bakkal bir grup ilkokul öğrencisinin yer aldığı eski bir fotoğraf gösterir.

Annesini hiç görmemiş Ayşe, fotoğraftaki küçük kızdan bir anne imgesi çıkarmaya çalışır.

Ahmet biraz daha bilinçli bir uzaklıkta dururken babasına, Ayşe, babasını özlediğini dile getirebilir, hasta olduğunda babasından yardım isteyebilir durumdadır. Ahmet’in gözlerinde öfke, Ayşe’ninkilerde hüzün vardır.

Beklenen mektup gelir, beklenmeyen bir haberle. Almanya’da göçmenlere yönelik yasalar değişmekte; bu da çocukların, teyzelerinin yanına Almanya’ya gitme hayallerini yok etmektedir. Ayşe’yi isteyen şehirli ailenin aracısı kadın yeniden gelir. Aile, kendi evlatlarından ayırmayacaktır, öz evlatları gibi olacaktır, birkaç ufak tefek ev işi bir de.

Çaresizlik dedeyi bir karar vermeye zorlar. Şehirli aile gelip alacaktır Ayşe’yi.

Komşu kadın ile yeni elbiseler gönderirler, bir de şehirdeki eve layık olabilmesi için kirden ve (olası) bitlerden arınması koşulu.

Ahmet, değirmene gönderilir. Ayşe de yolculuğuna hazırlanır. Saçları kazınırken ne düşünür bir kız çocuğu? Şaşkın, kimsesiz ve artık gerçekten öksüzdür. Evlatlık, besleme, adı her ne ise odur artık.

mommo5

Elinde eski bir fotoğraf, arabanın arka koltuğunda, sıfır numara saçlarla yeni yolculuğu başlar Ayşe’nin. Köyden çıkarken Ahmet’i görür, Ahmet arabanın peşinden koşar, Ayşe’nin çığlıkları umut doludur Ahmet’e seslenirken. Ahmet yakalayamaz arabayı, uzaklaşır Ayşe.

Burada yüreğinde bir taş ağırlığı hisseder, seyirci. Baştan beri küçük de olsa bir umutla beklediği son değildir bu. Hızını alamaz Atalay Taşdiken’e sorar hesabını. Ne olmuştur, küçük kızın bundan sonraki hayatı? Kimdir? Yönetmenin yakını mıdır? Devam filmi olacak mıdır? İçten içe iyi bir haber duymak isteriz, kim küçük bir çocuğun mutsuzluğuna tanık olmak ister ki? Oysa çoğumuzun hayatının bir yerlerinde vardır yakın ya da uzak böylesi bir dram. Atalay Taşdiken de memleketi Konya’da tanık olduğu bir dramı sessiz sakin usul usul anlatmayı tercih etmiştir. İyi de etmiştir."

22 Aralık 2009

yalnızlıkla nasıl baş edilir

how to fight loneliness

yalnızlıkla nasıl baş edilir
tebessüm et mütemadiyen
dişlerini anlamsızlıkla parıldat
ve yalanlarla bile

ters giden her ne olursa olsun
hep peşinsıra gelecek

işte yalnızlıkla böyle baş edilir
her şakaya güler,
battaniyeni körü körüne sürüklersin
yüreğin dumanla dolar

arzu ettiğin ilk şey
ihtiyacın olan en son şeydir
işte böyle baş edersin

sürekli gülümse sadece
sadece sürekli gülümse
gülümse sürekli sadece
sürekli sadece gülümse

Wilco – How To Fight Loneliness

18 Aralık 2009

ambulette

ambulette

Ipod’un dibinde unutulmuş albümler serisi #112: Artık bu ipod’un dibinde unutulmayı da geçti, hard disk’te kokuştu albüm adeta. Öyle ki Ambulette dağılalı iki sene olmuş. Aslında gruptan ziyade, suçlu hazlarımdan bahsedesim var. Üzüm yemek değil, bağcı dövmek amacım. Burada her ne kadar indie pop’tur, dubstep’tir, post-rock’tır, sofistike bir müzik zevkim varmış gibi yapsam da; kurutucudan topladığım çamaşırları katlarken Lady Gaga’yla kendinden geçen, sinirim bozuk olunca Korn dinleyip deşarj olan bir insanım. Kimse bunları dinlediğimi görmesin bilmesin diye de youtube’u sömürüyorum bu amaçlar doğrultusunda, o kadar da alçalıyorum. Ambulette de biraz böyle, “gidersen büyük sıçarım” temalı şarkı sözleri, milim milim gaza getirip kalp kırmaya yönelik gitarlar ve hoparlör patlatıcı bir bayan vokal. Böyle formülsel, çözümlemesi 30 saniye alan müziklerden kimbilir hangi kişilik zaafımın intikamını alırcasına uzak duruyorum normalde; bu sebepten Ambulette’i dinleyince okul servislerinde aptalca histerilerimi camlara buğu olarak akıttığım zamanları hatırladım. Maura Davis’in sesi dinlemelere doyulmuyor, yine aynı sularda müzik yapan ve bir senedir tekrar birleşmiş Denali’nin ayrılık fazında girişmiş Ambulette projesine. Beş tane de 90’lar soslu alternatif rock janrının hakkını veren şarkı yazmışlar, ‘The Lottery’ isimli EP’yi yayınlamışlar. Uzunçaları görmeden dağılmışlar fakat. Dinlerken on sene önce neden zevk alıyorsam hala aynı şeylere tav olduğumu, yeni edindiğim zevklerin eskilerinin yerine geçmeyip sadece ucuna eklemlendiğini fark ettim.

Ambulette – When I See You

Ambulette – If You Go Away

gsmh: derivate

derivate

Derivate’ın Lagrange Points albümü dubstep çağrışımlı insani tekno olarak sınıflandırılabilir. Elektronik müzikle ilgili analiz ve röportajlarına çeşitli mecralarda sık sık denk geldiğim Christopher Çolak’ın aktarımıyla Derivate/Havantepe ve İsmail Genç röportajı.

“Koca İstanbul’un sınırlarında, şehrin gürültüsünü artık duyamayacak kadar uzaklaştığınızda doğru yerde, Havantepe’de, techno’nun dub halindesiniz. Chord’ların ve reverb’lerin ebedi etki alanına girdiniz. Detroit techno’nun diyarından Tresor’un tozlu koridorlarına uzanan bu sound, Basic Channel ve Maurizio düsturlu bu techno çeşidi yıllardan beri ihtişamından ve etkisinden bir zerre dahi kaybetmedi. Techno’nun en saf ve etkileyici hali olan bu müzik, dünya üzerinde bir süredir yeniden popüler. Özellikle içerdiği yoğun atmosferik ve ambient öğelerle farklı disiplinlerdeki müzik dinleyicisinin ilgisini çeken bu müzik halen çok verimli underground komüniteler ve limitli basımlar sayesinde hayatını sürdürüyor. Çok sağlıklı bir müzikal fauna’dan bahsediyoruz.

Diğerleri de kullanmaya başlamadan önce renkli vinilleri bize uzun süre sonra yeniden armağan eden plak şirketlerinden. Genellikle internet üzerinden ve sadece 100-250 gibi limitli sayılarda basılıp satılan, heyecan verici plaklardan. Soultek, Echospace, Brendon Moeller ve Rod Modell gibi yaşı geçkin prodüktörlerin yanında Luke Hess, Atheus, Bvdub ve Quantec gibi yeni jenerasyon isimler de dikkat çekmeye devam ediyorlar. Asıl önemlisi ise Türkiye’de de bu alanda çok iyi işler üreten ve gelecek vadeden prodüktörlerin olması.

Bir elin parmaklarıyla sayılabilecek kadar az prodüktörün yetiştiği ülkemizde Fatih Tüter aka Dubatech ve İsmail Genç aka Havantepe istikrarlı ve sürekli gelişen ‘taş gibi’ sound’larıyla dub techno arenasında her geçen gün daha sağlam bir yer ediniyorlar. Sublime Porte ismini duymadıysanız henüz geç sayılmaz. İsmail Genç, Ali Gültekin ve Okan Çoban aka Randoman’dan oluşan üç kişilik ekip yanlarına Ali Kuru gibi isimleri de katarak Türkiye’nin ilk net label’ını uzunca bir süre önce hayata geçirdiler. Farklı isimlerle birbirlerini miksledikleri ve yayınlar yaptıkları bu net label aynı zamanda onların kolektif olarak müzik ürettikleri bir proje. Son olarak İtalyan ikili Mr. Bizz’in ‘Space 2999’ EP’sini yayınladılar. Kesinlikle bir gözünüz ve kulağınız Sublime Porte’de olsun.

İsmail Genç’in Styrax’in toplamasına verdiği parça ve Marko Fürstenberg’in Gizli Bahçe ziyaretinden sonra Myspace’in de yardımlarıyla giderek genişleyen ve gelişen ziyaretçi akışı Havantepe sound’unu Avrupa’ya ve Amerika’ya doğru ilerletti. Pronounce Records’un toplamasına bir parça veren Havantepe, dub techno caimasında iyiden iyiye tanınmaya başladı. Şu sıralar Danimarkalı Baum Records için yapacağı prodüksiyonlar ve dünyanın dört bir yanından gelen remix teklifleriyle ilgilenen Havantepe aynı zamanda mastering konusundaki deneyimlerini Sublime Porte ekibiyle her geçen gün arttırıyor.”

Derivate – L2

Tüm release

pixies











New York ve New Jersey’den 10 milyon pound çamur ve pislik getirdim. Indie rock’ın çehresini kalıcı olarak değiştirmiş Pixies de bu aralar ‘Minotaur’ isimli bir box set getiriyor. Ayrıca sudan ucuz, hepi topu 495 dolar. Ya sayı saymayı bilmiyorlar, ya da dayak istiyorlar. Pixies maalesef zarif bir şekilde yaşlanamadı, zamansız dağıldılar, zamansız tekrar bir araya geldiler, bir araya geldikten sonra da sırf para için sikim hıyar diyene ellerinde tuzla koştular. Bir Sonic Youth’a bak, bir de Pixies’e. Şarkıları hep taze kaldı lakin, o bağlamda zamana direnmekte zorlanmadılar. Bir Coachella festivalinde Radiohead’in Pixies’den sonra sahneye çıkmayı reddetmesi gibi bir durum var, eşyanın tabiatına aykırı diye. Indie müzik tarihinin mihenk taşı işlerinden ‘Doolittle’ın 20. yılı anısına içi bir sürü görsel hedehödö ile dolu bu box set’i bahane yapıp Londra’da ufak bir konser vermişler. Frank Black hep sevimsizdi, hala da sevimsiz. Konuşmasın hiç, hep şarkı söylesin. Yukarıdaki videoda her ikisini birden yapıyor. Performans görüntüleri tertemiz.

Setlist:

Hey [Doolittle]
No. 13 Baby [Doolittle]
Monkey Gone To Heaven [Doolittle]
Debaser [Doolittle]
Planet of Sound [Trompe le Monde]
Dig For Fire [Bossanova]
Bone Machine [Surfer Rosa]
Wave of Mutilation [Doolittle]

12 Aralık 2009

the xx

the xx

Last.fm geçen sene en çok dinlenen gruplar/müzisyenler istatistikleri yayınlıyor bu ara, dandik de olsa grafiklerle filan süslemişler ciddi görünmek için. İlk 10’u yayınlamadılar daha ama Arctic Monkeys ve Eminem’in yanyana durduğu, her La Roux’ya bir Britney Spears düşen, Grizzly Bear’in Taylor Swift’ten daha az sevildiğini gösteren bir liste bu. Bana en ilginç gelen şey ilk albümlerini daha 2009 Ağustos’unda yayınlayan dört İngiliz yeniyetmenin kendilerine 34. sırada yer bulması oldu. Hem de zerre vıcık vıcık olmayan, aksine yer yer son derece zorlayıcı bir müzik yaparak. İki ay önce dinlediğimde özel bir şeyler olduğunu fark etmiş ama parmağımı yarattıkları büyünün üzerine tam olarak koyamamıştım. Bugün twitter’da birinin dürtmesi sonucu tekrar dinledim. Her şarkının paylaştığı ortak bir kimlik var. Interpol’ün epey ekmeğini yediği 80’lerin post-punk gruplarından ödünç alınma gitar tonları çarpıyor kulağa, ama bunları kör gözüm parmağına değil, kıt bir şekilde kullanıyorlar. Yine seyrek bir şekilde mikse dağılmış dolgun bas melodileri ve mekanik ritimler kuruyor omurgayı, bazen bunlar da ortalıktan yok oluyor, ‘Fantasy’deki gibi karanlık ambient bir sis bulutu kalıyor elimizde. İşler çocukluk arkadaşları Romy Madley Croft ve Oliver Sim’in donuk vokalleri birbirlerine bulanınca ilginçleşiyor esas, zahmetsiz bir şekilde ve hatta istemeden R&B'vari kulak dostu bir sound yakalıyorlar. Tiplerine bakınca okuldan kaçıp Beyoğlu’na gitmiş gibiler ama kalıplarından beklenmeyecek olgunluktalar. Umarım tesadüf değildir.

The xx - Islands

The xx - Infinity

Crystalised

videodrome #42

Portishead – Chase The Tear

Uluslararası insan hakları gününün arifesinde Portishead’in Uluslararası Af Örgütü ile işbirliği yapıp giriştiği bir proje bu. Geliri de hayır işlerinde kullanılacak. Ben eski Portishead’i bin kere tercih ederim, buna da alıştım ama. Şarkı ‘Third’ün izinde, motorik bir beat ve Beth’in işkenceden geçmiş vokallerinin tezatı üzerinde yükseliyor.


Bu arada diğer Bristollü efsane Massive Attack de Şubat’ta yayınlanacak ‘Heligoland’den ‘Paradise Circus’ için yarı-porno bir videoyu görücüye çıkardı bu hafta. Vokaller Hope Sandoval’dan.




Fredrik – Vinterbam

İsveçli altılının birkaç şarkısını dinledim ve laflar hazırladım. Bir ayağı melodide, diğer ayağı deneyde, aynı anda hem huzur verici hem de ürpertici olmayı becerebilen bir gruplar. Hem yalın hem de katmanlı bir sound’ları var. İkinci albümleri ‘Trilogi’den bu şarkı. “Vinter” kış, “bam” da çocuklar demekmiş. Zamanlama müthiş.




Phoenix – 1901 [La Blogotheque]

Vincent Moon bu sefer Phoenix’i salmış Paris sokaklarına. Meydan müzisyenliği yaptırmış, turist otobüsüne bindirmiş, Eyfel Kulesi’nin dibine götürmüş. İki kişi muradına ermiş, biz kerevetine çıkmışız. Gelin sırıtırken ben de sırıttım. Ne varsa sokakta var.


Taken By Trees – Anna

Victoria Bergsman yıllarca The Concretes’in solistliğini ve şarkı yazarlığını üstlendi, yolları ayırdıktan sonra da hassas bir indie pop albümü olan ‘Open Field’ ve çeşitli cover’larla tek başına ayakta durma pratiği yaptı. Bu videoda dava arkadaşlarıyla ikinci albüm ‘East of Eden’dan ‘Anna’yı çalıyorlar Stockholm’de bir stüdyoda.


These New Puritans – We Want War

Vav. Bu şarkı güvenilir bir işaretse İngiliz new rave dörtlüsünün ‘Hidden’ albümü destansı olacak. Video ise reklam filmi estetiğinde.


BONUS: Girls’ün arkasından lo-fi rock janrı iyice hareketlendi. 19 yaşındaki Santa Rosa’lı genç Ryan Schmale [soyadı faciası] That Ghost mahlasıyla hoş garage jam’leri yaratıyor bu bağlamda, ‘The Red Bow’ hiç fena değil.

Biraz da dens, zebaha gadder dens diyenlere de New York’lu ikili The Golden Filter deva olsun ‘Thunderbird’ ile.

zaza

zaza

Ipod’un dibinde unutulmuş albümler serisi #62: Shoe-pop diye bir şey varmış. Şöyle olüyür. Öncelikle şarkı sağlam bir melodiyeye dayıyor sırtını, dinlerken hafif hafif bedenimizi sallayabiliyor ve kendimizi bu melodinin akışına kaptırabiliyoruz. Ama bir yandan da şekilsiz gürültü kırıntıları ve belirsiz ahenksizlikler baş gösteriyor mikste. Brooklyn’li üçlü Zaza’nın müziğinde de melodi ve noise öğeleri birbirlerini itip çekiyor, yorulunca kendilerini semavi vokallere, kalıplı baslara, ritmik davullara, rüyalı bir atmosfer yaratmaya ant içmiş prodüksiyona salıveriyorlar. Sonuç Zaza’nın umut veren EP’si ‘Cameo’. Danny Taylor (gitar/vokal/programlama), Jennifer Fraser (bas gitar/keyboard) ve Kurt Feldman (canlı perküsyon) bu EP’nin devamını getirirlerse Brooklyn sahnesinde taze bir cephe açabilirler.

Zaza – Always On

the flaming lips

the flaming lips

“26 yıllık varlıklarına çok şey sığdırdı Wayne Coyne’un başını çektiği Oklahoma’lı grup. Yola punk-rock yaparak çıktılar, Beavis ve Butthead’in muhabbetlerine meze olacak kadar pop kültüre bulaştılar, sonunda senfonik popun bayrak taşıyanı hale geldiler. Yayınlanmış 12 uzunçalarlarının içinde ancak dört CD’nin aynı anda çalınmasıyla algılanabilecek ‘Zaireeka’ gibi deneysel bir albüm de var, ‘The Soft Bulletin’ gibi günümüz indie müziğinin nüvelerinden biri de, ‘Yoshimi Battles The Pink Robots’ gibi bir ticari başarı da. Yıllar geçtikçe daha da görünür bir grup haline geldiler, lakin özellikle son beş senede kolaya kaçmaya, sınırları zorlamak yerine sadece orta tempolu, naif indie pop destanları yazan, her seferinde aynı hileyi yutturmaya kalkışan bir gruba dönüşmeye başladılar. The Flaming Lips sahnede yaşattıkları enerji patlamaları ve izleyicilere bolca boca ettikleri görsel uyarıcılarla işin şov kısmını öne çıkardı, bu süreçte Grammy ödülleri geldi, hatta isimleri sokaklara verildi. Ama bunlar grubun bugününden ziyade geçmişini taçlandıran payelerdi. Öyle ki müziği boşlayıp yıllarını ‘Christmas On Mars’ isimli amatör bir bilimkurgu çekmeye harcadılar. 2006’da yayınladıkları ‘At War With Mystics’, itiraf edelim ki, kendi belirledikleri yüksek standartların son derece altındaydı.

Yeni albüm ‘Embryonic’ The Flaming Lips’i tekrar heyecan duyulası bir grup haline getirmiş. 18 şarkı içeren çifte albüm şatafattan uzak, grubun tekrar köklerine döndüğü bir iş. Uzun zamandır göz ardı ettikleri yaratıcı damarlarıyla tekrar irtibata geçmiş, stüdyo imkanlarına ve konfetilere değil ellerindeki enstrümanlara sığınmışlar. Onca parıltıdan sonra ‘Embryonic’ gibi lo-fi tavra yakın bir albüm gelmesi şaşırtıcı olduğu kadar keyif verici. Evin salonunda yapılmış gibi tınlayan çiğ ve ham kayıtlar The Flaming Lips şarkılarının sihirini daha da ortaya çıkarıyor. Bas gitarın denge unsurunu oluşturduğu, krautrock etkisinin yoğun bir şekilde hissedildiği ‘Embryonic’ yarım kalmış taslak işleriyle dahi keyif veriyor. Cinnet, tecrit, korku ve paranoya gibi temaları alışılageldik saflık ve çocuksuluklarıyla işleyen grup mükerrer dinleyişlerle zenginleşen ‘Embryonic’ ile mükemmel bir geri dönüş yapmış. Bildiğimiz rüyalı The Flaming Lips tadına yakın ‘Evil’ gibi örneklerin yanında, ‘The Ego’s Last Stand’ gibi zincirlerinden boşaldıkları dalından yeni koparılmış rock şarkıları da içeriyor albüm. ‘Worm Mountain’a MGMT katkıda bulunmuş, bugünlerde ‘Where The Wild Things Are’ filmine yaptığı müziklerle kendinden bahsettiren Yeah Yeah Yeahs solisti Karen O da ‘I Can Be A Frog’ ve enfes final ‘Watching The Planets’dan vokalini esirgememiş. The Flaming Lips müziğini betimlemek sabah uyanınca birkaç saat önce görülen tuhaf bir rüyayı birilerine tarif etmeye çalışmak gibi bir şey, algılayabilmek için birinci elden tecrübe etmek gerek. Umalım ki yeniden keşfettikleri bereketli cevheri uzun süre işlesinler.”

The Flaming Lips – Watching The Planets

the clientele

the clientele

Dergi mazi oldu, giderayak bir The Clientele, bir de The Flaming Lips eleştirisi yazdıydım. En sevdiğim birkaç gruptan biri olan The Clientele’in belki de son albümünün derginin son sayısına denk gelmesi biraz manidar oldu. Gerçi bilmiyorum yayınlandı mı ama ben yine de burada paylaşayım:

“Taşkın yataklarından sazlar toplamış, o sazları üst üste yığıp kurtların ulaşamayacağı kuş yuvaları kurmuş Alasdair MacLean ‘Bonfires On The Heath’i yazarken. Kendini ormanlarda koşmaya adamış, koştukça zindeleşmiş, hiçbir ilacın sağlayamayacağı bir berraklığa ulaşmış dimağı. Geçmişi düşünmüş; yaşadığı İngiliz koğuşkentlerini, insanların hayalgüçlerinin bulundukları mekanları meskûn etmeye yetmemesini, her koruluğun yanıbaşında bitiveren süpermarketleri. İçini kemiren duygu müphemlikleriyle dipsiz bir ağıta dönüşmüş hayat, 20 senelik grubunun akıbeti gittikçe belirsizleşmiş,

‘Auteur’ kelimesi The Clientele için yaratılmış. Bir gitar melodisi ile kimliğini eleveren, özgün ve taklit edilemeyen bir gruplar. Alınları açık zira hep inandıkları işi yapmışlar. Yıllarca bilinmezlik içinde debelenmiş, sağanak yağışlı, teyp cızırtılı, bol reverb efektli bir gitar müziği icat etmişler. ‘The Violet Hour’ albümü ve 90’lar toplaması ‘Suburban Light’ hissedip de isimlendirelemeyen, uzanıp da erişilemeyen puslu bir ruh halini etiketleyen albümler. Sonra prodüksiyon tarzları az da olsa cilalanmış, ‘Strange Geometry’ ile beraber özlerindeki yeis yer yer ölçülü bir neşeye haiz gitar tonlarıyla gizlenmiş. Onlar gerçi yine K’nin kendilerini unutmasına hayıflanmış, sahip olamadıklarının arkasından bakakalmış. 2007’nin ‘God Save The Clientele’i için kemanist/klavyeci Mel Draisey’nin de uzun yıllardır beraber çalan üçlüye katılmasıyla, her daim kendi yurtlarından ziyade okyanusun öbür yakasında daha çok ilgi gören grup iyice demlenmiş, olgunlaşmış.

Alasdair MacLean bir bakmış ki zaman çantaya atılıp eve götürülebilecek bir şey değil. Gayrete gelmiş, grubun kaybetmişlikle yoğrulmuş külliyatını temize çeken şarkılar yazmış. İlk dinleyişte pürüzsüz gitarlar, bas gitar oyunları ve trompetler içinden hemen seçilemese de bu şarkıların odak noktasına “kayıp” olma kavramını yerleştirmiş. Aslında The Clientele müziği kadar zarif bir olgunun vücut bulduğu bir dünyada hüzne de yer olmamalı ama The Clientele şarkıları inceliklerini bu hüznün toprak kadar gerçek olmasından alıyor. Bu şarkıların bu dünyaya sadece şöyle bir uğramakla yetinen kahramanı artık kim olduğunu bilmiyor, dışarıdan gelen çocuk kahkahalarının yankısında duvarlar üzerine kapanıyor. Kemiklerinin arasında hayaletler dolanıyor, en sevdikleri bir iz bile bırakmadan yok oluyor. Birinin tenine dokununca elleri parçalanıyor. En güzel mevsimler bile garip geliyor, yaz ayları lanetli kasabalarda sonbaharı bekleyerek geçiyor. Belki rüyalarda hiçbir şey aynı kalmıyor ama The Clientele müziği samimi, düşünceli ve nev-i şahsına münhasır mahiyetini hala koruyor.

Albümün sonlarına doğru, Alasdair MacLean’in kendi deyimiyle, “yazdıkları ilk iyi şarkı” olan ‘Graven Woods’ var. Bu şarkıyı grubun eski elemanı Innes Philips, 16-17 yaşındayken kafayı çektiği bir gece vakti ağaç yapraklarını izlerken yazmış. Sadece o yaşta hissedilebilecek bir heyecan ile. Bu şarkıyla grup başa dönüyor, her şeyin başlangıcı her şeyin de sonu oluyor. Temennimiz elbet bu değil ama belki de kusursuz bir çember böylece kapanıyor.”

The Clientele – I Wonder Who We Are


The Clientele – Harvest Time

taxi taxi!

taxi taxi

Geçen gün iş başvurusu yapmam gerekiyordu, hem de aynı gün içerisinde 30-40 tane birden. Hava soğuk, halsizim, sinirlerim bozuk, gittim Starbucks’a. Bellediğim bir Starbucks var, sürekli gelen giden oluyor, kafa dağıtmak için birebir. Sıkılınca her gün aynı masayı işgal eden evsiz bir grup insanı ya da bütün gün latte hazırlayan ve hiçbir zaman ismini sormaya cesaret edemeyeceğim bir kız çalışanı izliyorum. İyice bayarsam kapının hemen dışına çıkıp sigara içiyorum, bilgisayarı çalıp kaçmasınlar diye de sürekli diken üstündeyim, gözüm içeride ama sigaranın tadı çıkmıyor o vaziyette. Her neyse, o gün sinirlerim yatışsın diye Tegan and Sara dinleyeyim dedim. Sinirlerimin yatışmasını bir kenara bırak, espresso makinasını parçalayasım geldi. Ne boktan bir albümdü o öyle. Ama hırs yaptım, Kanadalı ikiz kızkardeşlerden fayda yoksa İsveçli muadillerini denerim diyerekten Taxi Taxi!’ye kulak verdim. İsveç’ten sürekli kaliteli akustik tınılı indie pop sanatçıları çıkıyor, Taxi Taxi! de istisna değil. O kriz gününde gayet ferahlattılar beni, eve gelip internetten biraz araştırınca ürperdim lakin. 18 yaşında ikiz kız kardeşlermiş, Miriam ve Johanna Eriksson Berhan. Ürpertici çünkü bu şarkıların bazılarının kökeni 10 yaşlarına dayanıyor ve şarkı sözleri görmüş geçirmişlik ve sorgulamalarla bezeli. Ne ara hayattan bıkmışlar, hiç anlamadım. Basit melodiler ve derin vokal harmonilerle 'Still Standing At Your Backdoor'da eli yüzü düzgün bir avuç şarkıyı bir araya getirmeyi becermişler. Diyecek bir şey yok, ben o yaşımda Limp Bizkit dinliyordum hala.

Taxi Taxi! – More Childish Than In A Long Time

Taxi Taxi! – Birdful Eyes

times new viking

times new viking

İki sene önce Ohio’lu üçlü Times New Viking’i ilk dinlediğimde biri albümü mümkün olabilecek en kalitesiz şekilde rip etmiş de nete öyle vermiş sanmıştım. Meğer hakikaten öyle kaydediyorlarmış şarkılarını. Daha önce de yazdım buraya, iki senedir filan vasat şarkıları lo-fi estetikle kaydedip bu şekilde parsa toplamaya çalışan gruplar peydah oluyor ve ben zamanla uyuz olmaya başladım bu duruma. Sonuç olarak şarkıların içeriği önemli, lo-fi ise sadece bir üslup meselesi ve ancak içerikle uyumlu olduğu zaman iyi sonuç veriyor. Times New Viking’i ise silip atamadım bir türlü, zira damarı yakaladıkları zaman iyi maden çıkarıyorlar. Sonic Youth konseri açmışlardı iki yaz önce Williamsburg’de, o zamandan beri takip etmeye çalışıyorum yaptıklarını. Matador gibi taşaklı bir şirkete geçerek de epey sağlam bir adım attılar kendileri için; Matador da demek ki bir cevher gördü grupta. Yeni albüm ‘Rip It Off’un çoğu çöpe atılabilecek cinsten ama bazı numunelik noise pop şarkıları var ki tümden de üzerlerine çizgi çekemiyorsun. İki bukle hemen aşağıda.

Times New Viking – No Time, No Hope

final fantasy (owen pallett)

final fantasy

Torontolu müzisyen Owen Pallett’in üçüncü uzunçaları ‘Heartland’i yayınlamasına az kaldı, kaliteli orkestral popa da susadık zaten. Biz onu bekleyeduralım, albümden ‘Lewis Takes Action’ nete düştü bile. Ayrıca yine albümde yer alacak ‘E Is For Estranged’in canlı bir performans videosu mevcut. Adamımız her zamanki gibi ayağıyla kontrol ettiği sampler’a kemanından akıttığı seslerle cambazlık yapıyor. Yalnız Pallett epey sabırlıymış, ben olsam bira içip donuk surat ifadeleriyle boşluğa bakan hipster kılıklı izleyicileri keman yayıyla döverdim. Efendi çocuk valla.

Konser raporu

Final Fantasy – Lewis Takes Action

E Is For Estranged


9 Aralık 2009

2009'un en iyi albümleri listesi

pofff

Böyle bir şey yok. Ama olabilir de. Bir zahmet olmasa? Bugüne kadar bu listelerden yaptığım oldu, mesela geçen sene oturup düşünmüştüm bu sene dinlediğim en güzel albümler nelerdi diye, buraya da yazmıştım. Çeşitli dergilerde de sene sonlarında liste yollamamı istedikleri ve kendimi önemli bir müzik otoritesi pozlarına sokup en vakar dolu halimle listeler oluşturmuşluğum var. Şimdi düşünüyorum da kendimi ne kadar ciddiye alıyormuşum, utanç verici. Dinlediğim sayılı albümü boy sırasına sokmamın ne alemi var, gerçekten bilmiyorum. Sevdiğim janrlarda bile yayınlanmış tüm işlere hakim değilken, kim oluyorum da albümleri 1’den bilmemkaça kadar sıralıyorum? Ya da bir folk albümü ile bir post-rock albümünü nasıl boy ölçüştürüyorum? Zaten bütün sene ne dinleyip hoşlanırsam bu blog’a yazıyorum, bir de sene sonunda kapsül halinde aha bunları beğendim diye ortaya saçmamın manası yok diye düşünüyorum. Halep oradaysa, arşiv burada. Bu sene kimsenin sene sonu listelerini detaylı okumadım, zaten takip ediyorsam ediyorum. Ki sağ frame’dekiler başta olmak üzere onlarca müzik blog’u/sitesi takip ediyorum, bir de üstüne bakkaldan alışveriş listesi gibi arka arkaya albüm ismi okumak fenalık getiriyor. Bazı tercihlerin nedenleri niçinleri ilginç olabilir, zira insanların beğenilerinden çok mantık süzgeçlerini, kurdukları sebep-sonuç ilişkilerini merak ediyorum. Bunları da pek paylaşan yok, kuru kuru listeler görüyorum sadece. A kişisi için Animal Collective’in albümü en iyiyse ancak B kişisi için The Horrors’ın albümü tepedeyse, bu bilgiler hiç ilgimi çekmiyor. Ancak A ve B kişileriyle zevklerimizin zerre uyuşmadığı kanaatine varabilirim ki bunun da müzik bilgi ve görgüme katkısı açısından hiçbir değeri yok. Bu listeleri yapanlara, bu hususta kafa patlatanlara lafım yok elbette, kimisi için gayet eğlenceli bir uğraş olabilir. Hem liste yaratmak, hem de liste okumak. Ayrıca ortada bir emek var nereden baksan, kesinlikle küçümsüyor değilim. Söylemeye çalıştığım tek şey en iyiler listelerinden kişisel olarak hazzetmediğim. Yaratmak zul, okumak çile benim için. Zaten listelerden oldum olası nefret ederim, hayatı gerçekdışı bir şekilde basitleştiren tutarsız şeylerdir. Müzik konusunda da artık istisna yapmayacağım.

Bütün bunları bir kenara bırakırsak 2009 senesinde en sevdiğim 13 albüm listesi şu şekilde:
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
Şaka be, yok liste miste. 24 gün sonra 2009 bile kalmayacak, listeyi kim naapsın? Ben en iyisi 2009’u asal çarpanlarına ayırayım: 7*7*41. Öyle.

6 Aralık 2009

videodrome #41

Fanfarlo - Harold T. Wilkins

İngiltere merkezli topluluk Fanfarlo bence şahane. Hakikaten. Sorun şu ki Arcade Fire ve Beirut gruplarının damıttığı coşkulu/melankolik hissiyatı üç sene kadar geriden takip ediyorlar. Yirmi sene önceden gelseler tamam ama üç çok tehlikeli bir rakam. 2007-08’de çıkarttıkları single’ları harmanlayarak geçen sene ‘Reservoir’ı yayınlamışlardı. Aynı albüm şimdi daha büyük ölçekli bir şirketten tekrar yayınlanacak. Yeni ambalaja yeni video. Eskisi de iyi.



The Twilight Sad – Seven Years Of Letters

Glasgow’un gürültülü post-rock grubu kontenjanını Mogwai dolduruyor aslında. Ama The Twilight Sad de enfes isimlerinin hakkını veren kompozisyonlarla aşağı kalmıyor. Yeni albümlerinde sound’larını elden geçirmiş, post-punk ve krautrock’ı kucaklamışlar. Yalan yok, sadece videolarından takip ettim kendilerini. Belki de tek bir renk skalasına oturttukları tekinsiz görsellikleri sebebiyle üzerimde bıraktıkları izlenim iyi oldu.



The Dodos - Longform

The Dodos ‘Visiter’ ile topladığı yüklü krediyi yeni albüm ‘Time To Die’ ile biraz çarçur etti. Acı ama gerçek. Biri yazmış, ‘Visiter’ bir tek The Dodos’un yapabileceği bir albümdü, ‘Time To Die’ ise kişilikten yoksun. Bu sanırım prodüktör Phil Ek’in grubu belli formüllere hapsetmesinden kaynaklanıyor. ‘Longform’ albümün iyilerinden ama onun da son bir dakikasını videoda çöpe atmışlar ne hikmetse.

WHY? – These Hands / January Twenty Something

WHY?'a hiphop odaklı bir projeyken denk geldim, Anticon bünyesi altındaki cLOUDDEAD gibi oluşumlarla bir paket halindeydiler. Müziklerindeki melez etkileşimler zamanla darbe yapıp su yüzüne çıktı, bir önceki albümleri ‘Alopecia’ ile indie kredibilitesi kazanıp zirve yaptılar. Son albümleri ‘Eskimo Snow’ daha unutulur cinsten, yine de şu videolarıyla analım.

5 Aralık 2009

church

church

Ipod’un dibinde unutulmuş albümler serisi, #37. Dalga değil, benimle birlikte aylardır gezen birkaç albüm var böyle, bir türlü elim gitmedi. Ben ne görüyorsam onlar da görüyor. Beraber çok güzel günler geçirdik, tıpkı meşakkatli günleri paylaştığımız gibi. Acısıyla tatlısıyla. Church de bunlardan biri, sanırım isimleri kafamda hiçbir akis yaratmadığı için kulak vermediydim. Bugünkü metro yolculuğuma kısmetmiş, güzel bir sürpriz oldu pek bir şey beklemediğimden. Portland’lı grup üç senedir ABD’nin batı sahillerini derviş gibi turlayarak ismini duyurmuş. Brandon ve Richard isimli kardeşler vokal harmonileri, ölçülü gitarlar ve keyboard'larla kemiksiz şarkılar yazıyorlar. En çok hoşuma giden yanları gitarların canını çıkartırken de, yalın bir piyano melodisine eşlik ederken de içtenliklerini kayıta yansıtabilmeleri oldu. Bir oturma odasında en alengir yoksunu bir kayıt cihazına kaydetmişler 'Song Force Crystal'ı, bu tercihin yol açtığı samimiyet ve çiğlik şarkılara iyicene sinmiş. Ne gereksizce alçakgönüllü, ne de gibiymiş gibi yapan şarkılar, tam olması gerektiği gibi.

Church – Opposite People

Church – Hidden Tone

4 Aralık 2009

animal collective

animal collective

Eskiden şöyle bir fantezi geçirirdim kafamdan. Bir süreliğine insanları hipnotize edebilmek gibi bir yeteneğe sahip olayım. Sonra dünyanın en rezil seslerini çıkartıp anaokulu ninnisi kıvamında tekdüze müziklerle bezeli bir albüm yapayım. Ama doğaüstü gücüm sayesinde dinleyenlerin beyinlerini kontrol edeyim, herkes bayıla bayıla dinlesin. Geçen gün Depeche Mode konser DVD’si izlerken nasıl bir histir acaba o sahnede onbinlerce kişiye hükmetmek diye merak ettim; bunu hiçbir zaman tecrübe edemeyeceğim için de hayıflandım. Sonra bahsettiğim fantezi geldi aklıma, güzel olurmuş.

Ben fantezi diyorum ama Animal Collective fantezimi yıllardır realiteye çevirmiş durumda. Geçenlerde birkaç 2009’un en iyileri listesine denk geldim, söz birliği etmiş gibi herkes ‘Merriweather Post Pavilion’u koymuş listenin tepesine. Gözlerimi ovuşturdum, soğuk bir duş aldım, tekrar baktım, hakikaten öyle. Başkalarının beğenilerinden kolayca etkilenen bir insanım, o sebepten Animal Collective ortaya çıktığından beri takip etmeye çalışıyorum. ‘Sung Tongs’ o zamanlar kafamı freak-folk’a takmış olduğumdan iyi gelmişti, sonra ‘Feels’ yayınlandı, ‘Banshee Beat’ denen şarkıyla sevdim adamları. Heralde zamanla ben de herkes gibi iyice hasta olurum diye düşündüm, iki konserlerine bile gittim bu müzik fenomenini yerinde gözlemlemek için. İleride çocuklarıma “ben Animal Collective’i ta 2005’te izledim yavrum, siz hala mal gibi oturun” filan diye böbürlenecektim hesapta. Sonra durup dedim ki “napıyorum lan ben?”. Bugün Animal Collective’in görüp görülebilecek en gözde büyütülüp abartılmış [overrated hani] grup olduğunu düşünüyorum. Geçenlerde nete düşen yeni EP’leri ‘Fall Be Kind’ı dinleyince, daha doğrusu beş “şarkı”ya arka arkaya tahammül edince, tekrar kani oldum. Grubu sevenler Animal Collective’in çok orijinal işler yaptığını söylüyor, her albümde sanatlarını bir adım öne taşıdıklarını iddia ediyor. Bence de öyle. Animal Collective rastgele, ilkel sesleri bozuk vokallerle sarmalamakta ve can sıkıcı ritim ve melodileri şarkı diye yutturmakta çok orijinal gerçekten de, her albümde de bu kepazeliği bir adım ileri taşıyorlar. Bana hiçbir şey hissettirmiyorlar, ne coşku, ne hüzün, ne esrime, ne yıkıntı. İyi müzik dediğin insanın karın boşluğuna dokunur. Animal Collective yüzünden bu müzik işinden hiç anlamadığımı düşünür oldum, ortamdaki bir akıllı ben olamam zira [divina’yı tenzih ederim]. Yeni EP’nin öne ittirilen şarkısını paylaşayım, yine de siz karar verin.

Animal Collective – What Would I Want? Sky