31 Aralık 2009
videodrome #43
Das Racist – Rainbow In The Dark
Julian Casablancas – 11th Dimension
The White Stripes – Let’s Shake Hands
Broadcast and The Focus Group – I See, So I See So
kompileyşın #15





uzaklara bir bakışın vardı kafeteryada
01 :: Julianna Barwick – Anjos
02 :: Ólafur Arnalds – 3326
03 :: Ólafur Arnalds – Til enda
04 :: Bark Cat Bark – Movement IX – Aquila d’Arroscia
05 :: New Century Classics – Post-Cards
06 :: Adolf Plays The Jazz – False Trail
07 :: The Kilimanjaro Dark Jazz Ensembe – Embers
08 :: Arms & Sleepers – Van Buren
09 :: sgt. – Apollo Program
10 :: Danny Norbury – This Night Is For You And For Me
11 :: A Dancing Beggar – Skinny Trees
12 :: Sleep Whale – Sleep Reprise
13 :: Teruyuki Nobuchika – Half Moon
14 :: Solo Andata – Loom
15 :: The American Dollar – Schipol
16 :: Pan Galactic Straw-Boss – A Star Is Lost: November 19, 1983.
hayat var







kızkardeşim-mommo

Anadolu’da üzerine türküler, ağıtlar yakılan olaylardan biri yar-sevgili ise diğeri de, hem türkü hem ağıt olabilen ninnilerden yola çıkarak, bebektir, çocuktur. Türkü ninnilerinde bebek çoğu zaman avutulurken, ağıt ninnilerde avutulamaz bir durum vardır.
Beş Vakit, Tatil Kitabı gibi Kızkardeşim-Mommo’yu (artık ona sadece Mommo diyeceğiz) da yukarıda bahsettiğimiz bir dalganın, eğilimin; “taşra dünyasının” içinde ya da devamı olarak görmek eksik olacaktır. Mommo bir öcüdür Anadolu’da çocukları korkutan. Mommo bir derstir; bir ağabeyin kızkardeşinden büyük ancak korku duyacak küçük bir çocuk olduğunu anlatan. Mommo bir ağıttır yoksulluğun ve avutulumayacak bir kaybın ve ayrılığın… Mommo bir Anadolu öyküsüdür. Yaşanmıştır. Çok yaşanmıştır. Ve her köyden bir benzer hikayenin çıkabileceği düşüncesiyle her yerden karşımıza çıkar. Ve Mommo taşıdığı zamansızlığa karşın artık insanların daha ağır, daha şiddet dolu haberlerle karşılaştığı bir dünyada aslında küçük ve duru hikayesiyle bir yandan iki küçük çocuğun birbirleriyle, yakınlarıyla kurdukları ilişkilerini bir yandan da kimsesizliklerini anlatır. Bu “taşra dünyasının” devamı olarak görülemeyeceği gibi bu dünyadan farklılıkları da belirgindir. Mommo’nun dünyasında “taşra” kaçılacak, kendilerine örnek almak istenen büyüklerle, aileyle ve gelecek seçimleriyle hesaplaşılacak bir yer değildir. Tersine bir aileye en çok da bir anneye ihtiyaç duyulur. Vicdan sahibi olmak da yetmez, yoksulluğun hükmü kesindir. Elden ayaktan düşmüş bir dede, uzaktaki göçmen-gurbetçi teyze, akraba İstanbullu bakkal ve küçük ağabey bu gidişata engel olmaz, olamaz. Pek çok insan için artık kimsesiz olduğu düşünülen küçük kızın bir ailenin yanına verilmezi bir “kurtuluştur”. Gerçekten öyle midir?

Mommo üzerine yazmaya başlayınca bu çok bildik hikayenin soruları aklımıza geliyor: İnsan neden çocuklarına sahip çıkmaz? Anne ya da babadan herhangi biri yitirildiğinde/gittiğinde, geride kalanın bu sorumluluğu almama hakkı var mıdır? Ya da kim alır bu sorumluluğu?
Ölen annenin ardından en kısa zamanda evlenen/evlendirilen baba ve “başka kadının çocukları”na bakmak istemeyen bir başka kadın…
Ya çocuklar? Dünyaya gelme sebeplerinin vefasızlığına uğramış çocuklar. Kendilerinden neyin esirgendiğini bilmeyen, ayrımında olmayan, yargılayamayan çocuklar. Mete Dönmezer’in gerçekçiliğinden kuşku duyulmayan -iç sızlatan- bir dede sevecenliği ile sağ oldukça sahip çıkmak istediği çocuklar.

Bir yandan bir Kemalettin Tuğcu figürü gibi görünen vicdansız baba, üvey anne ve filmin tek karikatürize tipi üvey kardeş bir yandan da tüm bunları unutturan, hesapsız oyunculuklarıyla ya da kendi doğallıklarıyla iki küçük kardeş, Ayşe (Elif Bülbül) ve Ahmet (Mehmet Bülbül).
Almanya’daki teyze evdeki kullanılmayan bisikleyi alabileceklerini söyler bir mektubunda. Ahmet ile Ayşe bisikletin tadını çıkartırken, Ayşe avluda kuru toprağa su ile çizgiler çizip oyun oynarken, İstanbullu bakkal çocukları motosiklet selesinde gezdirirken onlarla birlikte mutlu oluruz. Ahmet, hem çocuktur hem de birkaç yaş büyük olduğu Ayşe’nin gözünde bir yetişkin. Yaşadıkları hayatın yükü onun çocuk omuzlarındadır. Ve bu bir benzetme değildir; yemek yapmak, buğday çuvalı taşımak, yatak yapmak, evi temizlemek zaten onun yaptıklarının bir kısmıdır. Kocaman bir döşeği, serin gecenin altına serer ve yıldızlara bakarak kardeşini bir baba olgunluğunda annelerinden söz ederek uyutur. Korkudan canı da çıksa, dizlerinin bağı da çözülse Ayşe’ye belli etmez Mommo’dan korktuğunu. Ömrünün son demlerinde iki küçük çocuğun koruyucusu Dede’nin en büyük yardımcısıdır. Ekmekleri bittiğinde komşu kadınlardan yardım istemeyip, kendi ekmeklerini yapmaya uğraşan –hepsi teker teker yardıma muhtaç ama birlikte güçlü– üç onurlu insan, teyzenin çocukları Almanya’ya aldıracağı beklentisi ile besler geleceğe ait ümitlerini. Çocukların Almanya’ya gideceğini duyan baba ise bu işten çıkarı olduğu düşüncesiyle hak iddia eder çocuklar üzerinde.

Bir gün İstanbullu bakkal bir grup ilkokul öğrencisinin yer aldığı eski bir fotoğraf gösterir.
Annesini hiç görmemiş Ayşe, fotoğraftaki küçük kızdan bir anne imgesi çıkarmaya çalışır.
Ahmet biraz daha bilinçli bir uzaklıkta dururken babasına, Ayşe, babasını özlediğini dile getirebilir, hasta olduğunda babasından yardım isteyebilir durumdadır. Ahmet’in gözlerinde öfke, Ayşe’ninkilerde hüzün vardır.
Beklenen mektup gelir, beklenmeyen bir haberle. Almanya’da göçmenlere yönelik yasalar değişmekte; bu da çocukların, teyzelerinin yanına Almanya’ya gitme hayallerini yok etmektedir. Ayşe’yi isteyen şehirli ailenin aracısı kadın yeniden gelir. Aile, kendi evlatlarından ayırmayacaktır, öz evlatları gibi olacaktır, birkaç ufak tefek ev işi bir de.
Çaresizlik dedeyi bir karar vermeye zorlar. Şehirli aile gelip alacaktır Ayşe’yi.
Komşu kadın ile yeni elbiseler gönderirler, bir de şehirdeki eve layık olabilmesi için kirden ve (olası) bitlerden arınması koşulu.
Ahmet, değirmene gönderilir. Ayşe de yolculuğuna hazırlanır. Saçları kazınırken ne düşünür bir kız çocuğu? Şaşkın, kimsesiz ve artık gerçekten öksüzdür. Evlatlık, besleme, adı her ne ise odur artık.

Burada yüreğinde bir taş ağırlığı hisseder, seyirci. Baştan beri küçük de olsa bir umutla beklediği son değildir bu. Hızını alamaz Atalay Taşdiken’e sorar hesabını. Ne olmuştur, küçük kızın bundan sonraki hayatı? Kimdir? Yönetmenin yakını mıdır? Devam filmi olacak mıdır? İçten içe iyi bir haber duymak isteriz, kim küçük bir çocuğun mutsuzluğuna tanık olmak ister ki? Oysa çoğumuzun hayatının bir yerlerinde vardır yakın ya da uzak böylesi bir dram. Atalay Taşdiken de memleketi Konya’da tanık olduğu bir dramı sessiz sakin usul usul anlatmayı tercih etmiştir. İyi de etmiştir."
22 Aralık 2009
yalnızlıkla nasıl baş edilir

yalnızlıkla nasıl baş edilir
tebessüm et mütemadiyen
dişlerini anlamsızlıkla parıldat
ve yalanlarla bile
ters giden her ne olursa olsun
hep peşinsıra gelecek
işte yalnızlıkla böyle baş edilir
her şakaya güler,
battaniyeni körü körüne sürüklersin
yüreğin dumanla dolar
arzu ettiğin ilk şey
ihtiyacın olan en son şeydir
işte böyle baş edersin
sürekli gülümse sadece
sadece sürekli gülümse
gülümse sürekli sadece
sürekli sadece gülümse
Wilco – How To Fight Loneliness
18 Aralık 2009
ambulette

Ambulette – When I See You
Ambulette – If You Go Away
gsmh: derivate

“Koca İstanbul’un sınırlarında, şehrin gürültüsünü artık duyamayacak kadar uzaklaştığınızda doğru yerde, Havantepe’de, techno’nun dub halindesiniz. Chord’ların ve reverb’lerin ebedi etki alanına girdiniz. Detroit techno’nun diyarından Tresor’un tozlu koridorlarına uzanan bu sound, Basic Channel ve Maurizio düsturlu bu techno çeşidi yıllardan beri ihtişamından ve etkisinden bir zerre dahi kaybetmedi. Techno’nun en saf ve etkileyici hali olan bu müzik, dünya üzerinde bir süredir yeniden popüler. Özellikle içerdiği yoğun atmosferik ve ambient öğelerle farklı disiplinlerdeki müzik dinleyicisinin ilgisini çeken bu müzik halen çok verimli underground komüniteler ve limitli basımlar sayesinde hayatını sürdürüyor. Çok sağlıklı bir müzikal fauna’dan bahsediyoruz.
Diğerleri de kullanmaya başlamadan önce renkli vinilleri bize uzun süre sonra yeniden armağan eden plak şirketlerinden. Genellikle internet üzerinden ve sadece 100-250 gibi limitli sayılarda basılıp satılan, heyecan verici plaklardan. Soultek, Echospace, Brendon Moeller ve Rod Modell gibi yaşı geçkin prodüktörlerin yanında Luke Hess, Atheus, Bvdub ve Quantec gibi yeni jenerasyon isimler de dikkat çekmeye devam ediyorlar. Asıl önemlisi ise Türkiye’de de bu alanda çok iyi işler üreten ve gelecek vadeden prodüktörlerin olması.
Bir elin parmaklarıyla sayılabilecek kadar az prodüktörün yetiştiği ülkemizde Fatih Tüter aka Dubatech ve İsmail Genç aka Havantepe istikrarlı ve sürekli gelişen ‘taş gibi’ sound’larıyla dub techno arenasında her geçen gün daha sağlam bir yer ediniyorlar. Sublime Porte ismini duymadıysanız henüz geç sayılmaz. İsmail Genç, Ali Gültekin ve Okan Çoban aka Randoman’dan oluşan üç kişilik ekip yanlarına Ali Kuru gibi isimleri de katarak Türkiye’nin ilk net label’ını uzunca bir süre önce hayata geçirdiler. Farklı isimlerle birbirlerini miksledikleri ve yayınlar yaptıkları bu net label aynı zamanda onların kolektif olarak müzik ürettikleri bir proje. Son olarak İtalyan ikili Mr. Bizz’in ‘Space 2999’ EP’sini yayınladılar. Kesinlikle bir gözünüz ve kulağınız Sublime Porte’de olsun.
İsmail Genç’in Styrax’in toplamasına verdiği parça ve Marko Fürstenberg’in Gizli Bahçe ziyaretinden sonra Myspace’in de yardımlarıyla giderek genişleyen ve gelişen ziyaretçi akışı Havantepe sound’unu Avrupa’ya ve Amerika’ya doğru ilerletti. Pronounce Records’un toplamasına bir parça veren Havantepe, dub techno caimasında iyiden iyiye tanınmaya başladı. Şu sıralar Danimarkalı Baum Records için yapacağı prodüksiyonlar ve dünyanın dört bir yanından gelen remix teklifleriyle ilgilenen Havantepe aynı zamanda mastering konusundaki deneyimlerini Sublime Porte ekibiyle her geçen gün arttırıyor.”
Derivate – L2
Tüm release
pixies
New York ve New Jersey’den 10 milyon pound çamur ve pislik getirdim. Indie rock’ın çehresini kalıcı olarak değiştirmiş Pixies de bu aralar ‘Minotaur’ isimli bir box set getiriyor. Ayrıca sudan ucuz, hepi topu 495 dolar. Ya sayı saymayı bilmiyorlar, ya da dayak istiyorlar. Pixies maalesef zarif bir şekilde yaşlanamadı, zamansız dağıldılar, zamansız tekrar bir araya geldiler, bir araya geldikten sonra da sırf para için sikim hıyar diyene ellerinde tuzla koştular. Bir Sonic Youth’a bak, bir de Pixies’e. Şarkıları hep taze kaldı lakin, o bağlamda zamana direnmekte zorlanmadılar. Bir Coachella festivalinde Radiohead’in Pixies’den sonra sahneye çıkmayı reddetmesi gibi bir durum var, eşyanın tabiatına aykırı diye. Indie müzik tarihinin mihenk taşı işlerinden ‘Doolittle’ın 20. yılı anısına içi bir sürü görsel hedehödö ile dolu bu box set’i bahane yapıp Londra’da ufak bir konser vermişler. Frank Black hep sevimsizdi, hala da sevimsiz. Konuşmasın hiç, hep şarkı söylesin. Yukarıdaki videoda her ikisini birden yapıyor. Performans görüntüleri tertemiz.
Setlist:
Hey [Doolittle]
No. 13 Baby [Doolittle]
Monkey Gone To Heaven [Doolittle]
Debaser [Doolittle]
Planet of Sound [Trompe le Monde]
Dig For Fire [Bossanova]
Bone Machine [Surfer Rosa]
Wave of Mutilation [Doolittle]
12 Aralık 2009
the xx

The xx - Islands
The xx - Infinity
Crystalised
videodrome #42
Uluslararası insan hakları gününün arifesinde Portishead’in Uluslararası Af Örgütü ile işbirliği yapıp giriştiği bir proje bu. Geliri de hayır işlerinde kullanılacak. Ben eski Portishead’i bin kere tercih ederim, buna da alıştım ama. Şarkı ‘Third’ün izinde, motorik bir beat ve Beth’in işkenceden geçmiş vokallerinin tezatı üzerinde yükseliyor.
Bu arada diğer Bristollü efsane Massive Attack de Şubat’ta yayınlanacak ‘Heligoland’den ‘Paradise Circus’ için yarı-porno bir videoyu görücüye çıkardı bu hafta. Vokaller Hope Sandoval’dan.
Fredrik – Vinterbam
İsveçli altılının birkaç şarkısını dinledim ve laflar hazırladım. Bir ayağı melodide, diğer ayağı deneyde, aynı anda hem huzur verici hem de ürpertici olmayı becerebilen bir gruplar. Hem yalın hem de katmanlı bir sound’ları var. İkinci albümleri ‘Trilogi’den bu şarkı. “Vinter” kış, “bam” da çocuklar demekmiş. Zamanlama müthiş.
Phoenix – 1901 [La Blogotheque]
Vincent Moon bu sefer Phoenix’i salmış Paris sokaklarına. Meydan müzisyenliği yaptırmış, turist otobüsüne bindirmiş, Eyfel Kulesi’nin dibine götürmüş. İki kişi muradına ermiş, biz kerevetine çıkmışız. Gelin sırıtırken ben de sırıttım. Ne varsa sokakta var.
Taken By Trees – Anna
Victoria Bergsman yıllarca The Concretes’in solistliğini ve şarkı yazarlığını üstlendi, yolları ayırdıktan sonra da hassas bir indie pop albümü olan ‘Open Field’ ve çeşitli cover’larla tek başına ayakta durma pratiği yaptı. Bu videoda dava arkadaşlarıyla ikinci albüm ‘East of Eden’dan ‘Anna’yı çalıyorlar Stockholm’de bir stüdyoda.
These New Puritans – We Want War
Vav. Bu şarkı güvenilir bir işaretse İngiliz new rave dörtlüsünün ‘Hidden’ albümü destansı olacak. Video ise reklam filmi estetiğinde.
BONUS: Girls’ün arkasından lo-fi rock janrı iyice hareketlendi. 19 yaşındaki Santa Rosa’lı genç Ryan Schmale [soyadı faciası] That Ghost mahlasıyla hoş garage jam’leri yaratıyor bu bağlamda, ‘The Red Bow’ hiç fena değil.
Biraz da dens, zebaha gadder dens diyenlere de New York’lu ikili The Golden Filter deva olsun ‘Thunderbird’ ile.
zaza

Zaza – Always On
the flaming lips

Yeni albüm ‘Embryonic’ The Flaming Lips’i tekrar heyecan duyulası bir grup haline getirmiş. 18 şarkı içeren çifte albüm şatafattan uzak, grubun tekrar köklerine döndüğü bir iş. Uzun zamandır göz ardı ettikleri yaratıcı damarlarıyla tekrar irtibata geçmiş, stüdyo imkanlarına ve konfetilere değil ellerindeki enstrümanlara sığınmışlar. Onca parıltıdan sonra ‘Embryonic’ gibi lo-fi tavra yakın bir albüm gelmesi şaşırtıcı olduğu kadar keyif verici. Evin salonunda yapılmış gibi tınlayan çiğ ve ham kayıtlar The Flaming Lips şarkılarının sihirini daha da ortaya çıkarıyor. Bas gitarın denge unsurunu oluşturduğu, krautrock etkisinin yoğun bir şekilde hissedildiği ‘Embryonic’ yarım kalmış taslak işleriyle dahi keyif veriyor. Cinnet, tecrit, korku ve paranoya gibi temaları alışılageldik saflık ve çocuksuluklarıyla işleyen grup mükerrer dinleyişlerle zenginleşen ‘Embryonic’ ile mükemmel bir geri dönüş yapmış. Bildiğimiz rüyalı The Flaming Lips tadına yakın ‘Evil’ gibi örneklerin yanında, ‘The Ego’s Last Stand’ gibi zincirlerinden boşaldıkları dalından yeni koparılmış rock şarkıları da içeriyor albüm. ‘Worm Mountain’a MGMT katkıda bulunmuş, bugünlerde ‘Where The Wild Things Are’ filmine yaptığı müziklerle kendinden bahsettiren Yeah Yeah Yeahs solisti Karen O da ‘I Can Be A Frog’ ve enfes final ‘Watching The Planets’dan vokalini esirgememiş. The Flaming Lips müziğini betimlemek sabah uyanınca birkaç saat önce görülen tuhaf bir rüyayı birilerine tarif etmeye çalışmak gibi bir şey, algılayabilmek için birinci elden tecrübe etmek gerek. Umalım ki yeniden keşfettikleri bereketli cevheri uzun süre işlesinler.”
The Flaming Lips – Watching The Planets
the clientele

“Taşkın yataklarından sazlar toplamış, o sazları üst üste yığıp kurtların ulaşamayacağı kuş yuvaları kurmuş Alasdair MacLean ‘Bonfires On The Heath’i yazarken. Kendini ormanlarda koşmaya adamış, koştukça zindeleşmiş, hiçbir ilacın sağlayamayacağı bir berraklığa ulaşmış dimağı. Geçmişi düşünmüş; yaşadığı İngiliz koğuşkentlerini, insanların hayalgüçlerinin bulundukları mekanları meskûn etmeye yetmemesini, her koruluğun yanıbaşında bitiveren süpermarketleri. İçini kemiren duygu müphemlikleriyle dipsiz bir ağıta dönüşmüş hayat, 20 senelik grubunun akıbeti gittikçe belirsizleşmiş,
‘Auteur’ kelimesi The Clientele için yaratılmış. Bir gitar melodisi ile kimliğini eleveren, özgün ve taklit edilemeyen bir gruplar. Alınları açık zira hep inandıkları işi yapmışlar. Yıllarca bilinmezlik içinde debelenmiş, sağanak yağışlı, teyp cızırtılı, bol reverb efektli bir gitar müziği icat etmişler. ‘The Violet Hour’ albümü ve 90’lar toplaması ‘Suburban Light’ hissedip de isimlendirelemeyen, uzanıp da erişilemeyen puslu bir ruh halini etiketleyen albümler. Sonra prodüksiyon tarzları az da olsa cilalanmış, ‘Strange Geometry’ ile beraber özlerindeki yeis yer yer ölçülü bir neşeye haiz gitar tonlarıyla gizlenmiş. Onlar gerçi yine K’nin kendilerini unutmasına hayıflanmış, sahip olamadıklarının arkasından bakakalmış. 2007’nin ‘God Save The Clientele’i için kemanist/klavyeci Mel Draisey’nin de uzun yıllardır beraber çalan üçlüye katılmasıyla, her daim kendi yurtlarından ziyade okyanusun öbür yakasında daha çok ilgi gören grup iyice demlenmiş, olgunlaşmış.
Alasdair MacLean bir bakmış ki zaman çantaya atılıp eve götürülebilecek bir şey değil. Gayrete gelmiş, grubun kaybetmişlikle yoğrulmuş külliyatını temize çeken şarkılar yazmış. İlk dinleyişte pürüzsüz gitarlar, bas gitar oyunları ve trompetler içinden hemen seçilemese de bu şarkıların odak noktasına “kayıp” olma kavramını yerleştirmiş. Aslında The Clientele müziği kadar zarif bir olgunun vücut bulduğu bir dünyada hüzne de yer olmamalı ama The Clientele şarkıları inceliklerini bu hüznün toprak kadar gerçek olmasından alıyor. Bu şarkıların bu dünyaya sadece şöyle bir uğramakla yetinen kahramanı artık kim olduğunu bilmiyor, dışarıdan gelen çocuk kahkahalarının yankısında duvarlar üzerine kapanıyor. Kemiklerinin arasında hayaletler dolanıyor, en sevdikleri bir iz bile bırakmadan yok oluyor. Birinin tenine dokununca elleri parçalanıyor. En güzel mevsimler bile garip geliyor, yaz ayları lanetli kasabalarda sonbaharı bekleyerek geçiyor. Belki rüyalarda hiçbir şey aynı kalmıyor ama The Clientele müziği samimi, düşünceli ve nev-i şahsına münhasır mahiyetini hala koruyor.
Albümün sonlarına doğru, Alasdair MacLean’in kendi deyimiyle, “yazdıkları ilk iyi şarkı” olan ‘Graven Woods’ var. Bu şarkıyı grubun eski elemanı Innes Philips, 16-17 yaşındayken kafayı çektiği bir gece vakti ağaç yapraklarını izlerken yazmış. Sadece o yaşta hissedilebilecek bir heyecan ile. Bu şarkıyla grup başa dönüyor, her şeyin başlangıcı her şeyin de sonu oluyor. Temennimiz elbet bu değil ama belki de kusursuz bir çember böylece kapanıyor.”
The Clientele – I Wonder Who We Are
The Clientele – Harvest Time
taxi taxi!

Taxi Taxi! – More Childish Than In A Long Time
Taxi Taxi! – Birdful Eyes
times new viking

Times New Viking – No Time, No Hope
final fantasy (owen pallett)

Konser raporu
Final Fantasy – Lewis Takes Action
E Is For Estranged
9 Aralık 2009
2009'un en iyi albümleri listesi

Bütün bunları bir kenara bırakırsak 2009 senesinde en sevdiğim 13 albüm listesi şu şekilde:
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
Şaka be, yok liste miste. 24 gün sonra 2009 bile kalmayacak, listeyi kim naapsın? Ben en iyisi 2009’u asal çarpanlarına ayırayım: 7*7*41. Öyle.
6 Aralık 2009
videodrome #41
İngiltere merkezli topluluk Fanfarlo bence şahane. Hakikaten. Sorun şu ki Arcade Fire ve Beirut gruplarının damıttığı coşkulu/melankolik hissiyatı üç sene kadar geriden takip ediyorlar. Yirmi sene önceden gelseler tamam ama üç çok tehlikeli bir rakam. 2007-08’de çıkarttıkları single’ları harmanlayarak geçen sene ‘Reservoir’ı yayınlamışlardı. Aynı albüm şimdi daha büyük ölçekli bir şirketten tekrar yayınlanacak. Yeni ambalaja yeni video. Eskisi de iyi.
The Twilight Sad – Seven Years Of Letters
Glasgow’un gürültülü post-rock grubu kontenjanını Mogwai dolduruyor aslında. Ama The Twilight Sad de enfes isimlerinin hakkını veren kompozisyonlarla aşağı kalmıyor. Yeni albümlerinde sound’larını elden geçirmiş, post-punk ve krautrock’ı kucaklamışlar. Yalan yok, sadece videolarından takip ettim kendilerini. Belki de tek bir renk skalasına oturttukları tekinsiz görsellikleri sebebiyle üzerimde bıraktıkları izlenim iyi oldu.
The Dodos - Longform
The Dodos ‘Visiter’ ile topladığı yüklü krediyi yeni albüm ‘Time To Die’ ile biraz çarçur etti. Acı ama gerçek. Biri yazmış, ‘Visiter’ bir tek The Dodos’un yapabileceği bir albümdü, ‘Time To Die’ ise kişilikten yoksun. Bu sanırım prodüktör Phil Ek’in grubu belli formüllere hapsetmesinden kaynaklanıyor. ‘Longform’ albümün iyilerinden ama onun da son bir dakikasını videoda çöpe atmışlar ne hikmetse.
WHY? – These Hands / January Twenty Something
WHY?'a hiphop odaklı bir projeyken denk geldim, Anticon bünyesi altındaki cLOUDDEAD gibi oluşumlarla bir paket halindeydiler. Müziklerindeki melez etkileşimler zamanla darbe yapıp su yüzüne çıktı, bir önceki albümleri ‘Alopecia’ ile indie kredibilitesi kazanıp zirve yaptılar. Son albümleri ‘Eskimo Snow’ daha unutulur cinsten, yine de şu videolarıyla analım.
5 Aralık 2009
church

Church – Opposite People
Church – Hidden Tone
4 Aralık 2009
animal collective

Ben fantezi diyorum ama Animal Collective fantezimi yıllardır realiteye çevirmiş durumda. Geçenlerde birkaç 2009’un en iyileri listesine denk geldim, söz birliği etmiş gibi herkes ‘Merriweather Post Pavilion’u koymuş listenin tepesine. Gözlerimi ovuşturdum, soğuk bir duş aldım, tekrar baktım, hakikaten öyle. Başkalarının beğenilerinden kolayca etkilenen bir insanım, o sebepten Animal Collective ortaya çıktığından beri takip etmeye çalışıyorum. ‘Sung Tongs’ o zamanlar kafamı freak-folk’a takmış olduğumdan iyi gelmişti, sonra ‘Feels’ yayınlandı, ‘Banshee Beat’ denen şarkıyla sevdim adamları. Heralde zamanla ben de herkes gibi iyice hasta olurum diye düşündüm, iki konserlerine bile gittim bu müzik fenomenini yerinde gözlemlemek için. İleride çocuklarıma “ben Animal Collective’i ta 2005’te izledim yavrum, siz hala mal gibi oturun” filan diye böbürlenecektim hesapta. Sonra durup dedim ki “napıyorum lan ben?”. Bugün Animal Collective’in görüp görülebilecek en gözde büyütülüp abartılmış [overrated hani] grup olduğunu düşünüyorum. Geçenlerde nete düşen yeni EP’leri ‘Fall Be Kind’ı dinleyince, daha doğrusu beş “şarkı”ya arka arkaya tahammül edince, tekrar kani oldum. Grubu sevenler Animal Collective’in çok orijinal işler yaptığını söylüyor, her albümde sanatlarını bir adım öne taşıdıklarını iddia ediyor. Bence de öyle. Animal Collective rastgele, ilkel sesleri bozuk vokallerle sarmalamakta ve can sıkıcı ritim ve melodileri şarkı diye yutturmakta çok orijinal gerçekten de, her albümde de bu kepazeliği bir adım ileri taşıyorlar. Bana hiçbir şey hissettirmiyorlar, ne coşku, ne hüzün, ne esrime, ne yıkıntı. İyi müzik dediğin insanın karın boşluğuna dokunur. Animal Collective yüzünden bu müzik işinden hiç anlamadığımı düşünür oldum, ortamdaki bir akıllı ben olamam zira [divina’yı tenzih ederim]. Yeni EP’nin öne ittirilen şarkısını paylaşayım, yine de siz karar verin.
Animal Collective – What Would I Want? Sky