
[Önce dream endless’ın blog yazmakla ilgili şu post’unu okumanızı isterim. Üşendiyseniz kendi açımdan can alıcı yerlerini alıntılayayım: “Aslında hiç birimizin derdi The Tingling Dongs'un yeni albümünün müzikalitesi değil. […] Tek derdimiz, içimizde kıvranıp duran o şekilsiz sözleri karıştırıp bulamaç haline getirdikten sonra bir kek kalıbına dökmek ve ortaya afiyetle yenebilecek bir şey çıkarmak. Kekin şekli ya da ağırlıklı tadı ne olursa olsun umrumuzda değil pek, esas olan kendi elimizle, kendi enerjimizle yaptığımız bir şeyi yenebilecek bir kıvama sokabilmek. […] Delice yazan bir Hemingway, yazdıklarını yakması için arkadaşına teslim eden -ama arkadaşının bu isteğe uymayacağını da köpek gibi bilen- bir Kafka, ölülerle konuştuğu öne sürülen Stephen King; hepsinin o tanrısal meziyetleri, toplumdan soyutlanmalarına yol açmış altın ruhları, hayatlarını kalem ve kağıttan ibaret görmeleri bizim kafamızı karıştırıyor. Kendimizi bu mertebeye uygun görüyor olmalıyız istemeden de olsa, bir kaç paragraf boyunca klavye tuşlarına bastığımız için "diğerleri ve ben" gibi bir ayrıma gidiyoruz. Üst perdeden konuşabilmek için herhangi bir sitede herhangi bir şeyler yazabilmek yeterli gibi gözüküyor.”
Bu yazıyı fırsat bilip bir müzik post’u içerisinde kendi açımdan birtakım şeyleri açık etmek isterim. The Tingling Dongs’un yeni albümünün müzikalitesi benim derdim, hem de fazlasıyla derdim. Daha doğrusu müzikalitesi değil de The Tingling Dongs’un albümünü dinlerken düşündüklerim, anımsadıklarım, hissettiklerim, bir The Tingling Dongs şarkısı üzerinden anlamlandırdıklarım fazlasıyla derdim. Bu albüm olmasaydı, şu albüm kaydedilmeseydi savrulur giderdim, o albümler var diye hayatımı düzene benzer bir şeye oturtabiliyor, kafamın içinde uçuşanları bir dizgeye sokabiliyorum. Ama buraya kadarı tamamen benim içsel süreçlerime dair şeyler, söz konusu albümler ve şarkılarla benim aramda vuku bulan hadiseler. Oturup da bunları yazmak neyin nesidir peki? Yazma eyleminin kendi açımdan en büyük işlevi bazı şeyleri dinlemek, okumak için beni disipline etmesi. Atalete yatkınım, kendime verdiğim değer sınırlı, burada kafamdan köşeler icat etmesem ve blog’u güncellemek zorunluluğu hissetmesem hiçbir şey dinlemeden, okumadan, izlemeden aylar hatta yıllar geçirebilirim, geçirdim. Daha ufak bir faydası olarak da yazma eyleminin bazı şeyleri unutmamı engellemesini sayabilirim, klavyeden ekrana aktardığım şeyler daha derin kazınıyor hafızama. Mesela gittiğim bir konserin detaylarını hemen unutabilecekken o konser hakkında iki satır yazı yazma eylemi yaşadığım bu tecrübenin anısını daha canlı tutuyor. Bu iki nokta dışındaki her şey fasa fiso. Bu blog’u bir yaratı olarak görecek kadar keriz değilim, alt tarafı başkalarının yarattığı sesleri, yazdığı yazıları kendi süzgecimden geçirip üstüne bir şey eklemeden yansıtıyorum. Ortada bir yaratı filan yok yani. Ortada yaratı filan olmayınca üzerinden prim yapılacak, üst perdeden konuşabilecek bir şey de olmuyor. Biraz fazla müzik dinliyorum, iki satır yazı yazıyorum diye kendimi başkalarından üstün görme ilüzyonuna kapılmamaya gayret ediyorum, bu hıyanete düşecek gibi olunca da kendimi çimdikliyorum. Bu demek değil ki birilerinin gelip okumasını istemiyorum burayı. Her ne kadar ilk bir sene kimselerle paylaşmadan kendi kendime devam ettirsem de blog’u, başkaları tarafından ilgi gösterilince hoşuma gitti. Ama bu hoşa gitme durumu kendimi mühim hissettiğimden değil, yoldaş bulma umudunun verdiği keyiften kaynaklanıyor. Müzik yazma iddiasında değilim, bu işin akademik eğitimini almadan böyle bir şey iddia etmek komik olur zaten. Benim tek isteğim sevdiğim şeyleri yapmaya devam etmek için bir vesile edinmek ve ortak zevkleri paylaştığım kişilerle bağ kurmak. Ben müzik dinlemeyi seviyorum, başkası at yarışı izlemeyi seviyor. Benim müzik blog’umla o başkasının yarış tüyoları paylaştığı blog’u aynı amaca hizmet ediyor. İkimiz de bu hayata bir yerinden tutunmuş debeleniyoruz, suç ortağı arıyoruz.]
Bu kadar laf kalabalığı yeter. Bugünün sürprizi White Hinterland oldu. Daha blog’un ilk zamanlarında bahsetmiştim biraz, bir videolarını da paylaştım çok uzak olmayan bir geçmişte. Proje hakkında ne kadar fikrim olursa olsun bu albümü hiç beklemiyordum. Casey Dienel paçasından yetenek damlayan, pırıl pırıl bir kız, bir piyanist, dört sene önce ‘Wind-Up Canary’i yayınladığında henüz 21 yaşındaydı [bu albüm bir otel lobisinden ödünç alınan bir piyanoyla kaydedilmiş]. Sonraki albümü ‘Phylactery Factory’ ile klasik kompozisyon eğitimi almış, cazla flört edip kendi sesini bulmaya çalışan bir müzisyenle karşı karşıya olduğum izlenimini edinmiştim. Üçüncü deneme ‘Kairos’ta birçok şey yerine oturmuş. Caz etkisi ve piyano yok artık, Dienel’in sahip olduğu geniş vokal yelpazesini sömüren nev-i şahsına münhasır hayalperest şarkılar var. Basit ritimler, dipten akan bas melodileri, belli belirsiz synth’ler ve elektronik dokunuşlarla çatısı kurulmuş, elimi üzerine tam olarak koyamadığım, alışılmadık yapılarına rağmen dinlerken kulağımdan çengellerle tavana asıldığım şarkılar bunlar. Dört-beş kere dinledim üstüste, hala aradan sıyrılan bir şarkı isimlendiremiyorum, bütünlüğüyle parıldayan bir minimal pop albümü ‘Kairos’. Tınısını neye benzeteceğimi bilemiyorum ama dinleme tecrübesi açısından ‘Taken By Trees’e benzetebilirim, o proje gibi ne olduğunu anlamadan su gibi akıyor. Epey etkilendim.
White Hinterland – Icarus
Amsterdam