
Kadıköy insanı var, Taksim insanı var. Avrupa yakalılar genelde kıçını kaldıramaz Kadıköy’e gitmeye, boğaz hattı var, Beyoğlu var, cebinde para varsa Nişantaşı var, cebinde para yoksa Tekel bayiinden biraları alıp açık havada kafaları kırma opsiyonu var. Şimdi işin yoksa kim karşıya geçecek allasen. Yeni yayınlanan bir araştırmaya* göre gece eğlenmek için Avrupa tarafından Kadıköy’e geçenlerin yüzde 87’si içlerinde hoşlandıkları kızı/oğlanı görme umudu taşıyorlar. [Bunların yüzde 30’u hoşlandıkları insana rastlama şansı yakalarken, sadece yüzde 2’si “naber, nasılsın”dan ileriye gidebiliyor.] Asya tarafında oturanların Taksim’e çıkma oranları ise daha yüksek zira Kadıköy’deki imkanlar sınırlı, konserlerin çoğu Taksim etrafında, ortamcıların harman olduğu coğrafya, vücudunu dolaştırmak zorundasın ki suratını unutturmayasın. Ama Taksim’deki hengameden dolayı kim kime dum duma herkes, iki kişinin yirmi sene boyunca aynı mekanları gezip hiç denk gelmemesi gibi bir olasılık var. Kadıköy ise öyle değil, iki sokak, üç tabure alt tarafı, herkes birbirini tanıyor, daha mafyavari bir oluşum. İsmini vermeyeyim o delidumrulların, ama zamanında bir köşebaşını kapanlar hala ekmek yiyor Kadife Sokak’tan. Ayağımın tozu, elimin hamuruyla genellemenin dibine vurarak yaptığım sığ gözlemlerimin bu hafta da sonuna geldik.
Ben hiç Kadıköy insanı olmadım, daha ziyade yaşadığım şehirde turist kafasına ulaşmak, monoton çarkı kırmak için gittiğim bir muhittir. Dün de öyle oldu, hem Bursa’dan gelen d.’nin eski günleri yad etme isteğine uyarak, hem de Arka Oda’daki Geneva Jacuzzi konserini bahane ederek yola koyulduk. Geneva Jacuzzi’den sadece birkaç aydır haberdarım, denk geldiğim bir videosu vesile olmuştu. Kendisi Los Angeles’ta ikamet eden bir müzisyen. Darkwave, goth, tropicalia gibi janrları kendini çok da ciddiye almadan harmanlıyor, büyü-mistisizm referanslı şarkılarını ilkel teknolojilerle kasetlere kaydediyor. Nev-i şahsına münhasır bir görsel duruşu da var; yarı cinsel, yarı serkeş, kolaj mantığına yaslanan bir teatrallik. Son albümü ‘L’Amaze’ electro-funk ve Italo-disco tınılarındaydı, ufuk açmasa da eğlendiriyordu. Netten izlediğimiz canlı performans videolarından edindiğimiz sahnede sapıtması beklentisiyle mekanda yerimizi aldık.

Arka Oda’yı pek sevmiyorum, samimi gelmiyor ambiyans. Kırk yılın başı Kadıköy’e gittiğimde tercihim Hera’dır çalan müziğin zevkime daha çok uymasından dolayı. Üst katını konser alanına çevirmişler, alt katlar bar olarak devam ediyor konser esnasında. İyi düzenlemişler, aklıma yattı sistem. Konsere girmeden Geneva’yı kapıda gördük, yüzüne bembeyaz bir makyaj yaptığından dişleri sapsarı görünüyordu. Abartılı makyajın günlük hayat içerisinde yarattığı sakıncalar ve bir blogger’ın şekilciliği. Yalnız, fotoğraflardan da görülebileceği gibi, Geneva Jacuzzi’yi mi izlemeye geldik, Sermet Erkin’i mi, tam olarak ayırt edemedim. Geneva konser alanına hareketlendiğinde biz de peşinden gittik ama Geneva ilk şarkıya girdiğinde toplam sekiz kişiydik karşısında. Ben 2010 Avrupa kültür başkenti olan bir şehirde yaşayan müzikseverler adına utandım, o an yıkıldım, o an kırk yıl yaşlandım. Konser ilerledikçe biraz daha gelen oldu ama en nihayetinde 25 kişiyi geçemedik. Bu 25 kişinin bir kısmı da konseri en önden izleyen Bant tayfasıydı, gerisini sen hesap et. Geneva’yı bu noktada takdir ediyorum, onun yerinde olsam kendimi camdan aşağı atardım ama o sanki bin kişiye söylüyormuş gibi bir ciddiyetle icra etti artık ne icra ediyorsa. Önce kendisine biraz uzakta duran izleyicileri yakınına çekip çemberi daralttı, arkasından pandomim sanatından örnekler verdi. Geneva tek başına gelmiş, müzik tamamen kayıttan çalıyor, Geneva da vokal yapıp robotik danslarıyla vaziyeti idare etmeye çalışıyor. Bir-iki yerlere attı kendini, süründü etti ama o da pek havaya giremedi. Bugüne bugün modern dans kültürümüzü “Yok Böyle Dans” isimli TV prodüksiyonuyla pekiştiren bir ırkın evlatları olarak Geneva’nın yaptığı “elin ağzı torba değil ki büzesin” ya da “önce o eli bi indir” temalı figürleri zayıf bulduk. Dediğim gibi Geneva’nın müziği belli, d.’nin tabiriyle “indie’nin de indie’si”. Evinden uçakla 15 saatte ulaşılabilen bir ortamda 25 kişinin karşısına çıkıp performans sergilemesi bile tek başına takdire şayan. Kendi açımdan da bir geceliğine turist halet-i ruhiyesine girebildim, sanki Amsterdam’daki bir ara sokakta tesadüfen bir varyete kumpanyasının ortasına düşmüş gibi hissettim. Eve dönüş yolunda dolmuşla köprünün üstünden geçerken bir damla gözyaşı süzüldü yanaklarımdan, şoförün “ücretini veremeyen var mı” sorusuna suskunluğumla en manalı cevabı verdim?
* Ortamcıoğlu, Semih, Faruk Ellilikbira ve Tayfun Çerezvarmıabi, “30 yaş altı demografide yatağa giden yolun dinamikleri”, Sosyal Yakınlaşmalar Dergisi, 2010, 34:4, 245-273.