
“Keşke ilk tanıştığımız an sana olan ödenmeyecek borcumun farkında olsaydım. Seni reddeden bir kemiğin istismarı altındaydın ve telafi etmek için beni kiraladın. Sen kolunda tüplerleyken odaya girdiğimde şarkı söyleyen ahenksiz morfin alarmları seni uyutuyordu ve seni “gök gürültüsü” diye çağırdıklarında bile onlara inanmadım. Yaşam belirtilerini kontrol ederken gülümsedim. Bir süre konuşmadın, üşüyordun. Sonra sesimin tınısından nefret ettiğini, seni yalnız hissettirdiğini, gitmem gerektiğini söyledin. Ama bir şeyler beni o hastane yatağının başında tuttu. Vazgeçmeliydim, onun yerine sana göz kulak oldum. Beni uyuttun ve seni kurtarmanın bir yolu olmadığını söylediklerinde onlara inanmadım” (Kettering)
Bir konseri ne kadar sevip sevmeyeceğimiz, oluşan ambiyansın içerisine ne kadar nüfuz edeceğimiz kuşkusuz sahnedeki müziğe ne kadar duygusal yatırım yaptığımızla da ilgili. Benim birkaç ayım kulağımda ‘Hospice’ ile geçti. ‘Hospice’, The Antlers’ın adını duyurduğu ilk albüm ancak grubun beyni Peter Silberman’ın kendi başına kaydedip yayınladığı ‘Uprooted’ ve ‘In The Attic Of The Universe’ albümlerini takip ediyor. The Antlers’a duyduğum yakınlığın ilk sebebi ‘In The Attic Of The Universe’ albümünün kapağının hala blogun tepesinde ikamet eden avatarımla olan benzerliğiydi. Silberman’ın dibe vurduğu, hayata karşı herhangi bir heyecan duymadığı ve evrenin uçsuz bucaksızlığı içerisinde kaybolduğu bir zamanda yarattığı bu albümün arkasından gelen ‘Hospice’ yayınlandığı sene birçok dinleyiciyi yerle yeksan etti. Kelime anlamı olarak ölümcül hastalığa yakalanmış kişilere kaçınılmaz sonlarını beklerken fiziksel ve ruhsal destek verilen sağlık merkezi anlamına geliyor ‘hospice’. Silberman, kendisini süründüren bir deneyim sonrası bir odaya kapatıyor kendini, sosyal yalıtım içerisinde ‘hospice’ analojisi üzerinden istismar edici bir ilişkiyi müzikle hikâyelendiriyor. Ne kadar otobiyografik olduğunu bilmiyoruz ama ölümcül bir hasta ve ona destek olmaya çalışan biri arasındaki gel-gitli ilişki yaşanmadan bu kadar yıkıcı bir şekilde tasvir edilemez. Hasta olan kişi bir çocuk ya da bir âşık olabilir ama fark etmez; doktor nasihatleri, hasta yatağı manzaraları ve ürkütücü rüya tasvirleri üzerinden suçluluk, görev bilinci, ahlak ve umut üzerine çıkarımlar ve ikilemler inşa ediyor Silberman. Müstehzilikten uzak, Silberman’ın odasından dünyaya uzattığı elin çaresizliğini açıkça hissettiren, acının en etten kemikten anlatıldığı albümlerden biri. Silberman’ın titrek falsettosu ve yer yer ona eşlik eden Sharon Van Etten’ın vokali. Kendimi o dönem ‘Hospice’ üzerine fazlasıyla yansıttıktan ve albümü bir nevi onma ve arınma aracı kullandıktan sonra bu sene yayınlanan ‘Burst Apart’ her ne kadar gayet iyi bir albüm olsa da elbette aynı hayat değiştirici etkiyi bırakmadı üzerimde. Farklı tellerden çalan, bir şarkıda post-rock, diğer şarkıda house denemelerine girişen, ama yine de tevekkülü ve bütünlüğü elden bırakmayan, baladlar ve aydınlık sekansların harmanladığı, dertli ama derdiyle baş etmeyi öğrenmiş bir albümdü ‘Burst Apart’.

The Antlers müziği böyle, peki konser nasıldı? Konser öncesi kristensenn twitter’dan özet geçti zaten: “The Antlers sahnede müziğe ilk başladığı yıllarda Mogwai’ye benzetilen taze grup havası veriyor” ‘Hospice’ benim için bir dönemi damgalıyordu, o dönem geçti, ben değiştim ve bana sorarsan kötü yönde değiştim. Yine de The Antlers dinlemekten ürktüm biraz, geçmişteki kendimden (ya da şimdiki kendimden) ürktüğüm gibi. Bu yüzden konsere yalnız gittim, birkaç merhabadan sonra öne geçip şarkılara kulak verdim. Açılıştaki iki şarkı son albümden geldi, belki biraz da bu yüzden tutuk bir başlangıç oldu benim açımdan. Sahnede Silberman’a eşlik eden üç müzisyenden ikisi aynı zamanda The Antlers’ın daimi üyesi. Silberman ‘Hospice’teki şarkıları yazdıktan sonra kayıtlarda kendisine destek veren davulcu ve klavyeci Michael Lerner ve Darby Cici, ikinci albümde demokratik bir şekilde şarkı yaratımına da katkıda bulundu. İkisi de vazgeçilmez unsurlar The Antlers için, biri synth ve elektronik maharetiyle şarkıların atmosferini oturtuyor (‘Hospice’in ambient’a yakınlığı ve ruhani havası bu sayede vücut bulduydu), diğeri de uçup yok olma tehlikesine haiz şarkıların omzundan tutup ayaklarını yere bastırıyor. Üçüncü şarkı ‘Kettering’ çaldığında tutukluk filan bitti benim için, sırtımdan bir üşüme geçti, midem karıncalandı, gözlerim kızardı. Geçen hafta Wild Beasts konserinin durağanlığından bahsetmiştim, onlarla hiçbir zaman duygusal bir düzlemde kenetlenmediğimden konser kulağıma yansıyan seslerden ibaretti. The Antlers sahneye çıktığında sesler ikinci plana düştü belki de, konseri dinlemedim, roman gibi okudum, film gibi izledim daha ziyade. kristensenn’in dediği doğru çıktı, şarkıları yavaş yavaş katmanlandırdılar sahnede, sonlara doğru fenafillaha koştular. Albümlerinde idareli olarak kullandıkları fezaya çıkma hissini her şarkıya yansıttılar, özellikle konserin bis’ten önceki kısmını kapatan ‘Putting The Dog To Sleep’te benim diyen post-rock grubuna nispet yaptılar. Konser boyunca dünyanın öbür ucunda arşınladığım sokakları, sıkıştığım odadan dünyaya uzattığım elimin çaresizliğini anımsadım. Ve öyle görünmese de pek bir şeyin değişmediğini fark ettim. ‘Hospice’ten daha fazla şarkı çalsalar sevinirdim, en azından ‘Bear’i ve ‘Two’yu mesela ama bu kadarı da yetti. Bis bölümünde yukarı çıktım, üst katta sadece üç-dört kişi vardı, eğilip konseri izleyen insanlara baktım. Karanlıktı ve karanlıkta herkes sana benziyordu.
Setlist: Parentheses / No Widows / Kettering / French Exit / Atrophy / Corsicana / Rolled Together / Every Night My Teeth Are Falling Out / Hounds / Putting The Dog To Sleep // I Don’t Want Love / Sylvia / Epilogue
