
İki-üç senedir tanışıklığım var Thee Oh Sees ile ama blog arşivine baktım da yazılan iki-üç cümle ve paylaşılan bir video dışında doğru dürüst bahsetmemişim kendilerinden. Aslında her işlerine kulak veriyorum zevkle ama biliyorum ki üç-beş ay sonra yeni bir albüm çıkaracaklar ve şimdi yazmasam o zaman yazabilirim. Bu sene başında yayınlanan ‘Castlemania’da da öyle oldu, ha yazdım ha yazacağım derken önce yeni albümün haberleri daha sonra da kendisi düştü nete. ‘Carrion Crawler/The Dreamer’ ise üzerinden atlanamayacak güzellikte; dörtlünün son beş senede yayınladığı sekizinci uzunçalar. Bu kadar çok albüm yayınlamanın sıkıntıları var elbette, örneğin en iyi işler en kötü işlerle beraber ambalajlanıyor, her işi ayrı ayrı sindirmeye vakit kalmıyor, vs. Ama bence bunlar katlanılır sıkıntılar ve bir müzisyenin görevi elinden ve içinden geldiği kadar fazla şey yaratıp paylaşmasıdır. Thee Oh Sees de bu düsturu benimseyenlerden: Yaz ve yayınla, çok da üzerinde düşünme, her şeyin mükemmel olması gerekli değil ve bugün olmazsa elbet bir gün özümsenir. Bu açıdan Guided By Voices’a benzetiyorum iş disiplinlerini, Robert Pollard da bol üreterek indie rock efsanesi haline gelmiş bir adam zaten. Thee Oh Sees ilk kurulduğunda, ki 1997’ye tekabül eder, bugün vokal ve gitardan sorumlu John Dwyer’ın enstrümantal ve deneysel ev kayıtlarının dışavurum aracıydı. Zamanla gruba dönüştüler, yollarda ve kendi yağlarında kavruldular, San Francisco ve indie rock deyince akla ilk gelen isimlerden birine dönüştüler. Az önce bahsettiğim ‘Castlemania’ biraz da Dwyer’ın tek tabanca takıldığı zamanları andırıyordu, Dwyer’ın çoğunu tek başına kaydettiği ve bir önceki albüm ‘Wall Slime’ın psych-pop havasını devam ettiren üflemelilerle sarmalanmış bir albümdü. ‘Carrion Crawler/The Dreamer’ ise dörtlünün makine gibi işlediği, grubun daha etli ve dolgun bir reenkarnasyonu. Açılıştaki saksafon seslerini saymazsak, ritim kısmının yardırdığı (ek bir davulcu var kayıtlarda), basın boşlukları doldurup şarkıların temelini çattığı, o temel üzerinde içgüdüsel gitar sololarının cirit attığı katıksız bir garage rock güzellemesi. Kelimenin en iyi manasıyla çiğ ve ham, dinleyiciyi kolundan tutup duvardan duvara çarpan bir albüm. Eski işlerindeki karmaşa ve bilinmezlik bu sefer biraz düzene oturmuş, şarkılar daha cezp edici bir hal almış. Açılıştaki ‘Carrion Crawler’ hafif karanlık başlayıp yavaş yavaş tırmanıyor ve bir la-la korosuna bağlanıyor. Arkasından gelen ‘Contraption/Soul Desert’ üç akorlu bir mucize sunarken ‘Robber Barons’ Black Lips serkeşliğini anımsatıyor. Spastik bir şarkı olan ‘Chem-Farmer’ı bile dinlenesi kılan grup, 7 dakikalık ‘The Dream’ ile de bence kariyerlerinin en iyi şarkısını patlatıyor. Dwyer ve klavyeci Brigid Dawson arasındaki vokal işbölümü de albümün gizli güzelliklerinden, o kadar doğal bir işbölümü ki birbirleriyle aynı anda şarkıya girdiklerinde bile tek kişi söylüyormuş gibi tınlıyor. En önemlisi ise şu, kayıtlardan bile hissediyorum, bu şarkıları çalarken eğleniyor Thee Oh Sees. Senenin en iyi albümlerinden biri senenin sonuna yetişti.
Thee Oh Sees – The Dream