30 Aralık 2011

videodrome #104

Change Of Plans – Prisonfish

Sanırım dönüyorlar. Çıplak Ayaklar Kumpanyası’nda geçtiğimiz ekim ayında kaydedilmiş bir canlı performans.


Colin Stetson – Those Who Didn’t Run

Coin Stetson bir üflemeli üstadı, saksafon, klarnet ve fagot gibi aletlere kendi kimliğini yansıtabilen, aletlerin hâlihazırda tanımlanmış tınılarının içinde yeni kanallar açabilen bir müzisyen. Şimdilerde Montreal’de ve şehrin efsanevi plak şirketi Constellation’dan ‘New History Warfare Vol 2: Judges’ isimli bir albüm yayınladı geçen sene. Herhangi bir teknik aracı olmadan takla attırdığı enstrümanlarının sesine drone ve perküsyon gibi öğeleri de lehimleyerek senenin en iyi deneysel işlerinden birini yaratmıştı. Videoda şelale, ağaç ve mehtap görüntülerinden inşa edilmiş karanlık mürekkep testleri izliyoruz.


Fear Of Men – Doldrums

Nereden çıktığı belli olmayan yeni bir İngiliz dörtlü. Fuzz, indie pop, lo-fi. Siyah-beyaz bu videoda kumaşla kaplanmış heykellerin ikamet ettiği bir ormanda takılıyorlar.


Jonsi – Gathering Stories

Yönetmen Cameron Crowe’un Pearl Jam belgeselinden sonra giriştiği yeni projenin adı ‘We Bought A Zoo’, geçen hafta Kuzey Amerika’da vizyona girdi. Film beni pek ilgilendirmiyor ama filmin müziklerini Sigur Ros’tan Jonsi’nin bestelemiş olması ilgi alanımda. Akademi ödüllerine aday gösterilen ilk 40 şarkıdan biri olan ‘Gathering Stories’i tarif etmek için “çok Jonsi bir şarkı” demem sanırım yeterli olur.


Julia Holter – Sea Called Me Home

Julia Holter’ı geçen haftaki ambient seçkiye dâhil edip hakkında şöyle yazmıştım: “Klasik eğitim almış ve sonradan ilgisini ses kolajlarına çevirmiş bir genç müzisyen. ‘Tragedy’ isimli ilk albümünde synth’lerin yanı sıra alan kayıtlarını, ilkel perküsyonları ve çıplak vokalleri kullanıp ürpertici ve sürükleyici bir işe imza atıyor. ‘Tragedy’ gücünü parçalarının toplamından, atmosferik istikrarından ve yekünde ortaya çıkan resmin güzelliğinden alıyor”. 2.5 dakikalık bir şarkı bu, ‘Tragedy’den değil, Holter sokaklarda yürüyüp oturup kalktıkça bir anda etraf değişiyor.



Oupa – It’s Rough

Daniel Blumberg bu sene üyesi olduğu Yuck ile epey övgüye mazhar oldu, bir yandan da daha içine kapanık bir proje olan Oupa’yı yürüttü. Yuck dinlemek çok zevkli, yine de insan 90’ların bazı gitar gruplarına bu kadar açık bir şekilde öykünmelerini kafaya takmadan edemiyor. Öykünme demişken yeni Oupa videosu bir Smog cover’ına, ‘Wild Love’ albümünden. Üst üste bindirilmiş karga, yağmur, şimşek ve kara bulut görüntüleri.


Talib Kweli – Distractions

“Eylül 2011’de Wall Street’i İşgal Et hareketi dünyanın ortak bilincine kazındı ancak tam burada, New York’ta başladı. New York’a döndüğümün ertesi günü Zucotti Park’ına gittim. Gördüklerim karşısında onur duydum. Öne çıkan unsur örgütlenme ve topluluk bilinciydi. Öğrenciler, müzisyenler, beyaz yakalılar, mavi yakalılar, yaşlı aktivistler ve genç yüzler gördüm. Tanık olduğum en demokratik şeydi. Orada hepimiz unvanlarımızdan sıyrılmış bir durumda yan yanaydık. Büyük bir sanatçı olmaya çalışıyorum. Ama aynı zamanda büyük bir insan olmaya da çalışıyorum. Amacım sizi işgal hareketi hakkında ikna etmek değil. Ben ne hissettiğimi biliyorum ve bu benim için yeterli. İnsanların geleceğimiz için yaptıkları bana o kadar çok etkiledi ki Arap Baharı’nın ilhamıyla yazdığım ‘Distractions’da onlara selam vermek istedim.”

simon whetham + taylor deupree & marcus fischer

simon whetham

Bugün bahsetmek istediğim iki ambient proje var. İlki Simon Whetham’ın ‘Mall Muzak’ı. Whetham, 2005’teki bir İzlanda gezisi esnasında alan kayıtlarına başlamış, kutuladığı şelale, buz kırılması, tekne çatırtılarını harmanlayıp ‘Dark Light Audio Tracks’ isimli bir albüm yayınlamış, doğal çevrenin içerisinden kazdığı sesler çeşitli şehirlerdeki galerilerde yankılanmış. O zamandan beri de dünyanın dört bir yanında alan kayıtlarına devam ediyor. ‘Mall Muzak’ Bristol’de bir alışveriş merkezinde kaydedilen bir albüm. Tam da bugünlere, sene sonu alışveriş çılgınlığına denk düşüyor. Sözlere bel bağlamayan müzikler elbette yoruma açık, ben albümü finansal kriz sonrası kapanıp hayaletleşen dükkânlar ve kanserojen bir hale gelmiş tüketim kültürümüz ışığında okumayı tercih ediyorum. Bir alışveriş merkezinde duyulan sesleri düşündüğümde ilk aklıma gelen şeyler torba hışırtıları, mağaza alarmları, askılığa geri konulan askı tıkırtısı, kabinlerde çalan gürültülü dans müzikleri, çocuk bağırışları ve yazarkasa kapanışı oldu. Ama daha derin ve ancak dikkat edilince duyulabilmesine rağmen daha baskın bir ses alışveriş merkezlerinde: Bitmek bilmeyen bir uğultu. Dört tarafımızın elektromagnetik güçlerle örülü olduğu bir hapishanenin baş çatlatıcı uğultusu. Bristol’deki alışveriş merkezinde ekonomik durgunluk sonrası mağazaların yarısı boşaltılmış, bina da gerçek yüzünü bu sayede gösterir olmuş. Whetham mikrofonlarını havalandırmalara, yürüyen merdivenlere, depo alanlarına ve kuytulara çevirerek alışveriş merkezinin parlak ön yüzünü alaşağı ediyor ve insan suretlerinin arkasındaki otomasyona odaklanıyor. Sonuç, seslerin tek tek ayırt edilemeyecek şekilde işlendiği ve katmanlaştırıldığı, ekseriyetle tonal bir 50 dakikalık drone yaratısı. Uzaklardan gelen belli belirsiz konuşmalar ve kuş sesleri bir an insaniyetle bağ kuruyormuşuz gibi hissettirse de çabucak yok olarak daha da ürpertici bir etki yaratıyor.

50 dakikalık başka bir drone yaratısı da Taylor Deupree ve Marcus Fischer’ın işbirliğinden doğan ‘In A Place Of Such Graceful Shapes’ albümü. Deupree 90’ların başından beri yavaş yavaş soyut atmosferlere kayan bir ses manipülatörü. Dijital olanakları sonuna kadar kullanan ama bunu belli etmeyip insaniyetinin koruyan, sükunet ve minimalizmden beslelen müziği doğal sesler ve teknolojik aracıların denge noktasında ikamet ediyor. Fischer ise DIY kültürüyle yoğrulmuş, bir dönem çeşitli gruplarda davulculuk yaptıktan sonra şimdilerde elektronik deneyler ve mültimedya disipliniyle iştigal eden bir sanatçı. Deupree’nin kurduğu 12k etiketi çatısında buluşmuş iki sanatçı ve 2010’daki tanışmaları sonrası internet üzerinden birbirleriyle çeşitli eskizler paylaşmaya başlamışlar. Ancak aradaki mesafe ve sanallığın soğukluğundan rahatsız olmuşlar, Fischer Portland’dan uçağa atlayıp New York’a gelmiş. Aylardan Şubat ve şehir kar altında. İkili birkaç gün boyunca gitar pedalları, loop aletleri, analog synth’ler, üflemeliler, ziller, kayıt cihazları ve bulunmuş nesneler arasında bir yaratım sürecine girmiş, yekpare bir esre imza atmış. Hışırtılar, çatırtılar ve tıkırtılarla damgalanan ambiyansın dekoru Hudson Nehri ve fiziksel albüme de ikilinin nehir kıyısında çektiği fotoğraflar eşlik ediyor. Albüm huzursuz edici olmayan bir gerilime sahip ve bu gerilimi dağıtacak sekanslara yer vermeyerek dinleyicinin dikkatini üst seviyede tutuyor. Modern bir aşık atışması olarak tınlıyor kulağıma, iki sanatçının kelimelerle değil seslerle yürüttüğü samimi bir sohbet. Aşağıda bir pasaj paylaşıyorum, başka bir pasaj da şurada.

Simon Whetham – Mall Muzak (excerpt)

Taylor Deupree & Marcus Fischer - In A Place Of Such Graceful Shapes (excerpt)

taylor deupree & marcus fischer

kate bush

kate bush

Express dergisinin Aralık sayısından:

“1978’de, henüz 19 yaşındayken, yayınladığı ilk single ‘Wuthering Heights’ ile İngiltere listelerinde kendi bestesiyle bir numaraya ulaşan ilk kadın solo müzisyen sıfatını kazanıp tarihe adını yazdıran Kate Bush, altına imza attığı her işte geleneği bozmayıp tarih yazmaya devam etti. 1980’lerde yayınladığı dört albümde rock’tan valse çeşitli türleri pop duyarlılığı içinde eriten, synth’in olanaklarını zorlayan stüdyo deneyleriyle ayrıksı bir konum elde edinen Bush, 1993 tarihli ‘The Red Shoes’ sonrası ise ortadan kayboldu. Kimi aklını yitirdiğini ya da münzevileştiğini iddia etse de o sükûneti ve oğluna normal bir çocukluk yaşatmayı seçmişti. 12 sene sonra gelen ‘Aerial’da Bush ferahlamış ve yaratıcı özünü yenilemişti; gökyüzü ve deniz imgelerinin uçuştuğu, kuş cıvıltılarıyla bezenmiş bir şaheser yarattı. Eski kayıtların radikal bir şekilde elden geçirildiği ‘Director’s Cut’ı saymazsak yeni albüm ‘50 Words For Snow’ için de epey bekledik. “Arka planına kar taneleri kondurulmuş” bu yedi şarkı sükût-u hayale uğratmıyor. Klasik de takılsa deneysele de kaçsa, Kate Bush müziğinin temelini her zaman piyano oluşturdu, yeni albümde de aldatıcı basitlikteki telaşsız piyano tınıları çalıyor gösteriyi. Suskun perküsyonlar ve arka plandaki belirsiz ambient ses tabakaları piyano ve Bush’un vokaline eşlik ediyor. Müzisyen suya sabuna dokunmaktan kaçınmadı kariyerinde, pedofili, ensest ve nükleer savaş gibi ikircikli hususları şarkılarına konu etti ancak bunu kara mizahı kucaklayan sürrealist bir öykücülük damarı üzerinden gerçekleştirdi. Bu albümde de aralarındaki tematik bütünlüğü bir doğa olayının sağladığı gerçeküstü hikâyeler anlatıyor Bush. ‘Snowflake’te bir kar tanesi gökyüzünden yeryüzüne ulaşmaya çabalıyor, ‘Lake Tahoe’de buzlu bir gölde boğulan bir kadının hayaleti köpeğini arıyor, ‘Misty’de bir kardan adam sevişirken eriyip yitiyor, Elton John’u konuk eden ‘Snowed In At Wheeler Street’teki iki âşık bir türlü bir araya gelemiyor. Bu albümün teması kar olduğu kadar kavuşamama hissi aynı zamanda. ‘Wild Man’de Himalayalar’da izi bulunan Yeti’ye sesleniyor Bush: “Seni tanımak istiyorlar / Yerini öğrenip seni öldürecekler / Kaç”. Müzisyen şarkılarında otobiyografik öğeler kullanmadığını söyledi geçmişte ama insan ‘Wild Man’i dinleyince düşünmeden edemiyor. Eskimo dilinde kar için 50 farklı kelime olduğu nasıl hayaliyse bu hikâyeler de aynı şekilde hayali. Bush’un mahareti farazi olanı hakikatin ta kendisi olarak hissettirmesinde yatıyor. 25 senedir ortaya çıkan her kadın müzisyeni Kate Bush ile kıyaslıyoruz ve Bush her seferinde baskın çıkıyor.”

Kate Bush – Snowflake

17 Aralık 2011

thee oh sees

thee oh sees

İki-üç senedir tanışıklığım var Thee Oh Sees ile ama blog arşivine baktım da yazılan iki-üç cümle ve paylaşılan bir video dışında doğru dürüst bahsetmemişim kendilerinden. Aslında her işlerine kulak veriyorum zevkle ama biliyorum ki üç-beş ay sonra yeni bir albüm çıkaracaklar ve şimdi yazmasam o zaman yazabilirim. Bu sene başında yayınlanan ‘Castlemania’da da öyle oldu, ha yazdım ha yazacağım derken önce yeni albümün haberleri daha sonra da kendisi düştü nete. ‘Carrion Crawler/The Dreamer’ ise üzerinden atlanamayacak güzellikte; dörtlünün son beş senede yayınladığı sekizinci uzunçalar. Bu kadar çok albüm yayınlamanın sıkıntıları var elbette, örneğin en iyi işler en kötü işlerle beraber ambalajlanıyor, her işi ayrı ayrı sindirmeye vakit kalmıyor, vs. Ama bence bunlar katlanılır sıkıntılar ve bir müzisyenin görevi elinden ve içinden geldiği kadar fazla şey yaratıp paylaşmasıdır. Thee Oh Sees de bu düsturu benimseyenlerden: Yaz ve yayınla, çok da üzerinde düşünme, her şeyin mükemmel olması gerekli değil ve bugün olmazsa elbet bir gün özümsenir. Bu açıdan Guided By Voices’a benzetiyorum iş disiplinlerini, Robert Pollard da bol üreterek indie rock efsanesi haline gelmiş bir adam zaten. Thee Oh Sees ilk kurulduğunda, ki 1997’ye tekabül eder, bugün vokal ve gitardan sorumlu John Dwyer’ın enstrümantal ve deneysel ev kayıtlarının dışavurum aracıydı. Zamanla gruba dönüştüler, yollarda ve kendi yağlarında kavruldular, San Francisco ve indie rock deyince akla ilk gelen isimlerden birine dönüştüler. Az önce bahsettiğim ‘Castlemania’ biraz da Dwyer’ın tek tabanca takıldığı zamanları andırıyordu, Dwyer’ın çoğunu tek başına kaydettiği ve bir önceki albüm ‘Wall Slime’ın psych-pop havasını devam ettiren üflemelilerle sarmalanmış bir albümdü. ‘Carrion Crawler/The Dreamer’ ise dörtlünün makine gibi işlediği, grubun daha etli ve dolgun bir reenkarnasyonu. Açılıştaki saksafon seslerini saymazsak, ritim kısmının yardırdığı (ek bir davulcu var kayıtlarda), basın boşlukları doldurup şarkıların temelini çattığı, o temel üzerinde içgüdüsel gitar sololarının cirit attığı katıksız bir garage rock güzellemesi. Kelimenin en iyi manasıyla çiğ ve ham, dinleyiciyi kolundan tutup duvardan duvara çarpan bir albüm. Eski işlerindeki karmaşa ve bilinmezlik bu sefer biraz düzene oturmuş, şarkılar daha cezp edici bir hal almış. Açılıştaki ‘Carrion Crawler’ hafif karanlık başlayıp yavaş yavaş tırmanıyor ve bir la-la korosuna bağlanıyor. Arkasından gelen ‘Contraption/Soul Desert’ üç akorlu bir mucize sunarken ‘Robber Barons’ Black Lips serkeşliğini anımsatıyor. Spastik bir şarkı olan ‘Chem-Farmer’ı bile dinlenesi kılan grup, 7 dakikalık ‘The Dream’ ile de bence kariyerlerinin en iyi şarkısını patlatıyor. Dwyer ve klavyeci Brigid Dawson arasındaki vokal işbölümü de albümün gizli güzelliklerinden, o kadar doğal bir işbölümü ki birbirleriyle aynı anda şarkıya girdiklerinde bile tek kişi söylüyormuş gibi tınlıyor. En önemlisi ise şu, kayıtlardan bile hissediyorum, bu şarkıları çalarken eğleniyor Thee Oh Sees. Senenin en iyi albümlerinden biri senenin sonuna yetişti.

Thee Oh Sees – The Dream

ambient seçki ii

ambient seçki 2

Ambient, kelimelerle tarif etmesi zor bir müzik türü zira dinleme tecrübesi fazlasıyla öznel bir tecrübe. O yüzden iyi bir ambient albümü ya da eseri dinlediğim zaman anlatmaya kalkışmıyorum pek, duyumsamakla yetiniyorum o kadar. Dinlediğim güzel eserler biriktikçe de burada toplu halde paylaşmaya çalışıyorum. Yeni bir ambient seçkisi hazırladım, yer verdiğim sanatçılardan kısa kısa bahsetmek istiyorum. Christian Fennesz, uzun zamandır musique concrete, klasik ve ambient türlerinden beslenen, gitar seslerini dijital teknolojiyle eğip büken ve alanında saygıdeğer bir yer edinen bir müzisyen. Bugüne dek birçok sanatçıyla işbirliğine girdi, bunlardan biri de otuz beş seneyi bulan müzik kariyerine onlarca albüm sığdıran ve klasik sesleri dijital manipülasyonlardan geçirip yepyeni ses dünyaları yaratmakta mahirleşen Ryuichi Sakamoto. Üstteki fotoğrafta da görülen ikili, 2007 tarihli ‘Cendre’ isimli ortak uzunçalardan sonra şimdi de iki saati aşkın süresiyle ambient seslere fazlasıyla doyuran ‘Flumina’yı yayınladı. Julia Holter ise yine klasik eğitim almış ve sonradan ilgisini ses kolajlarına çevirmiş bir genç müzisyen. ‘Tragedy’ isimli ilk albümünde synth’lerin yanı sıra alan kayıtlarını, ilkel perküsyonları ve çıplak vokalleri kullanıp ürpertici ve sürükleyici bir işe imza atıyor. Aslında tek bir şarkıyı alıp burada paylaşmak yanlış belki de, zira ‘Tragedy’ gücünü parçalarının toplamından, atmosferik istikrarından ve yekünde ortaya çıkan resmin güzelliğinden alıyor. Simon Scott geçmişte Slowdive ile shoegaze akımının destanlarından birini yazmış bir davulcu, şimdilerde stüdyoda birçok müzisyene destek çıkmanın yanı sıra bir solo projesi de yürütüyor. İlk albüm ‘Navigare’ ve yeni albüm ‘Bunny’ bir müzisyenin kendini nasıl tekrar keşfedeceğini göstermesi açısından göz kamaştırıcı. Oneohtrix Point Never, bu sene birtakım çok takip edilen müzik sitelerinin de radarına yakalandı, Brooklyn’li drone meraklısı Daniel Lopatin’in solo projesi. Albüme ismini veren bu şarkı cam kırığı gibi içime batıyor her dinleyişimde. Üç sene önce ‘Treny’ albümü ile keşfettiğim Jacaszek ise Polonyalı bir müzisyen, elektronik ve akustik sesleri melankolik bir harcın içerisinde birbirine buluyor, bazen de katedrallerdeki seslerin peşine düştüğü ‘Pentral’ albümündeki gibi alan kayıtlarını kesip biçerek yapboz oynuyor. Yeni albüm ‘Glimmer’ müzisyenin daha da olgunlaştığı bir eser. Son olarak Petrels var, ‘Haeligewielle’ sonrası yine bir drone nefaseti olan iki bölümlük ‘All Things In Common’ ile geldiler. Tarihten sayfalar alıp bu sayfaları müzikle betimliyor Petrels, seçtiğim eser de Martin Luther ile ters düşüp bir ayaklanma başlatan ama başarısız olup kellesini yitiren Alman teolog Thomas Müntzer ile ilgili. Drone’lar Müntzer’in insanlar ibret alsın diye gömülmeyip sergilenen kesik kafası gibi kaynama noktasına ulaşırken seçki de kakafoniye koşuyor.

evler, koltuklar, halılar, müzikler, öğretmenler

01 :: Fennesz + Sakamoto – 0318
02 :: Julia Holter – Try To Make Yourself A Work Of Art
03 :: Simon Scott – Radiances
04 :: Oneohtrix Point Never – Replica
05 :: Jacaszek – Dare-gale
06 :: Petrels – Thomas Muntzer

videodrome #103

Marissa Nadler – In Your Lair, Bear

Son albümdeki Marissa Nadler videolarının farkı, kronik utangaç sanatçının artık kendini göstermekten çekinmeyip kameranın önünde bizzat arz-ı endam etmesi. Kar yağarken tahta duvarların içine sıkışmış yalnızlığıyla yaşayanlara, güneş açıp o yalnızlık bazen paylaşılsa da bunun ancak kısa ömürlü olacağını bilenlere sesleniyor bu şarkıda. O da dört duvar odasında, o da mumların ışığında avuntu arıyor.


Fucked Up – Turn The Season

Aslında ta zamanında ‘David Comes To Life’ için yapılan albüm sanatı çalışmaları esnasında Toronto’da çekilmiş bir video, grup üyeleri bir fotoğraf makinesinin karşısında durgun pozlar verirken stüdyonun içinde balerinler ve yaşlı adamlar dolaşıyor. Video gibi değil gibi ama şarkıyı çok sevdiğimden paylaşmak istedim. Sürprizli bir sonu da var.



High Places – Banksia

High Places ilkel beat’leri sarmalayan ses manzaraları ve hayaletli vokallerle işledikleri müziklerini ucuz bütçeli ve yalın videolarla süslemeye devam ediyor. Evinden dışarı çıkmak için hazırlanıp giyinen, arabasını beyaz balonlarla doldurup kıra bayıra çıkan bir kız.


Carter Tanton – Fake Pretend (ft. Marissa Nadler)

Tesadüf denk geldi, Marissa Nadler’in vokallerini bahşettiği başka bir projeden de bir video görücü çıktı bu hafta. Carter Tanton bir Lower Dens üyesi, gruptaki post-punk eğilimlerinden uzaklaşıp kendi başına americana ve dream pop kırması bir müzik yaratıyor. Şarkı güzel, video ise biraz vasat. Ucuz bilgisayar efektleriyle mürekkep testi ambiyansı, aralarda sazlıklarda süzülen bir kamera, sesler elektronikleştikçe iyice soyutlaşan görüntüler.


Arcade Fire – Sprawl II (Mountains Beyond Mountains)

Dinleyince eğlenceli bir disco şarkısı gibi geliyor kulağa ama benim içime hüzünler bastırıyor bu şarkı. Sanırım parçası olduğu albümün kasvetli modern yaşam tasvirleriyle ilgili bir his. Arcade Fire ‘Suburbs’u yayınlayalı çok oldu ama adlarını hatırlatmak için bir video çekmeye ihtiyaç duydular herhalde. Videoda ön planda kulağında kulaklıklarla ürpertici gülücükler saçan Regine Chassagne var. Bir üniversite kasabasının olmazsa olmazı dev Amerikan futbolu sahasında dans eden maskeli insanlar.

ólöf arnalds

olof arnalds

İzlandalı müzisyenlerin sürekli birbirlerine destek çıkmak ve imece usulü çalışmak gibi bir geleneği var, her birini farklı solo işleriyle tanıdığımız birçok sanatçı aslında dev bir İzlanda kolektifinin parçasıymış gibi geliyor bazen. Ólöf Arnalds da bu yaratım ateşinin ortasındaki isimlerden. Keman, ses, beste ve yeni medya gibi alanlarda eğitim almış müzisyen Múm üyesi ve Slowblow gibi birçok gruba da katkıda bulunuyor. Bizse onu iki solo albümüyle tanıyoruz, 2007 tarihli ‘Við og Við’ ve 2009 tarihli ‘Innundir Skinni’. Yalın akustik folk şarkıları söylüyor Arnalds ayrıksı sesiyle bu albümlerde ve ismi yavaş yavaş İskandinavya’nın dışına yayılmaya başlıyor. İkinci albümünde yer yer İngilizce söylemesi ve Björk’ün ‘Surrender’a sesini ödünç vermesi de elbette etkili oluyor bunda. Ólöf Arnalds şimdi New York’a taşınma ve üçüncü uzunçalarını yayınlamanın arifesinde. Yeni bir EP yayınladı, adı da içindeki müzik kadar sade: ‘Ólöf Sings’. Arnalds’ın en iyi yapabildiği şey bu ve EP’deki beş şarkıda da gözeneklerine, hücrelerine varana kadar her şeyini veriyor. Seçtiği şarkıların çoğu bazı efsanevi erkek müzisyenlere ait: Bruce Springsteen’in ‘I’m On Fire’ı (bunu Gene Clark’ın ‘With Tomorrow’u ile birleştirmiş), Johnny Cash’in ‘Solitary Man’i, Bob Dylan’ın ‘She Belongs To Me’si. Şarkıların iskeletini çıkarıyor Arnalds, elindeki çalgının naylon tellerinin çekilişinin ve parmaklarının teller üzerindeki kayışının sesini duyuyoruz, her şeyin üzerinde arş-ı aladan bir vokal yükseliyor. Bir kadın olarak erkek sanatçıların yazdığı bu şarkıları dibine kadar sahipleniyor müzisyen, hakkını veriyor, ‘Solitary Man’deki vurguları Cash’i ne kadar andırıyorsa kendi genlerini de o kadar barındırıyor. Diğer iki cover ise birçok türde eser verdikten sonra erken yaşta vefat eden klasik besteci Arthur Russell’ın ‘Close My Eyes’ı ve Brezilyalı folk müzisyeni ve aktivist Caetano Veloso’nun ‘Maria Bethania’sı. Başkasının şarkısını herkes çalabilir ama o şarkının içine kendinden de bir şeyler koymak herkesin harcı değil. Arnalds yeni albüm için iyice heyecanlandıran bu beş şarkıda tam olarak bunu başarmış, bu klasiklere damgasını vurmuş. Daha önce üç kere canlı izledim kendisini, her şarkıyı birine armağan eder sahnede, hikâyesini anlatır o şarkının, ilham aldığı dostlarını, ailesini ve yaşadıklarını çekincesizce seyirciyle paylaşır. Eminim ki bu şarkıları da hayatındaki dönüm noktalarıyla damgaladığı için seçti ve bu yüzden doğru düğmelere basmayı beceriyor icrasıyla.

Ólöf Arnalds – Solitary Man

16 Aralık 2011

apparat @ babylon

apparat

Apparat, nam-ı diğer Sascha Ring’in yayınladığı ‘The Devil’s Walk’ albümü bu sene ne en fazla dinlediğim ne de en severek dinlediğim albümlerden biriydi. Ancak hem modern müzik atlası içerisindeki yeri hem de Apparat’ın müzikal evrimi açısından üzerinde düşünülmeye değer bir albüm kesinlikle. Ring, uzun zamandır elektronik müziğe yön veren yenilikçi akımların içerisinde görünür bir mevzi tutuyor. Berlin merkezli Ellen Allien (2006’da BPitch’ten çıkan ortak albüm ‘Orchestra of Bubbles’) ve Modeselektor (Moderat ortaklığı) gibi sanatçılarla omuz omuza, Apparat projesi ve sahiplerinden biri olduğu Shitkatapult etiketiyle, IDM ve techno gibi türlerin gramerini oturttu son 10 yıl içerisinde. Zamanla ilk mesleği beat tüccarlığından ambient dilenciliğine kaydığına ve 2007’deki ‘Walls’ albümünde elektronik seslerin içine shoegaze hassasiyetini ve vokalleri eklemlendirdiğine de tanıklık ettik. ‘The Devil’s Walk’ öncesi de artık beat’ler yerine sesler inşa etmek istediğini duyurmuştu. Bu duyuru vokallerin ön planda tutulduğu elektronik müzik türlerinin son derece popüler olduğu bir güncel durumla eş zamanlı geldi. Bunu söylerken synth’lerin sakil bir şekilde sokuşturulduğu auto-tune etkisiyle aynı tornadan çıkmış gibi tınlayan ana akım poptan bahsetmiyorum. Kastım daha ziyade dubstep’i alıp içine ruh üfleyen James Blake gibi adamlar, pıtrak gibi türeyip alternatif müziğin içerisinde hatırı sayılır bir yer edinen chillwave oluşumları, vs. Ve hatta Radiohead gibi ağırtoplar. Radiohead’i hiç bilmeden ‘The King Of Limbs’i dinleyen kaç kişi grubun özünde bir rock grubu olduğuna inanır? Apparat’ın son albümü ‘The Devil’s Walk’ bu noktada önemli bir yer tutuyor zira lügata bir şey eklemese de elektronik ve indie dünyaları arasında organik bir geçiş vaat ediyor. Deneysellik ve melodiyi yan yana vitrine koyuyor, beat odaklı bir tavırla ambient ses manzaralarını el ele tutuşturuyor. Apparat’ın sırrı duvarları yıkmaktan ziyade denge kurma eyleminde gizli bugün. Şaftı kaymış synth’lerin arkasında piyano melodileri uçuşuyor, gitar ve viyolonsel telleri titriyor. Ring’in stüdyodaki prodüksiyon ustalığı söz konusu dengenin kurulmasında kritik bir önem taşıyordu ve Apparat müziğinin sahneye nasıl yansıyacağı bu yüzden benim için muammaydı. Ring’in sahneye bir grupla beraber çıkması yeni değil, ‘Walls’ albümünü hakkıyla çalabilmek için birkaç sene önce canlı bandosunu kurmuştu zaten. Sahnede elektronik donanımdan sorumlu iki müzisyen ve bir davulcu eşlik ediyordu Apparat’a, epey yüklü gelmişler. Birkaç hafta önce aynı sahnede izlediğimiz Plaid’in çantasındaki iki bilgisayara göre taşıması çok daha zor bir tesisat. Konserde bu çabaya değdiğini takdir ettik zira stüdyodaki mükemmeliyetçilik ortamı içerisinde parlayan fikirler canlı sahnenin kaotik bilinmezliği içerisinde boğulup gitmedi. Görsel olarak sade bir konserdi, loş bırakıldı sahne genel olarak ancak sahnenin çeşitli yerlerine dikilmiş mum izlenimi veren ışıklar manzarayı şenlendirdi. Ring’i genel olarak gitar ve vokalle uğraşırken gördük, gerçi o da ara ara tesisatın içerisine daldı. Dans edip kopmaya gelen izleyiciye yönelik bir set değildi, zaten o amaçla konsere gelen seyircinin kendi kabahati. ‘The Devil’s Walk’un sözlerine biraz dikkat eden yalnızlık, kayıp ve ölüm gibi karanlık temaların farkına varmıştır zaten, Ring de albümün tematik ağırlığına uygun bir şekilde ağırbaşlı durdu sahnede. Vokalleri elbette kayıtlı haline göre biraz zayıf kaldı ancak bu da anlaşılır, zira Apparat post-rock’ta gitar ve perküsyon maharetiyle yaratılan med-cezir hissiyatını fısıltıdan haykırışa geçen vokaliyle yaratıyor ve bunu birebir canlı performansa yansıtmak zor. Özet olarak yoğun ve incelikli bir konserdi, daha önce şehri birden fazla kere ziyaret eden bir müzisyenin son durumunu kontrol etmeye gelenlerin evlerine boyunları bükük döndüğünü sanmıyorum.

apparat

10 Aralık 2011

videodrome #102

Tindersticks – Medicine

Yirminci senesini deviren eski topraklar yeni albüm ‘The Something Rain’in müjdesini verdi ve bu ilk tadımlıkla içimize od düşürdü. Videoda Stuart Staples’ın Le Chien Chanceux isimli stüdyosundan detaylar görüyoruz. Tablolar, müzik aletleri, sikara kâğıdı, kancaya asılmış boş şarap şişeleri


Islands – This Is Not A Song

The Unicorns köşeli indie rock marşlarıyla tam patlamak üzereydi ki dağıldı, geriye grubun beyinlerinden Nick Thorburn ve davulcu J’Aime Tambeur’un kurduğu Islands kaldı. Birkaç senedir Montreal’den kaliteli ve duyarlı indie pop şarkıları üflüyorlar kulağımıza. Bu videoda bayramlıklarını giymişler, güzel ışıklandırılmış odalarda şarkılarını söylüyorlar.


Tennis – Deep In The Woods

Video ilhamını Shirley Jackson’ın ‘We Have Always Lived In A Castle’ romanından alıyormuş. Wiki’den baktım, arseniğe bulanmış bir aile yemeğinden zehirlenmeden kurtulan iki kız kardeş, kötürüm kalan amcaları ve çıkarcı kuzenlerinin kendilerinden nefret edilen bir kasabadaki hayatlarıyla ilgiliymiş. Lo-fi noise pop şeklinde ucube bir tabirle tasvir edeceğim karı-koca ikilisi Tennis’in yeni videosu da tıpkı roman gibi sinsi bir ürkütücülükte. Kan dolu bir lavaboda yıkanan eller, süründüğü yerde kırmızı iz bırakan bir çöp poşeti ve poşeti yakmak için ormandan toplanan çalı çırpı.



Young Magic – Sparkly

Young Magic, Brooklyn’den çıkma bir kolektif, soul ve psych damarlarını ilkel perküsyonlar ve uhrevi vokallerle kazıyorlar. Avustralya’nın doğu kıyısında çekilmiş pastoral bir video bu, biraz bulut pornosu, uçsuz bucaksız dalgalar, dev ağaç kökleri, evrenin ta kendisi.



Cat’s Eyes – The Best Person I Know

The Horrors’dan Faris Badwan ve Kanadalı müzisyen/opera sopranosu Rachel Zeffira’nın ortak projesi Cat’s Eyes. Biraz Nico, biraz da Beach House tadı aldım.



Amen Dunes – For All

Ara sıra birileri çıkıyor, kendilerini bir kulübeye kapatıp iç dünyalarındaki çıkmazları teybe aktarıyorlar. Damon McMahon da böyle bir adam, Sam Amidon-gillerden. ‘Through Donkey Jaw’ isimli albümünde folk melodileri kadar atmosfer yaratmaktaki maharetinden çıkarmış ekmeğini. Parkenin üzerine su damlatan ve her an patlayacakmış gibi duran şeffaf bir torba narinliğinde müziği.

r.e.m.

rem

R.E.M.’in dağıldığı haberini alalı epey zaman oldu aslında. Grubun ardından bir veda yazısı yazmıştım, dergide basılması ve bir sonraki sayının yaklaşması zaman aldı, şimdi de burada paylaşıyorum. Bir+Bir’in Kasım sayısından:

“The Smiths gitaristi Johnny Marr, geçtiğimiz ay verdiği bir röportajda, “Sanırım insanların The Smiths’i hâlâ sevmesinin sebebi çok fazla ortalıkta dolanmayarak işi berbat etmememiz” demiş. Michael Stipe ve Peter Buck’ın erken dönem punk gruplarına duydukları ortak ilgi üzerinden bir plakçı dükkânında tanışmasının ve o esnada üniversitede okuyan Mike Mills ve Bill Berry’nin ikiliye katılmasının üzerinden tam 31 sene geçmiş. Uzun ömür bir grup için zararlı olabilir. REM enstrümanlarını zirvedeyken toprağa gömebilirdi, derin bir boşluk yaratır, efsane haline gelir ve belki de popüler müziğin nostalji merakına kapıldığı şu devirde muzaffer bir geri dönüş yaşardı. Şimdiyse, ayrılık haberi karşısında fazla şaşkınlık yaşamadı çoğu insan. Saygılar sunuldu, elvedalar dillendirildi, REM’siz bir hayata çabuk alışıldı. REM bunca sene ortada dolanmasaydı daha mı iyiydi? Bu sorunun yanıtını bulmak için grubun tarihçesine dalmak gerekli.

Şunu baştan söyleyelim, REM olmasaydı bugün favori grubumuz olarak addettiğimiz birçok grup müzik yapmıyor olurdu. Bunu sadece müziklerinin tını olarak gelecek kuşakları etkilemesinden yola çıkarak söylemiyoruz. REM yola çıktığında bağımsız rock henüz tanımlanmamıştı, ABD halkı ise “zenginlik damlaya damlaya size de ulaşacak” sözleriyle kandırılıyordu. Dörtlü, bir rock grubunun ufak bir plak etiketi bünyesinde nasıl büyüyebileceğinin, büyüdükten sonra tavizsiz bir şekilde nasıl devam edebileceğinin, toplumsal konular hakkında nasıl farkındalık yaratabileceğinin örneği oldu. Bugün Radiohead müziğin doğrudan paylaşımı konusunda bir adım atabilmiş, stadyumlar doldurmasına rağmen politik duruşunu bozmamayı başarmışsa bu REM’in açtığı yol sayesindedir. Bugünden bakınca REM’e burun kıvırmak kolay ama bunu yapmak için de ‘80’leri yaşamamış ya da hatırlamıyor olmak lazım. O zamanlar ABD’deki üniversite kampüslerinde her yurt odası penceresinden farklı bir REM şarkısı yankılanıyordu.

rem

1983 tarihli ilk albüm ‘Murmur’dan önce ‘Chronic Town’ isimli EP var. REM’in ilk döneminin kurallarını koyan beş şarkı. 1987 tarihli ‘Document’ sonrası grubun daha iyi bir dağıtım ağına ulaşma isteğiyle Warner Brothers’a imza atmasına kadar olan dönemden bahsediyoruz. Buck’ın çınlayan gitar arpejleri, Mills’in oluşturduğu melodik bas alt yapısı, Berry’nin yaratıcı davul tekniği ve Stipe’ın muğlâk sözler mırıldandığı vokali. ‘Murmur’ gitar solosu ve synth kullanımından imtina edilerek zamansızlığın yakalanmaya çalışıldığı bir albümdü. Güney gotiğini ve ‘60’ların folk-pop’unu referans aldılar, ABD rock geleneğinin içe dönük damarına yakın durdular. “Biz herhangi bir hedefi ya da hırsı olmayan gruptuk” diyor Stipe. Üniversite radyolarında var oldular ilk önce, hırslı değillerdi belki ama ilham perileri çift vardiya çalışıyordu, kısa zaman sonra ‘Reckoning’ geldi. Şarkı sözleri biraz belirginleşti, Stipe utangaçlığını attı, içerik karanlıklaştı. ‘Camera’nın ölüm teması, ‘So. Central Rain’deki “üzgünüm” haykırışları aklımızdan silinmedi. Peter Buck bu iki albüm için “İnsanlar dinleyince hangi gezegenden geldiğimizi bilmesin istedik” demiş.

İngiltere’de kaydedilen 1985 tarihli ‘Fables Of The Reconstruction’ ufak değişimler içeriyordu REM için. İlk REM albümleri genelde yüksek tempolu, çınlayan rock şarkıları ile başlar. Bu sefer Buck’ın gitarı gölgelere bulanmış, işin içine bir yaylı dörtlüsü girmişti. ‘Wendell Gee’deki banjoyu düşününce gruba daha sonra kademe atlatacak akustik ve katmanlı tınının temellerinin o zamandan atıldığını söyleyebiliriz. Sözlerde ise hem güney mitolojisinin, hem de sürekli yolda olmanın ‘Driver 8’teki demiryolu rayları imgesinde maddeleşen etkileri vardı. Çoğu REM albümü bir öncekine tepki olarak gelir, grup daha önce ne yaptıysa tersini yapmaya çalışır, ‘Lifes Rich Pageant’ da şamar gibi inen şarkılarla başlıyordu bu yüzden. Vokaller iyice önde, eskinin muğlâk sözleri bu sefer mesaj kaygılı. Asit yağmuru temalı ‘Fall On Me’, bir nehre matem niteliğindeki ‘Cuyahoga’ ve ABD’nin Orta Amerika’da giriştiği müdahaleleri konu alan ‘Flowers Of Guatemala’. Bugün ‘Cuyahoga’daki bir sözü bıkmadan tekrar etme günü: “Kafa kafaya verelim ve yeni bir ülke inşa edelim”. REM’in ilk plak şirketi IRS’ten ayrılmadan önce yayınladığı son albüm ‘Document’ grubun artık bağımsız rock gömleğine sığamadığının ve ana akımı kendisine doğru çekeceğinin ilk emaresi. Riff’ler kendini hissettiriyor, davul ve gitar tonları daha yırtıcı. Gittikçe siyasileşiyor REM. ‘Welcome To The Occupation’ ve Joe McCarthy zamanındaki komünist avlarıyla Reagan dönemindeki Amerikan üstünlüğü fikri arasında doğrudan bir paralellik kuran ‘Exhuming McCarthy’. Platin albüm unvanına nail olan ve grubun ilk Billboard hit’i olan ‘The One I Love’ı barındıran ‘Document’ın yayınlandığı 1987 senesinin Aralık ayında Rolling Stone’un mecmua kapağında REM’in fotoğrafı var: “ABD’nin en iyi rock & roll grubu”

rem

Burada REM’in politik hassasiyeti konusunda bir parantez açalım. Grup her zaman, kolektif bir bütünlük içerisinde, yakın durdukları toplumsal hareketlere omuz verdi ama kalkıp da hiçbir zaman peygamber rolü üstlenmedi. Protest şarkılarında yumruklar havaya kalkmaz, mesajlar daha üstü kapalı bir şekilde verilirdi. “Müzik ve siyaset birbiriyle iyi karışmıyor, sanki su ve yağ gibiler ama deneyeceğim, her ne kadar ince bir ipin üzerinde yürüyor olsam bile” demiş Stipe. Grup ütopyaların peşinden koşmayıp daha ulaşılabilir hedefler seçti, konserlerinde Greenpeace ve Amnesty gibi kuruluşlara yer açtı. Ve belki de en önemlisi, çıktıkları eyalet Georgia’daki yerel siyasetten hiç kopmadı. Bu sayede ayakları hep yere bastı, belki de ömürleri biraz da bu yüzden uzun oldu.

Warner Brothers’a geçiş REM için çeşitli ikilemlerle yüzleşilmesini gerektirdi. Artık REM şarkıları sadece üniversite radyolarında çalınmıyordu. Stipe yaşadığı çıkmaz hakkında şöyle diyor: “Sahneden Reagan gençliğine bakıyordum. Artık REM ucubeler, kaçıklar, kilolu kızlar, sanat öğrencileri ve bağımsız müzik delilerinden daha öteye gitmişti. Sokakta beni görseler tekmeleyecek, politik hassasiyetlerimi paylaşmayan dinleyicilerle karşı karşıya kaldım birden ve ne yapmam gerektiğini bilemedim.” REM’in tepkisi çıtayı yukarı çekip yüzünü etrafındaki dünyaya tam anlamıyla çevirmek oldu 1988 tarihli ‘Green’de. Sırasıyla Vietnam ve Soğuk Savaş konulu ‘Orange Crush’ ve ‘World Leader Pretend’ ile muhalif çizgilerini keskinleştirdiler, aralarında çalgı aletlerini değiş tokuş ederek ve mandolin gibi yeni enstrümanlarla haşır neşir olarak müzikal deneylere de giriştiler. REM artık kocaman mekânlarda sahneye çıkan bir grup haline gelmişti ve beklenen uluslararası patlama da 1991 tarihli ‘Out Of Time’ ile gerçekleşti. Mills, “Kariyerimiz hep istikrarlı bir gidişat içindeydi, hayatımızı bir anda değiştiren çok az olay oldu. Eğer hayat değiştirmekten bahsediyorsak, ‘Losing My Religion’ bu tanıma en çok yaklaştığımız andır” diyor. REM’i bunca insan için özel yapan unsur her şeyden çok dinleyenin içinde duygusal bir yankı yaratabilme gücüdür. REM ağlatır, güç verir, heyecanlandırır, öfkelendirir, rahatlatır. ‘Out Of Time’ insan olmanın her haline hitap eder, güneşli şarkıların yanında ‘Low’ ve ‘Country Feedback’ içeri sızan ışığı soğurur. 12 milyon satan bu albüm sonrası yine ters köşe yapıp sert bir rock albümü kaydetmek istiyor REM ancak evdeki hesap çarşıya uymuyor, ortaya ölümü ve kaybı konu edinen uysal, mütefekkir ve onucu ‘Automatic For The People’ çıkıyor. ‘Ignoreland’ ve ‘Man On The Moon’ bu albümde ama yıllar sonra bile her çalınışında tüyleri diken diken eden ‘Everybody Hurts’ ve ‘Nightswimming’ gibi baladlarla tanımlanıyor. REM’in zirve noktasıdır 1992 çoğu dinleyici için, tematik öğeler ve müziğin oluşturduğu atmosfer bir araya gelerek parçaların toplamından çok daha büyük bir bütüne ulaşmıştır.

rem

Grubun orta yaş dönemi diyebileceğimiz ikinci dönemi 1994’te ‘Monster’ ve 1996’da ‘New Adventures In Hi-Fi’ ile devam etti. REM yakaladığı dev başarı sonrasında ‘Monster’da farklı bir odak belirledi, gitarları eğip büktü, çarpıttı. Krizli bir dönemdi, grup üyeleri ilk defa gerilimler yaşadı ve bir bütün olarak hareket etmenin yollarını tekrar keşfetti. Kurt Cobain öldü. River Phoenix öldü. Kurt Cobain, REM hakkında “Başarının tuzaklarının üstesinden azizler gibi geldiler ve enfes müzik yapmaya devam ediyorlar” der. Kurt Cobain şeytanlarının kurbanı oldu, geriye REM’in son turnesinde bile çalmaktan vazgeçmediği ‘Let Me In’ kaldı. Bu açıdan REM’in ardılı olan müzisyenler için örnek olduğu bir başka konunun sapıtmadan, çıkmaz sokaklara girmeden nasıl ayakta durulabileceği olduğunu söyleyebiliriz. ‘Monster’ Stipe’ın şarkıları farklı karakterlerin perspektifinden yazdığı, sahip olduğu ünün baskılarıyla bu şekilde yüzleştiği, zehrini akıttığı albümdür. Altı yıldır turneleri askıya alan REM tekrar yola çıktı ancak en ciddisi davulcu Berry’nin beynindeki damar genişlemesi olmak üzere sağlık sorunları can sıktı. Grup, yine de yolda canlı performanslar esnasında yaptıkları kayıtları temel alarak ‘New Adventures in Hi-Fi’ albümünü kaydetmeyi becerdi. ‘Monster’ın gürültüsü (‘Undertow’) ve ‘Out Of Time’ın akustik arayışları (‘Electrolite’) arasındaki bir denge noktasıdır bu albüm, grubun orta yaş dönemini özetler, Patti Smith’li ‘E-Bow The Letter’ grubun on sene kadar zirvede kaldığı dönemin finaline yakışır.

70 milyon albüm satmak marifet değil, onca albümü nasıl sattığın önemli. Ticari ve eleştirel başarıyı bir araya getiren ender gruplardandır REM rock tarihinde. ‘Automatic For The People’a kadar süren dönem belki de gelmiş geçmiş en büyülü dönemdir bir rock grubu için. 80’lerde özel bir durum vardı, ABD alternatif sesini buluyordu, REM de o dönemin bir parçası oldu. Mesela The Replacements’tan daha mı iyilerdi? Bu soruya hayır yanıtı verilebilir ama muadillerine göre çok daha kararlı ve inatçıydı REM. Onurlarıyla olgunlaştılar, davayı satmadılar, akıllarına mukayyet oldular. Sonra işler zorlaştı, Bill Berry sağlık problemleri ve kişisel sebepler nedeniyle ve onsuz devam etmeleri şartıyla gruptan ayrılma isteğini belirtti. 1996’da plak şirketleriyle anlaşmalarını yenilemeleri sonucu altına girdikleri bir yükümlülük de vardı, geleceğe bakmak için ellerinden geleni yaptılar. Stipe’ın kendisinin de itiraf ettiği gibi kendilerini tekrar etmemek için çok uğraştılar, bazen kayboldular, bazen de hedefi göbeğinden vurmayı becerdiler. Doğrusu bir rock grubu olduğu kadar her akşam yemeğini aynı sofrada sohbet ederek yiyen bir aileydi REM, Berry gidince bir vefat sonrası eski tadını yakalayamayan bir çekirdek aileye dönüştüler. Nasıl ölenin yeri dolmuyorsa Berry’nin gidişi sonrasında da yeni bir davulcu almadılar aralarına.

rem

Grubun üçüncü dönemini açan 1998 tarihli ‘Up’ REM’in artık başka bir grup olduğunu gösterdi. Stipe’ın deyimiyle “yürümeyi tekrar öğrenmesi gereken üçayaklı bir köpek”. Elektronik deneyleriyle çok cesur bir adımdı ‘Up’, zira ortaya grubun eski kemik hayran kitlesini de sonraki popüler döneminde grubun peşine takılanları da yabancılaştırabilecek bir albüm ortaya çıktı. Akılda Stipe’ın yazdığı sözlerin doğrudanlığı ve şairaneliği kaldı, ilk defa sözler kartonete basıldı, ‘Daysleeper’ ve ‘At My Most Beautiful’ ortak bilinçaltımızın bir parçası oldu. ‘Reveal’ biraz daha neyir ama yine mahzun bir albümdü, grubun son on yıldaki en iyi şarkılarından ‘Imitation Of Life’a ev sahipliği yaptı. 2004 tarihli ‘Around The Sun’ her ne kadar ‘Leaving New York’ gibi bir şaheser içerse ve ‘Final Straw’daki ABD dış politikası eleştirisiyle gönlümüzü çalsa da külliyatlarının en zayıf noktasıydı. 2008’deki ‘Accelerate’ ve 2011’deki ‘Collapse Into Now’da ölü toprağını atmayı becerdiler üstlerinden neyse ki, her ne kadar kendi ayak izlerini geri dönüp takip etmek vesilesiyle olsa da tekrar can geldi müziklerine. Ancak bir grup ileriye gidebilmek için kendi geçmişini referans almak durumundaysa bir şeyler ters gidiyor demektir. Artık gidecek bir yerleri olmadığını saklayamıyorlardı ama haklarını da yemeyelim, son beş albümden on şarkılık bir toplama çıkarmaya kalksak bugün benim diyen rock grubu hasetinden çatlar.

Johnny Marr ortalıkta fazla dolanmayarak ölümsüzlüğü yakaladıklarını söylüyor ancak The Smiths bilinçli bir kararla değil Marr ve Morrissey birbirine tahammül edemediği için dağıldı. REM ise son dakikaya kadar sahnede canavar gibi çalan, birbirlerini kardeş gibi gören bir grup olarak kaldı. Birbirlerini içten bir şekilde seven, fikirlerine saygı duyan, beraber müzik yapmaktan keyif alan adamlardı; macera bu yüzden uzun sürdü. Birbirleriyle çatışan egolar değil imece usulü çalışan işçilerdi, sırttan vurmalar, “sanatsal farklılıklar” söz konusu olmadı. Veda cümleleri de bunu yansıttı: “Kadim dostlar olarak REM’in varlığına son veriyoruz. Giderken içimizde derin bir şükran, nihailik hissi ve başardıklarımız karşısında yaşadığımız şaşkınlık var.” REM son noktayı koymuşsa o gerçekten son noktadır. Buck yan projelerine devam eder, Stipe kendini dışa vurmanın bir yolunu mutlaka bulur ama 31 yıl boyunca her an dürüst kalmış adamlar laflarını yemez, bir daha bir araya gelmezler. REM bağımsız rock’ı tanımladı, diğer gruplara da kendi kurallarıyla var olabilme konusunda örnek oldu. Tanık oldukları çarpıklıklar karşısında lafını sakınmadı. Dağınık ama verimli Amerikan yer altı rock kültüründen filizlenip ana akımı fethetti. REM bunca sene ortada dolanmasaydı daha mı iyiydi? Hayır, REM mirasını üreterek zenginleştirdi, misyonunu bunca sene bir arada tutunarak tamamladı.

9 Aralık 2011

my brightest diamond

my brightest diamond

Bstp Kasım sayısından:

“Akordiyoncu bir babayla kilise orgcusu bir annenin müzisyen kızı. Göçebe bir çocukluk esnasında maruz kalınan gospel, caz ve klasik gibi farklı müzik damarları, türlü çiçeklerden toplanan ballar. Belki de bugünkü melez tarzını bu yetiştirilişe borçlu. Texas’taki üniversite eğitiminin ardından New York’a taşınıyor Shara Worden, burada opera eğitimi alıyor, bir yandan da şehrin bağımsız müzik kültürüyle içli dışlı oluyor. İlk önce AwRY isimli kendi grubunu kuruyor, daha sonra ‘Illinoise’ albümü zamanlarında Sufjan Stevens’a turnede eşlik ediyor. Ama odak noktası kendi solo projesi müzisyenin ve My Brightest Diamond mahlasıyla ilk albüm 2006’da ‘Bring Me The Workhorse’ ismiyle yayınlanıyor. Duygusal, tutkulu ve katıksız bir albüm. Kabare, klasik ve rock gibi türlerle flört eden ‘Bring Me The Workhorse’, Worden’ın hem bir besteci hem de vokalist olarak rüştünü ispat ettiği bir iş. ‘Dragonfly’da örümcek ağına takılmış kızböceğinin öyküsünü anlatırken yüreklerimize meltem üfleyen, ‘We Were Sparkling’in buz gibi donuk enstrümantasyonuyla derimizi yakan, ‘Freak Out’ta içindeki cadıyı serbest bırakan bir kadın ozan. ‘Gone Away’de meramını anlatmak için bir mektup bile yazmayı beceremeyenlerimizi utandırmış, o mektupları umutsuzca bekleyenlerin de derdine yarenlik etmişti Worden. Bugün de süren büyüsünün temelinde biraz da kendine özgü hikâye anlatıcılığı yatıyor, son derece sıradan görünen izole hisleri ve imgeleri dondurup çerçeveliyor, onlara hem bir mahşer habercisi hem de hayranlık nesnesi olarak yaklaşıyor.

My Brightest Diamond müziği opera, klasik, indie rock, deneysel ve folk arasında mekik dokuyan bir müzik, bunca etkileşimi bir arada tutan unsur ise vokallerin şarkıların anlatıları üzerindeki mutlak hâkimiyeti. Bu şarkılar My Brightest Diamond şarkıları çünkü onları sadece Shara Worden söyleyebilir. İlk albümün rock odaklı tınısından 2008 tarihli ‘A Thousand Shark’s Teeth’in orkestral havasına geçerken de proje bu sayede mantıklı bir süreklilik içerisinde ilerledi. 6 yıllık uzun bir üretim süreciyle zenginleşen bu albümde gitarlar geri plana çekildi ve orkestranın parçalarından sadece biri haline geldi. ‘Inside A Boy’ ve ‘To Pluto’s Moon’ gibi şarkılar ilk albümün duygusal yükünü daha da dramatik bir seviyeye çekti. Sorun olarak zikredebileceğimiz tek şey albümün mükemmeliyetçiliğini biraz fazla belli etmesi, her detay üzerinde incelikle düşünülürken bazı şarkıların ayağına prangalar bağlanması.

my brightest diamond

O zamandan beri birçok grupla işbirliği yaptı ve birçok projenin içinde bulundu Worden. İlk akla gelenler indie rock heveslisi klasik müzik kuarteti Clogs’un son albümünde vokalist olarak varlığı, kompozitör Sarah Kirkland Snider’ın Odysseus temalı konsept albümü ‘Penelope’deki katkısı, son olarak da şair Mustafa Ziyalan ve fotoğraf sanatçısı Murat Eyüboğlu ile beraber oluşturduğu ‘Letters To Distant Cities’ isimli multimedya projesi. Her ne kadar Worden’a özlemimizi bu tip haberlerle biraz gidersek de yeni albümün vakti artık gelmişti. ‘All Things Will Unwind’ önceki albümlerin gölgesinde kalmayarak, geçmişteki başarıları tekrarlama ya da hataları temize çekme amacı gütmeden bağımsız bir şekilde var olmayı başarabilen bir albüm. Yeni albümde sonunda sesine en iyi eşlik edecek düzenlemeleri, dekorları ve temaları bulmuş gözüküyor Worden. Eserler farklı ruh haletlerini yansıtıyor, besteler tarz olarak birbirlerinden ayrılıyor fakat daha önceki albümlerden daha zahmetsiz ve insani tınlamayı başarıyor.

Açılıştaki ‘We Added It Up’ kaygısız ve havai bir şarkı, Shara akla sığmayan sopranosunu duyguların en neşelisini yansıtmak için kullanıyor. Bu noktada albüm kayıtlarında Worden’a eşlik eden ve New York’ta son dönemde hüküm süren indie ve klasik müzik arasındaki çiftleşme sürecinin odağında bulunan oda orkestrası yMusic’ten bahsetmek gerek. Albüme yaptıkları katkı sadece dekoratif değil, gitarın çok nadir duyulduğu ve perküsyonun sadece yeri geldiğinde ön plana çıkarıldığı bir albümde şarkıların eti kemiği olmuşlar. Geçmişte Antony Hegarty, Björk, Rufus Wainwright ve David Byrne gibi isimlerle çalışan yMusic’in bir tutam flüt, bir tatlı kaşığı keman tadındaki dokunuşları Worden’ın sesinin ve sözlerinin altını çiziyor. Orkestrasıyla karşılıklı köşe kapmaca oynuyor sanki Shara. Bazen o orkestranın peşinden koşuyor, bazen onlar Shara’nın arkasında nefessiz kalıyor. Shara’nın sesi akla ziyan, bugün var olan en maharetli kadın vokallerden ama dinleyici için zahmetsizlik yanılgısı yaratıyor. Bu sadece sesinin teknik derinliği değil, heceleri tonlaması, vurguları ve şarkıların duygularıyla bir olması sayesinde hâsıl olan bir hatiplik yeteneği. Worden gayet basit ve doğrudan şarkı sözlerine teatrallik katmayı becerebilen biri.

my brightest diamond

Biraz şarkı sözlerinin izini sürelim. ‘Escape Routes’ta “Sevmeyi öğrenmek bir ömür sürüyor” diyor Worden. ‘Be Brave’de “Biraz canın acıyacak / Cesur ol bir tanem / Değiş ve mahvolma” tavsiyesi var, ‘She Does Not Brave The War’da ise “Nefaset yaşla birlikte büyür” mısrası. Bunlar Shara’nın yaşadıkça öğrendiğinin, dersler çıkardığının ve bu derslerin şarkılara yansıdığının işareti. Bu aralar yoğun yaşıyor Worden. Yakın geçmişte ABD’nin krizden en çok etkilenen şehirlerinden biri olan Detroit’e taşındı, burada viran bir ev alıp yerleşti, yerel sanatçı gruplarıyla içli dışlı oldu. Hayat tecrübelerinin en önemlisi ise anne olmasıydı. ‘Reaching Through The Other Side’ın imgelemine de sızmış doğum deneyimi ancak en bariz hissedildiği şarkı oğluna ithaf ettiği ‘I Have Never Loved Someone’. Hayat verdiği canlıya o kadar hayran ki gözleri doluyor Worden’ın, kilise orgu ninni ve ağıt arasında bir denge kuruyor, umut ve kaygı bir arada hissediliyor: “Eğer yağmur tüm sızı ve acılarını yıkayıp götürmezse / İyi olduğunu sana söylemenin başka bir yolunu bulacağım”. Albümün ana temasını da ‘We Added It Up’ta koro halinde söylenen şu cümle özetliyor: “Aşk dünyayı birbirine bağlar”

Albümün en oyunbaz iki şarkısının içeriği ilginç. ‘There’s A Rat’ müzisyenin sesini bilinçli bir şekilde çocuklaştırıp yüksek oktavlara çıkardığı twee tavırlı bir şarkı. Şarkının kahramanı evindeki peyniri farelerden koruyor ve bu metafor üzerinden düşmanlarını belli ediyor: “Bankacılar, avukatlar, hırsızlar / Valiler, belediye başkanları, polisler”. Aynı politik damar ‘High Low Middle’da da var: “Eğer imtiyazlıysan imtiyazlı olduğunun farkında değilsindir / Halini ancak ayrıcalıklı değilsen bilirsin”. Ve “Açsın ama garip bir şekilde deli gibi çalışıyorsun” cümlesi. “Wall Street’i İşgal Et” hareketinin dünyanın dört bir yanında yankı bulduğu zamanların ruhunu yakalamayı becermiş Worden.

Telleri parmakla çekilen yaylılar ve uysal bir akustik gitarla inşa edilen ‘She Does Not Brave The War’ ve kadim dostu DM Stith ile beraber söylediği ‘Everything Is In Line’ ile istikrarlı ve zengin bir orkestral pop şarkıları toplaması yaratmış Shara Worden. Yine detaycı davranmış ve müziğin akademik tarafına eğilmiş ancak bir önceki albümün aksine bunu saplantı haline getirmeden kendini rahat bırakabilmiş, her şarkıya samimiyet ve yüce gönüllülüğü iliştirebilmiş. Derin kişisel, siyasi, uhrevi ve felsefi temaları dinleyiciyi boğmadan işleyebilen ‘All Things Will Unwind’ mükerrer dinleyişlere ve düşünceli hazımlara davetkâr.”

7 Aralık 2011

the antlers @ salon

the antlers

“Keşke ilk tanıştığımız an sana olan ödenmeyecek borcumun farkında olsaydım. Seni reddeden bir kemiğin istismarı altındaydın ve telafi etmek için beni kiraladın. Sen kolunda tüplerleyken odaya girdiğimde şarkı söyleyen ahenksiz morfin alarmları seni uyutuyordu ve seni “gök gürültüsü” diye çağırdıklarında bile onlara inanmadım. Yaşam belirtilerini kontrol ederken gülümsedim. Bir süre konuşmadın, üşüyordun. Sonra sesimin tınısından nefret ettiğini, seni yalnız hissettirdiğini, gitmem gerektiğini söyledin. Ama bir şeyler beni o hastane yatağının başında tuttu. Vazgeçmeliydim, onun yerine sana göz kulak oldum. Beni uyuttun ve seni kurtarmanın bir yolu olmadığını söylediklerinde onlara inanmadım” (Kettering)

Bir konseri ne kadar sevip sevmeyeceğimiz, oluşan ambiyansın içerisine ne kadar nüfuz edeceğimiz kuşkusuz sahnedeki müziğe ne kadar duygusal yatırım yaptığımızla da ilgili. Benim birkaç ayım kulağımda ‘Hospice’ ile geçti. ‘Hospice’, The Antlers’ın adını duyurduğu ilk albüm ancak grubun beyni Peter Silberman’ın kendi başına kaydedip yayınladığı ‘Uprooted’ ve ‘In The Attic Of The Universe’ albümlerini takip ediyor. The Antlers’a duyduğum yakınlığın ilk sebebi ‘In The Attic Of The Universe’ albümünün kapağının hala blogun tepesinde ikamet eden avatarımla olan benzerliğiydi. Silberman’ın dibe vurduğu, hayata karşı herhangi bir heyecan duymadığı ve evrenin uçsuz bucaksızlığı içerisinde kaybolduğu bir zamanda yarattığı bu albümün arkasından gelen ‘Hospice’ yayınlandığı sene birçok dinleyiciyi yerle yeksan etti. Kelime anlamı olarak ölümcül hastalığa yakalanmış kişilere kaçınılmaz sonlarını beklerken fiziksel ve ruhsal destek verilen sağlık merkezi anlamına geliyor ‘hospice’. Silberman, kendisini süründüren bir deneyim sonrası bir odaya kapatıyor kendini, sosyal yalıtım içerisinde ‘hospice’ analojisi üzerinden istismar edici bir ilişkiyi müzikle hikâyelendiriyor. Ne kadar otobiyografik olduğunu bilmiyoruz ama ölümcül bir hasta ve ona destek olmaya çalışan biri arasındaki gel-gitli ilişki yaşanmadan bu kadar yıkıcı bir şekilde tasvir edilemez. Hasta olan kişi bir çocuk ya da bir âşık olabilir ama fark etmez; doktor nasihatleri, hasta yatağı manzaraları ve ürkütücü rüya tasvirleri üzerinden suçluluk, görev bilinci, ahlak ve umut üzerine çıkarımlar ve ikilemler inşa ediyor Silberman. Müstehzilikten uzak, Silberman’ın odasından dünyaya uzattığı elin çaresizliğini açıkça hissettiren, acının en etten kemikten anlatıldığı albümlerden biri. Silberman’ın titrek falsettosu ve yer yer ona eşlik eden Sharon Van Etten’ın vokali. Kendimi o dönem ‘Hospice’ üzerine fazlasıyla yansıttıktan ve albümü bir nevi onma ve arınma aracı kullandıktan sonra bu sene yayınlanan ‘Burst Apart’ her ne kadar gayet iyi bir albüm olsa da elbette aynı hayat değiştirici etkiyi bırakmadı üzerimde. Farklı tellerden çalan, bir şarkıda post-rock, diğer şarkıda house denemelerine girişen, ama yine de tevekkülü ve bütünlüğü elden bırakmayan, baladlar ve aydınlık sekansların harmanladığı, dertli ama derdiyle baş etmeyi öğrenmiş bir albümdü ‘Burst Apart’.

the antlers

The Antlers müziği böyle, peki konser nasıldı? Konser öncesi kristensenn twitter’dan özet geçti zaten: “The Antlers sahnede müziğe ilk başladığı yıllarda Mogwai’ye benzetilen taze grup havası veriyor” ‘Hospice’ benim için bir dönemi damgalıyordu, o dönem geçti, ben değiştim ve bana sorarsan kötü yönde değiştim. Yine de The Antlers dinlemekten ürktüm biraz, geçmişteki kendimden (ya da şimdiki kendimden) ürktüğüm gibi. Bu yüzden konsere yalnız gittim, birkaç merhabadan sonra öne geçip şarkılara kulak verdim. Açılıştaki iki şarkı son albümden geldi, belki biraz da bu yüzden tutuk bir başlangıç oldu benim açımdan. Sahnede Silberman’a eşlik eden üç müzisyenden ikisi aynı zamanda The Antlers’ın daimi üyesi. Silberman ‘Hospice’teki şarkıları yazdıktan sonra kayıtlarda kendisine destek veren davulcu ve klavyeci Michael Lerner ve Darby Cici, ikinci albümde demokratik bir şekilde şarkı yaratımına da katkıda bulundu. İkisi de vazgeçilmez unsurlar The Antlers için, biri synth ve elektronik maharetiyle şarkıların atmosferini oturtuyor (‘Hospice’in ambient’a yakınlığı ve ruhani havası bu sayede vücut bulduydu), diğeri de uçup yok olma tehlikesine haiz şarkıların omzundan tutup ayaklarını yere bastırıyor. Üçüncü şarkı ‘Kettering’ çaldığında tutukluk filan bitti benim için, sırtımdan bir üşüme geçti, midem karıncalandı, gözlerim kızardı. Geçen hafta Wild Beasts konserinin durağanlığından bahsetmiştim, onlarla hiçbir zaman duygusal bir düzlemde kenetlenmediğimden konser kulağıma yansıyan seslerden ibaretti. The Antlers sahneye çıktığında sesler ikinci plana düştü belki de, konseri dinlemedim, roman gibi okudum, film gibi izledim daha ziyade. kristensenn’in dediği doğru çıktı, şarkıları yavaş yavaş katmanlandırdılar sahnede, sonlara doğru fenafillaha koştular. Albümlerinde idareli olarak kullandıkları fezaya çıkma hissini her şarkıya yansıttılar, özellikle konserin bis’ten önceki kısmını kapatan ‘Putting The Dog To Sleep’te benim diyen post-rock grubuna nispet yaptılar. Konser boyunca dünyanın öbür ucunda arşınladığım sokakları, sıkıştığım odadan dünyaya uzattığım elimin çaresizliğini anımsadım. Ve öyle görünmese de pek bir şeyin değişmediğini fark ettim. ‘Hospice’ten daha fazla şarkı çalsalar sevinirdim, en azından ‘Bear’i ve ‘Two’yu mesela ama bu kadarı da yetti. Bis bölümünde yukarı çıktım, üst katta sadece üç-dört kişi vardı, eğilip konseri izleyen insanlara baktım. Karanlıktı ve karanlıkta herkes sana benziyordu.

Setlist: Parentheses / No Widows / Kettering / French Exit / Atrophy / Corsicana / Rolled Together / Every Night My Teeth Are Falling Out / Hounds / Putting The Dog To Sleep // I Don’t Want Love / Sylvia / Epilogue

the antlers

3 Aralık 2011

videodrome #101

Sene sonu gelince videoların ve yeni albümlerin sayısı azalıyor, eldeki sınırlı örneklemden bunlar kaldı geriye.

Chelsea Wolfe – Sunstorm

Bu senenin karanlık şarkılar yapan tek tabanca kadın müzisyen kontenjanında iyi bir yer edindi Chelsea Wolfe, ilk uzunçalarında melodi ve ambiyansa eşit önem veren özkütlesi yüksek yaratılarıyla dinleyicinin derisinin altına nüfuz etmeyi becerdi. Bence ‘Sunstorm’ albümün güçlü şarkılarından bile değil ama ‘Mer’ sonrası ışık ayarlarıyla oynanmış ve ucuza mal edilmiş bir video çekmiş. Hayata ancak şeffaf turuncu kutuların içindeki ilaçlarla tahammül edebilen insanlar var.


Coasting – Portland

Brooklyn’li iki kız Coasting, garage ve surf rock tonlarındaki ilk albümleri ‘You’re Never Going Back’ten bir video gelse de kendilerinden bahsetsem diye bekliyordum nicedir. Hamurdan animasyon, müzik dinlerken kafalara girip uçan kaykaylarıyla fezaya yükselen ve müziklerini uzaylı arkadaşlara duyuran iki karakter. Müziklerindeki vahşi damara nazaran daha durağan bir video bu ama o da güzel.



Cymbals Eat Guitars – Keep Me Waiting

Gençler beyzbol sopasıyla araba çalıyor, yollarda çılgın atıyor, kırlarda patlıyor, insanların evine dalıyor, adam dövüyor, yaptığınız hayvanlık, iyi mi oldu şimdi? Brooklyn’li indie rock grubu bence gayet de sağlam olan yeni albümleri ‘Lenses Alien’ ile ilk albümün yarattığı etkiyi tekrarlayamadı her ne hikmetse. Ya da uzak kaldım işin merkezine, buradan algılayamıyorum belki de.



Fleet Foxes – The Shrine / An Argument

Bildiğimiz Fleet Foxes formülü, bir ormanın içinde yakılmış odun ateşinin başına yakışan sesler ama bu sefer doğaçlama üflemeli deliliği var şarkının sonuna doğru. Aynı sükûnet ama bu şarkının içine tekinsizlik kaçmış. 8 dakikalık videonun yönetmeni Robin Pecknold’un kardeşi Sean. Hayvanlar âlemi, vahşi bir geyik, canavarlar, neşinılciyografik.



Gauntlet Hair – Top Bunk

Arnold’un farklı filmlerinden kareler izliyoruz bu videoda, kapanış Terminatör’ün son sahnesiyle. Dalga geçer dururuz bu adamla, valiyken de eline yüzüne bulaştırdı bazı şeyleri ama bakıyorum da kalıcı filmlerde oynamış. Gauntlet Hair’e gelelim, müzikleri kulağa aşina gelen günümüz aşurelerinden, lo-fi geri dönüşüm, biraz soul, bol reverb’lü gitar, müstehzi olmaktan son anda yırtan beat’ler, işlemciden geçirilmiş vokaller. Genelde “hadi lan” derim böyle gruplara ama bu idare ediyor.

High Highs Open Season

New York'lu üçlü High Highs öyle bir EP yayınladı ki, iki kat daha uzun olsa senenin en iyi albümlerinden biri olabilirdi. Çınlayan piyano tuşları, narin gitar telleri. Video bana bir yerleri özletti, bir şehrin kahrını uzun zaman çekince bir şekilde tutsağı oluyorsun. Tüm strese sıkıntıya rağmen adanın nehir ya da okyanus gören bir köşesine gidip suyu izlemek güzeldi.


Patrick Wolf – Together

Patrick Wolf’un diğer adı drama. Albüm çıkalı epey oldu ama ömrünü uzatmak istemiş ki geçen hafta yeni bir video çıkageldi. Sırtında kanatlarla arz-ı endam eden Wolf mutluluğun peşinden koşmaya ve beraber tüm zorlukların üzerinden gelinebileceğini muştulamaya devam ediyor.


Still Corners – Into The Trees

İngiliz grup Still Corners Atlantik’in öbür tarafına geçip Sub Pop’a yamandı ve ilk albümleri ‘Creatures Of An Hour’da kaba bir genellemeyle eli yüzü düzgün bir dream pop işine imza attı. Sisli sesler, ahretten gitarlar, şarkı mı ölmüşlerimizin ruhu mu belli değil. Video için grubun performans görüntüleri üst üste bindirilip dandik kurgu efektleriyle çoğaltılırken araya doğa görüntüleri serpiştirilmiş. Geyik var, ayı var, dağ var, nehir var. Bu da yeni moda.

wild beasts @ babylon

wild beasts

Ane Brun konserini tembellikten gecikmeli yazmıştım. Wild Beasts konserini de geç yazıyorum ama bu sefer sebep tembellik değil. İki-üç gündür ara ara kafamda çeviriyorum geceyi ve her seferinde fark ediyorum ki iz bırakan, öne çıkan, hafızada yer eden hiçbir şey olmamış benim açımdan. Doğru sıfat bu olmayabilir ama hayatımda izlediğim en “normal” konserlerdendi Wild Beasts konseri ve bu yüzden hakkında yazması çok zor. Sanatçıların sahnede beklenmedik bir şarkı çaldığı, şarkılarına doğaçlama sekanslar kattığı, sahnedeki jest ya da sözleriyle izleyiciyle iletişimi derinleştirdiği ya da işitselliği görsellikle süslediği bir konserde bu öğelerden bir ya da daha fazlasına takılınıp konser izleme tecrübesi onun etrafında detaylandırılabilir. Kötü bir konseri yazmak ise en kolayıdır, sebepler sıralanır ve daha iyisinin nasıl olması gerektiğini anlatılır. Çarşamba gece izlediğim ise iyi ya da kötü olarak sınıflandıramadığım bir konserdi. Wild Beasts’in müziği hemen hepimiz için aşina, dans edilmeye yatkın duyarlı ve zihni bir pop türeviyle başladılar, bu senenin iyilerinden ‘Smother’ ile melankoli seviyesini yükseltip katmanlı olmasına rağmen aldatıcı basitlikte bir nefaset yarattılar. Sahnede yaptıkları da çoğunlukla son albümden seçilmiş şarkıları olabildiğince stüdyo kaydına yakın ve birebir icra etmek oldu. Hakkını vermek lazım, bu kolay iş değil zira Wild Beasts şarkıları grubun ufak ses kırıntılarıyla bile geniş ses alanları açabildiği, derin perspektifli ve hissiyat açısından yoğun şarkılar. Yetenekli müzisyenler olmasalar o şarkılar sahnede iki boyutlu tınlayıp yere yapışabilirdi. Hayden Thorpe’un falsettosu ve Tom Fleming’in ona tezat tömbekili vokali de tertemiz geldi kulaklara. Özetle işin icra kısmının altından fazlasıyla kalktılar. Ancak şarkıları olabildiğince derli toplu çalmaya odaklanırken bir konseri akılda kalıcı kılacak başka unsurları es geçtiler. Beklenmedik hiçbir şey yaşanmadı konserde, ne grupla izleyici arasında bir etkileşime, ne müzisyenlerin sahnede müziğin içlerinde yarattığı duyguları sözel ya da bedensel olarak dışa vurduğuna, ne de şarkıların üzerinde herhangi bir sihirli dokunuşa tanık olduk. Söyleyeceklerini çok iyi ezberlemiş bir hatibin topluluk karşısına çıkıp donuk bir ifadeyle konuşması gibiydi konser. Söyleyecekleri çok ilgi çekici şeyler olabilir ama içerik kadar sunum da önemli. Ben Wild Beast albümlerini dinlerken en çok tutku ve adanmışlık hislerini yakalıyorum, grup yürekten yazıyor ve kaydediyor o şarkıları, kendilerini hesapsız bir şekilde ifade ediyorlar. Sahnede ise tutuk buldum ve bu yüzden yazarken de nereden başlayacağımı bilemedim. O tutkuyu her gece her gece aktarmaları belki ütopik bir beklenti ama izleyiciler her gece değil bir gece görüyor şehri ziyaret eden bir grubu ve konser verme işi de tam olarak bu yüzden çok zor. Charlie Chaplin’in benzerleri yarışmasına Charlie Chaplin’in de katılıp sonuncu olduğu bir hikâye var, Wild Beasts de kendileri için düzenlenen benzer bir yarışmaya katılsa Çarşamba geceki halleriyle birinci olamazlardı gibi geliyor.

Zülal’in grupla röportajı ve Burutay’ın konser yazısı.

Setlist: Bed Of Nails / We Stil Got The Taste Dancin’ On Our Tongues / Albatros / The Devil’s Crayon / The Fun Powder Plot / Two Dancers (ii) / Deeper / This Is Our Lot / Two Dancers (i) / Reach A Bit Further / Hooting & Howling // Lion’s Share / All The King’s Men / End Come Too Soon

wild beasts

2 Aralık 2011

avea müzik bloggerları fikir takımı

avea

21 Eylül’de mail kutuma bir mesaj düştü: “Madem Avea büyük bir GSM şirketi olarak müzik blogger’larını bu denli önemsiyor ve yine madem ki müzik bloglarının kendilerini geliştirmeleri için Avea büyük bir fırsat olabilir; ben de danışmanlık görevim gereği bu ilişkinin en verimli hale gelmesi için çalışmalıyım.” Konu müzik blogu yazarlarından oluşacak bir “fikir takımı” kurmak. Mesajın sahibi Tolga Akyıldız, kendisini çeşitli müzik neşriyatlarındaki yazılarından tanıyorum. Buna benzer bir mesajı tam bir sene önce de atmıştı ancak o zaman kar amacı güden bir şirketin ön ayak olduğu bir projenin içerisinde yer almak içime sinmediğimden teşekkür etmiştim. Bu sene de aynı çağrı gelince merakım ağır bastı, tanıdığım başka müzik blogu yazarlarına da danışıp davete olumlu yanıt verdim.

Şunu açıkça ifade edeyim, ilk buluşmaya giderken bu işten nasıl hayırlı bir sonuç çıkacağına dair hiçbir fikrim yoktu. Zülal Kalkandelen bu konuda benden daha derin düşünmüş, belki bu tip girişimlerin bir müzik yazarları derneğinin oluşumuna ya da alternatif müziğe odaklanan çeşitli organizasyonlara kapı açabileceğini ummuş. Ütopik olsa da güzel ve uğruna çaba sarf etmeye değer düşünceler. 29 Eylül’de kimi Türkçe müziğe, kimi yabancı müziğe odaklanan 16 blog yazarı olarak Tünel’de bir mekânda toplandık. İnternetten aşina olduğum Zülal, Rahşan, Çetin, Zekeriya ve Okan gibi blog yazarlarını tanıma ve daha önce bir şekilde tanıştığım Harun ve Artemis’i de uzun zaman sonra tekrar görme fırsatı yakaladığım bir buluşma oldu. Bu bizim ayıbımız, kendimiz inisiyatif alıp buluşabilmeliydik daha önce, bir şirketin daveti sayesinde olmamalıydı ilk bir araya gelmemiz. Bunun yanında basılı müzik neşriyatlarının tarihe gömüldüğü günümüzde blogların gittikçe ülkemizde de daha görünür olduğuna dair bir emare olması açısından da faydalı bir toplantıydı. Ancak ilk kurt içime o gün düştü. İsmini yanlış hatırlıyor olabilirim ancak galiba Füsun Hanım Avea’nın müziğe verdiği önem ve yarattığı müzik platformu hakkında bir konuşma yaptı. Bahsettiği şeyler arasında hepimize şirketin düzenlediği konserlere ücretsiz giriş sağlayacak kartlar hediye etme (bu kartı az önce mutfak tezgâhında çektiğim yukarıdaki fotoğrafla ölümsüzleştirdim), bloglara reklam vererek maddi destek sağlama ve blog yazarlarını yurt dışında düzenlenen müzik festivallerine götürme gibi hususlar vardı. Ancak bizden ne beklendiği yönünde hiçbir şey söylenmedi. Avea bir şirket ve hissedarlarına karşı taşıdığı sorumluluk elbette müziğe karşı sorumluluğundan çok daha ağır basıyor. Avea’nın bir müzik platformu var, az önce gidip baktım, en çok Sıla, Murat Boz, Gülşen ve Serdar Ortaç’ın dinlendiği, site editörlerinin Sibel Can’ın yeni videosu ile ilgili haberler girdiği bir mecra. Bu da normal, Avea müzik pastasından maddi bir pay kapacaksa müzik tüketicisinin istediği ürünü ve hizmeti sunmak zorunda. Bazı blog yazarları müslüman mahallesinde salyangoz satabilir ancak kar amacı güden bir şirketin böyle bir lüksü yok. Bu noktada şirket ve “fikir takımı”nın bazı üyeleri arasında ciddi bir kan uyuşmazlığı olduğunu düşündüm.

İlk sohbet toplantısı 12 Ekim’de gerçekleşti. Konu “müziği yazmak”tı ve konuklar, hepsiyle daha önce aynı dergilerin sayfalarını paylaşmış olduğum, Naim Dilmener, Zülal Kalkandelen ve Murat Meriç oldu. Katılamadığımdan neler konuşulduğuna dair fikir bildirecek durumda değilim. Bu toplantıdan 10 gün sonra başka bir mail aldım Tolga’dan: “Şimdi bu Avea'nin bloglara banner verme mevzusu vardı hatırlarsan. Bu banner'in içeriği Avea Konserleri olacak. Tabii ki parasını da verecekler, mesele bloglara destek olmak zaten (maddi, manevi); senin konuya ilişkin bir sıkıntın yoktur tahmin ediyorum.” Benim konuya ilişkin bir sıkıntım olmaması mümkün değil ve bu tip bir mesaj aldığıma son derece şaşırdım. Evet, şirket ve Tolga bunun sadece iyi müziği yayma amaçlı bir reklam aktivitesi olduğunu ya da alt tarafı bir banner almakla bir blogun içeriğine ambargo konulmadığını düşünebilir. Ancak blog arşivinde kısa bir gezi yapmaları, şirketlerin bu tür hareketlerle müzik olgusuna bir parazit gibi yapıştığını, gençlik, özgürlük, mutluluk gibi müzikle bağıntılı kavramları kendi markaları üzerine devşirip maddi çıkar peşinde koştuğunu, müziğe “destek” vermenin destekten ziyade basit bir kar-zarar ilişkisinin rasyonel sonucu olduğunu düşündüğümü görebilirlerdi. Bunun için bir arşiv gezisine de gerek yok, blogun en sağdaki sütununda “Reklam değil sanat” logosu var, bunun görülüp de banner teklif edilmesi çok abes bence. Burada kimseyi suçluyor değilim, Tolga’nın danışmanlık pozisyondaki görevi bu, sormak durumunda. O sormak durumunda, ben de fikirlerim doğrultusunda reddetmek durumundayım.

İkinci sohbet toplantısı ise 17 Kasım tarihinde gerçekleşti. O toplantının konusu da “müzisyen ve sosyal medya” idi, konuşmacılar da Aylin Aslım, müzisyen/oyuncu Erdem Yener ve sosyal medyacı Bora Yeter oldu. Bu toplantıya katıldım ancak yine neler konuşulduğunu yazmayacağım. Zira diğer müzik blogları söz birliği etmişçesine uzun uzun yazılar yazdı bu konuda. Toplam 16 blog var projede, benimkini çıkar, bir de toplantılara hiç katılmadığını bildiğim iki-üç blog yazarı var, geri kalanlardan 9 tanesi geçtiğimiz hafta içinde birer post yayınladı Avea ve fikir takımı hakkında. Bu tabii ki tesadüf değil. 20 Kasım’da bana ulaşan başka bir mail’den alıntılamak isterim: “Senin ve Fikir Takımı’nın diğer üyelerinin "Tea&Talk" buluşmalarımızdaki gözlemlerinizi bloglarınızda paylaşmanız benim açımdan çok önemli. Artık herkesin neyin ne olduğunu anladığını, Avea ile kurduğumuz ilişkinin samimiyetinden şüphe etmediğini, benim iyi niyetli çabamı gördüğünü tahmin ediyorum. Sözün kısası Avea Blogger Fikir Takımı'na blogunda da sahip çıkmanı, yaşadığın deneyimleri (her ne düşünüyorsan onu) paylaşmanı rica etmekte bir sakınca görmüyorum.” 10 yıldır dergilere yazı yazıyorum, üç yıldır da bu blog var ama daha hiç kimse bana neyi ne zaman yazacağım konusunda bir ricada bulunmadı. Bunu kendimi prensip timsali biri olarak göstermek güdüsüyle değil doğru olanın bu olduğunun altını çizmek gayesiyle söylüyorum. Blogumun son derece önemsiz, sınırlı bir takipçi kitlesinin görüş alanında, amatörce yürütülen bir blog olduğu söylenebilir ama belli bir etik ve siyasi duruşu korumaya çalışan bir blog. Benim buraya dışarıdan gelen bir “rica” ile herhangi bir şey yazmam söz konusu olamaz. Haberleşme hakkımızın üzerine kondurulmuş oligopoli sisteminin bir ayağı olarak ikamet eden bir şirketin samimiyetine neden inanacağıma dair de hiçbir fikrim yok. İş dönüp dolaşıp başta bahsettiğim kan uyuşmazlığına geliyor. Müzik doğası gereği muhalif bir kavramdır, Avea gibi dev şirketler ise hayatlarımızı cehenneme çeviren sömürü düzeninin birer aktörü. Kinayesizce söylüyorum, blog yazarı arkadaşlarıma ve toplantılara katılacak diğer insanlara bundan sonra keyifli ve verimli zamanlar geçirmelerini dilerim. Tolga da kızmasın, her ne düşünüyorsam onu yazdım. İyi niyetlerinden şüphe duymadığım Tolga Akyıldız ve bu projenin hayırlı şeylere vesile olması için çaba gösteren Burcu Şensoy’a misafirperverlikleri için çok teşekkür ederim.