
Öncelikle fotoğrafın kalitesindeki düşüklük için özür diliyorum, yine unutkanlık yapıp cep telefonu kamerasıyla yetinmek durumunda kaldım. Daha güzeline rastlayınca değiştiririm.
İstanbul’da aynı gece iki konser çok oluyor da aynı gece iki indie konseri olmuyor pek. Saatler çakışmasın diye iki mekân konserlerin başlangıç saatleri arasına bir saat koydular ama yine de ikilemde kalmaktan kurtulamadık. Kişisel tercihim Real Estate’ten ziyade Fanfarlo oldu ama benim durumum Real Estate’i bir ay önce bir Girls konserini açarlarken izlediğimden kolaydı. Ancak Real Estate’i yeni izlememiş olsam da yine aynı tercihi yapardım çünkü grubun her şarkısı birbirine benziyor, tek alamet-i farikaları özgün gitar tınıları, onu da çok iyi kullanıyorlar gerçekten ama dinleyiciye konserde sundukları ek bir tecrübe yok. Fanfarlo’nun sahne performansının ise daha sürprizli olmasını bekliyordum zira orkestrasyonlarına girmeyen çalgı aleti yok ve ‘The Walls Are Coming Down’ videosunda da görülen ve baş aşağı asılmış halde bağlarından kurtulmaya çalışan Houidini-vari bir adamı bir konserlerinde tavana asmışlıkları var. Londra merkezli Fanfarlo, 2006’da kurulmalarından sonra birkaç single yayınlamış ve ilk uzunçalar ‘Reservoir’ 2009’da gelmişti. Albümün en güçlü yanı ama bir yandan da yumuşak karnı müziğin fazlasıyla aşina olmasıydı. Tam da bu yüzden sevdik ve tam da bu yüzden kafamızda soru işaretleri belirdi. Hiç dörtnala gitmeyen ama ağır da akmayan orta tempoda şarkılar, orkestral ve folk öğelerin dengeli bir karışımı, İsveçli müzisyen Simon Balthazar’ın içten ve yumuşak vokali. Cana yakın ve samimiler lakin şu da var ki mesela Beirut’u anlatmaya kalksam da benzer nitelemeler kullanırdım. Başka bir yakıştırma da Arcade Fire oldu Fanfarlo için, zira aynı onlar gibi kalabalık bir kadroyla trompetinden mandolinine, kemanından klarnetine, ne varsa müziklerine eklemliyor, sonuç olarak duygulu olduğu kadar dramatik bir etki yaratıyorlar. Ama Beirut kadar çalımlı ya da Arcade Fire kadar görkemli değiller ve ara sıra şarkıların içinde kaybolsalar da işleri basit tutup kestirme bir şekilde sonuca gitmeye çalıştıkları eserlerde ışıldıyorlar.
Şanslıyız zira Fanfarlo gibi grupları yeni albümlerinin yayınlanmasının arifesinde dinleme şansımız olmuyor pek. Genelde albüm çıkıyor, tüketiliyor, şarkılar eskiyor, bütün Avrupa turlanıyor, sıra en son bize geliyor. Fanfarlo’yu bu ayın sonuna doğru yayınlanacak ikinci albüm ‘Rooms Filled With Light’ın öncesinde izlemek bu açıdan keyifli oldu. Beş kişilik kadronun ritim kısmı, yani davuldaki Amos Memon ve bastaki Justin Finch, haricinde herkes konser boyunca enstrüman değiştirdi, klavye el yakıyormuşçasına her şarkıda tepesine başka biri oturdu. Fanfarlo müziğine kimliğini veren esas unsur üflemeliler diye düşünüyorum, bir şeyler çalıp çalıp sonra son sözü hep Leon Beckenham’ın trompetine ve Simon Balthazar’ın saksofonuna bırakıyorlar zaten. Konser öncesindeki beklentime göre pek sürprizli bir performans değildi ama tertemiz ve insanın yüzünde gülümseme uyandıran bir konser verdiler. Cathy Lucas’ın kemanını pek duyamadım, belki de bir gece önce kulakları Buzzcocks konserinde bırakmış olmamdandır. Son olarak grubun yeni albüme abandığını ve çaldıkları 15 şarkının 9’unun ‘Rooms Filled With Light’tan olduğunu not edeyim. Yeni albüm henüz internete düşmediğinden sadece bir-iki video vasıtası ile yeni şarkılardan haberdardık, ama yukarıda bahsettiğim Fanfarlo müziğindeki aşinalık faktörü yüzünden yabancılık da çekmedik.
Setlist: Replicate / Tightrope / I’m A Pilot / Dig / Lenslife / Tunguska / Comets / Deconstruction / Finish Line / Atlas / A Flood / Luna / Feathers / Shiny Things / Harold T. Wilkins, or How To Wait For A Very Long Time