27 Şubat 2012

videodrome #110

Lower Dens – Brains

Baltimore’un incilerinden Lower Dens yeni albüm ‘Nootropics’i Nisan sonu yayınlayacak. Grubun müziğinin nasıl hayaletli olduğu malum, bu şarkıdan anlaşıldığı kadarıyla yeni albüm de en az ilki kadar narkotik olacak. Kamera lensinin şaftı da en az Jana Hunter’ınki kadar kaymış, o ekrandan fırlayacakmışçasına bakarken görüntü de dayanamayıp titriyor.



Young Prisms – Floating In Blue

Hoş bir anı olarak müzik tarihine gömülebilecek shoegaze türün temel kurallarına sadık bazı gruplar sayesinde hala güncel müzik içerisinde etkisini hissettirebiliyor neyse ki. Üç senedir faaliyet gösteren San Franciscolu grup Young Prisms de bunlardan biri. Grup üyelerinin yüzlerinin mavi ve mor tonlarda birbirine geçiştiği video türün hissiyatına uygun.


Olafur Arnalds – Near Light

İzlandalı müzisyenin oturup birkaç günde misafirlerin huzurunda evde kaydettiği ‘Living Room Songs’dan bu şarkı. Animasyon videoda bol bol ofis topografyası, fotokopi makinası, mesai bitimi eve yapılan yolculuk sıkıntısı izliyoruz. Videonun sonunda umut var sanki. Peki hakikaten var mı?



Still Corners – Endless Summer

Sub Pop müzisyenleri Greg Hughes ve Tessa Murray müziklerini sinematik olarak tanımlıyor, hakikaten de ancak yarısı hatırlanan rüyalar gibi. Tekdüze bir davul ritmi, buğulu gitarlar, uzakta yankılanan orglar ve Murray’in uyurgezer vokali. İlk uzunçalar ‘Creatures Of An Hour’ geçen sonbahar yayınlanmıştı. Ekip bir arabanın içinde yol alırken bir kadın ve bir erkek birbirine sarılıyor, kameranın gözü denize dalıp gidiyor.



Beirut – Vagabond

Beirut video yayınlıyorsa benim de görevim yer vermek. Geçen sene yayınlanan ‘The Rip Tide’ın tınısı hiç şaşmayan Beirut güzelliklerinden. Askeri üniformalı adamlar ve hemşire kılıklı kadınlar bir balo salonunda bile kalplerini kırdırmayı başarıyorlar.



Black Marble – Backwards

Brooklynli synthwave ekibi punk etiğini synth ve davul makinelerine uygulayan geçmiş onlarca gruba pek bir şey katmıyor ama bu müzik de hep güzel arkadaş. Siyah-beyaz videoda armut kesip yatak bıçaklayıp baltayla sandık kıran şeytani güzellikte iki kadın var.


Islands – Hallways

Nick Thorburn ve sürekli değişen suç ortakları senelerdir bukalemun bir müzik yapıyor. Müzisyenin garage’dan rap’e bulaşmadığı hiç kalmadı ve en tahmin edilemeyen oluşumlardan biri Islands indie camiasında. Yeni albümü baştan sona dinlemedim ama son derece zahmetsiz ve zerre zorlamayan şarkılardan oluştuğu söyleniyor. Senelerdir yeterince zahmet veren ve zorlayan Islands için iyi olabilir. Video sırf kukla iskeletlerin canlı performansı için izlenir.



Indiensoci – Besnard

Bu şarkının aynı zamanda Braids ve Blue Hawaii üyesi Raphaelle Standell-Preston’a ait olduğundan başka hiçbir şey bilmiyorum. Zaten last.fm sayfasında da neredeyse sadece bu şarkı var. Hüzünler bu sefer bir oto yıkamanın süngerlerine sinmiş.

soap & skin

soap skin

Anja Plaschg, Avusturyalı bir çiftlik kızı. İlk enstrümanı piyano, sonradan keman ve elektronik seslere de ilgi duymuş. Zaten müziği de sırasıyla bu enstrümanlarla dile gelen bir müzik. Kabına sığmayan bir ruh, okul bitiremeyen, akademi yerine tırnaklarıyla kazıya kazıya yaratmayı tercih eden bir yetenek. 3 sene önce yayınlanan ilk albümü ‘Lovetune For Vacuum’ şamar gibi inmişti. Bir sürü şarkıyı, albümü sevmek mümkün ama güzelliğinden dolayı dinlemeye dayanamadığımız eserlere ender rastlıyoruz, o albümü dinlemek de öyle bir tecrübeydi, derin bir kuyunun dibindeki pis suda kendi aksimizi görmek gibi bir şeydi. Tasavvur ve sorgulamayla geçmiş bir ergenliğin ilerici bir müzikal izdüşümü. Yukarıdaki fotoğrafından da belli, yüzeysel güzelliği yücelten bir müzisyen değil Plaschg, eserlerinde genellikle piyanoyla yarattığı yalın ve zarif anları tehditkâr seslerin dibine gömmekten çekinmeyen, etrafında gördüğü neyse onu olduğu gibi müziğine yansıtan biri. Sözleri yazılmış en şairane ve incelikli sözler değil belki, piyanosunun tuşlarını döverken bir virtüöze tanıklık etmiş gibi de hissetmiyoruz ancak eserlerinde yarattığı atmosferi en güzel romanların en süslü cümleleriyle uyandırmak mümkün değil. 18 yaşında yayınlamıştı ilk albümünü, o sene babası beklenmedik bir şekilde vefat etti, inzivadan çıkıp tekrar yaratması zaman aldı. ‘Narrow’ bir mini albüm, 8 şarkılık, 30 dakikanın altında ancak öylesine yoğun ki zamansal kısalığını hissettirmiyor. Açılıştaki ‘Vater’ Almanca, isminden de anlaşılabileceği gibi babasına ithaf ettiği bir şarkı ve müzisyene bu albümün motivasyonunu da ‘Vater’ vermiş. İlk yarısındaki sükûnet ve şefkat yaklaşmakta olan fırtınanın habercisi gibi. İkinci yarısındaki duygusal boşalımda maddeleşen bastırılmışlıkların arasında çığlığı işitiliyor Plaschg’ın. Son düzlük çok ağladıktan sonra ciğerlere giren havanın ve yorulan kasların gevşemesinin verdiği sahte huzur gibi. ‘80’lerin Europop hitlerinden birinini cover’ı olduğunu hiç çaktırmayan ‘Voyage Voyage’ ve elektronik damarı kesif ‘Deathmental’ın dışında başka bir mücevher de ‘Boat Turns Toward The Port’. Metalik seslerin üstünde hükümranlığını ilan eden bir ses. Zaten Plaschg’ın esas sihri de sesinde. Toprakla yıkanmış, gerçekle yoğrulmuş, ne söylerse söylesin ikna eden.

Soap & Skin – Vater

a silver mt. zion

a silver mt zion

Bir-iki kere sorguladığım oldu. Acaba A Silver Mt. Zion’u (SMZ) gerçekten yaptıkları müzikten dolayı mı seviyorum, yoksa yıllar yıllar öncesinden kalma duygusal bir aidiyetten dolayı mı? 2006 tarihli ‘13 Blues For Thirteen Moons’ öyle bir albümdü mesela, içine bir türlü giremeyip grupla olan ilişkimi ciddi bir şekilde gözden geçirmek durumunda kalmıştım. Şimdi bu soruyu tekrar kendime sorunca gönül rahatlığıyla her ikisi de cevabını veriyorum. Gruba müzikal inancımı tekrar sağlamlaştıran ve bu ay iki yaşını dolduran ‘Kollaps Tradixionales’, SMZ’nin dönüşümünü tamamlayıp her zamankinden güçlü bir şekilde yoluna devam ettiğini gösterdi bana. “Yıllar SMZ’yi dingin bir orkestra-folk grubundan müzik dünyasında derin bir şekilde hissedilen düşünsel boşluğu doldurmaya gayret gösteren cesur ve özerk bir rock grubuna dönüştürdü” yazmışım o albüm için. Tembel bir post-rock etiketi yakıştırmak mümkün gruba tabi ama şimdi düşünüyorum da, onca gürültüye rağmen ben hala folk damarı yakalıyorum SMZ müziğinde. Yukarıdaki fotoğrafta grupla beraber poz veren Vic Chesnutt’ın o karedeki varlığı fikrimi güçlendiriyor. Zira tıpkı folk müzisyenleri gibi hüsranlardan, yenilgilerden ilham alan, o ilhamı gözü pek sözlere döken, bozgunlar karşısında yıkılmayıp yeniden doğuşun peşinde koşan bir grup oldular hep. Kendilerine atfedilen siyasi etiket de sözlerin içeriği ya da günlük hayattaki duruşları kadar müziklerinin temelindeki bu manevi hissiyatta yatıyor, her SMZ şarkısı dinleyenine farkındalık ve daha önemlisi umut aşılıyor. İlk albüm ‘He Has Left Us Alone…’dan bu yana şu sıralar zaman tekrar konserler veren Godspeed You Black Emperor’ın yan grubu olmaktan çıkıp birbirini kusursuzca tamamlayan beşli bir amiral gemisine dönüşürken bu hissiyat hiçbir zaman kaybolmadı eserlerinde. Şimdi elimizde dört şarkılık 'The West Will Rise Again' isimli bir tur albümü var, bundan sonra gelecek uzunçaların müjdecisi. Hiçbiri yedi şarkıyı aşmayan bu dört eser eskisi gibi inşa süreci ağırdan alınan ve fantastik kreşendolara tamah eden şarkılar değil, bu sefer her zamankinden daha mütevazı şarkı yapılarına yanaşıyorlar. Belki hiç olmadıkları kadar duygusallar, Efrim neredeyse yakarıyor, gittikçe duygularını daha açık bir şekilde ortaya koyuyor. Yeni SMZ’yi eskisinden daha bile çok sevmemin sebeplerinden biri bu zaten, enstrümanların arkasına gizlenmeyip insaniyetlerini ortaya atmaları, mesela ‘What We Loved Was Not Enough’ın sonlarında bir koronun Efrim’e eşlik etmesi. Bu kolektif ruhun esas olarak farkına bir konserde varmıştım, sahneye yarım daire şeklinde yayılıp şarkıları çalarken birbirlerinin gözlerinin içine bakmalarında. Lafı daldan dala atlayarak uzatabilirim, bu kadar yeter. Zaman onları haklı çıkardıkça içimin yağları eriyor.

A Silver Mt. Zion – What We Loved Was Not Enough

19 Şubat 2012

sea lions

sea lions

80’lerin başında twee, indie pop hatta indie filan hep aynı şeydi. Punk ve post-punk’ın erkeksi ve saldırgan tavrına karşı bir tepki niteliğindeydi. Söz konusu türlerin kendin-yap anlayışını benimseyen ama sahnede bir şeyler parçalayıp çığlıklar atmak istemeyen gençler, kendi halinde, utangaç gitar müzikleri yapmaya koyuldu. Türün ilk örneklerinden biri Television Personalities’dir, daha sonra okyanusun iki tarafında bir sürü grup çıktı, İngiltere’de akımın adına ‘cutie’ diyorlardı. Hırslar içinde kavrulmayan ve müzikal bir yetkinlik peşinde bile koşmayan bu gruplar kitapkurdu görünümleriyle kendi giyim tarzlarını oluşturdu ve hatta 1982’de Olympia’da kurulan K Records ve 1987’de Bristol’de kurulan Sarah Records ile beraber türün bayrağını taşıyan etkili plak şirketleri vücut buldu. 1986’da NME dergisinin The Pastels ve The Shop Assistants gibi çeşitli bağımsız İngiliz gruplarını bir araya toparlayan C86 isimli bir kaset hediye etmesiyle akım iyice bilinirlik kazandı. (İlginçtir, bu kaseti şu an sorsan kimsenin twee demeyeceği Primal Scream açıyor) Bu anlattıklarım klişe belki ama gerçekten her isteyenin grup kurabilmesi ve plak şirketlerinden bağımsız kendi halinde takılabilmesi o günlerde heyecan vericiydi. Twee’nin punk’a tepki olduğunu söylemiştim, türün müzikal eğilimi de bu tezatlığın üzerinden gelişti. Gitar soloları, öfke ve çığlık yok. Gitarlar yumuşak tonlarda çınlıyor, vokal nazik ve utangaç, ritim yapısı son derece basit. Neşeli tınlayan müziklere karşı genelde melankolik sözler. Bugün hala etkisini sürdüren ve özellikle 90’larda Belle & Sebastian sayesinde ana akıma yanaşan bir müzik türü twee. 2012’de hala bu müzikleri icra etmenin biraz sevimsiz bir yanı yok değil ancak iyi bir albüm dinlemeye de itiraz edemeyeceğim. Twee’nin etkisi Pains of Being Pure At Heart gibi grupların müziklerinde de hissediliyor ancak Sea Lions’ın yaptığı etkilenmekten ziyade birebir bir dönemin hissiyatını inşa etmek. Kaliforniyalı grubun akımın yine önemli etiketlerinden Slumberland bünyesinde çıkardığı Woody Allen göndermeli ‘Everything You Always Wanted To Know About Sea Lions’ albümü grubun dersini iyi çalıştığını gösteriyor. O zaman taze heyecanlar uyandıran sesler bugün nostaljik bir keyif veriyor daha ziyade ve Sea Lions’ın kullandığı oyuncak enstrümanlar da bu etkiyi güçlendiriyor. Bir kısmı power pop enstrümantallerinden oluşan 29 dakikalık 15 şarkı sıkmadan, boğmadan özet geçmiş. Adrian Pillado’nun sıradan baritonundan günlük gençlik problemleri, çocukluğa özlem, üzülmek için yaratılan bahaneler. Müzikteki retro akımları genelde eleştiriyorum ama iyi bir grubun üstünü çizmek için de geçerli sebep değil.

Sea Lions – I Should Be Sleeping

videodrome #109

High Places – The Pull

‘Original Colors’dan düşük bütçeli birkaç tane video yayınladı ikili ancak hiçbiri bu kadar güzel görünmüyordu. İkili loş bir şekilde ışıklandırılmış bir çiçek bahçesinde takılıyor. Komplike ancak zahmetsiz taklidi yapan bir elektronik ritim yatağının üzerinde akan sahte bir huzur yayan acılı bir vokal.


EMA – Take One Two

Erika M. Anderson geçen sene ‘Past Life Martyred Saints’ isimli güncel modalara kapılmadan su gibi akıp giden bir albüm yayınlamıştı, sevilir sevilmez, o ayrı konu. Bu şarkı zaten o albümden değil, sanatçının bir anti-bullying (akran istismarına karşı) örgütü için yardım amaçlı kaydettiği bir şarkı. Benim ilgimi daha ziyade video çekti, EMA ve birkaç arkadaşının 90’larda evlerinde acayip kıyafetler giyip bol bol güldüğü ergenlik zamanlarından kalma görüntüler. Oysa bir yandan da o evin duvarlarının dışında “garip” göründükleri için okul dolaplarına kilitlendikleri, hakaret gördükleri zamanlar. Yine de insan kimliğini sahiplenip güçlü durunca zor zamanları atlatmayı başarıyor. “Ucubeleri” ve dışlananları kutsayan bir video.


Jack White – Love Interruption

Jack White ne kadar üretse gelecek nesiller için o kadar iyi, ellerinde deşecek daha büyük bir külliyat olur. White Stripes, Raconteurs ve Dead Weather projelerinden sonra ilk defa kendi adıyla ‘Blunderbuss’ isimli bir albüm yayınlayacak müzisyen. Videoda bugünlerde beraber çalıştığı yardımcı vokalist, klarnetçi ve klavyeci hanımlar ile şarkısını efendi gibi icra ediyor.



Ifan Dafydd – Treehouse

Dubstep bitti, post-dubstep geldi. Ben artık etiketleri ve ne manaya geldiklerini bilemez oldum. Gallerli genç prodüktör tanınmayacak kadar şekil değiştirttiği vokal sample’larını mezara gömülmüş orglar ve minimal beat’ler ile bezeyerek ruh sahibi şarkılar üretiyor. Bu haliyle James Blake’e epey benziyor ve internette kendisinin Blake’in eski oda arkadaşı hatta kuzeni olduğuna dair laflar dönüyor. Orasını bilmiyorum ama Blake de kendi müziğinin Dafydd’den etkilendiğini söylemiş.



Chromatics – Lady

Chromatics 10 sene önce Seattle’da kurulan bir grup. O gruptan bir tek Adam Miller kaldı, çok gelen çok giden oldu. Şimdilerle Portland’dalar ve disco ve elektronik etkili lo-fi synth-pop karışımlarıyla her yaptıkları merakla beklenen bir oluşumlar. Yeni albüm ‘Kill For Love’ın da eli kulağında. Geçen gün bir Neil Young cover’ı salmışlardı ortaya, şimdi de yeni albümden bir video geldi. Grup üyelerini stüdyoda, vokalist Ruth Radelet’i ise sokaklarda ve arabada görüyoruz. Herkes balmumu heykel gibi ve ambiyans elbette retro.



Julia Holter – In The Same Room

Hatırlamaya dair bir şarkı bu. Videonun yönetmeni de farklı film formatlarında çektiği görüntüleri üst üste bindirip farklı renk şemaları kullanarak izleyicinin gözünde hatıra olgusunu uyandırmaya çalışmış, bir nevi gündüzdüşü. Deneysel sularda gezen Julia Holter daha kolay erişilir ‘Ekstasis’ albümüyle son zamanların en dikkat edilesi isimlerinden.



Lightships – Sweetness In Her Spark

Glasgowlu Teenage Fanclub’ın 90’ların başında indie pop türü içerisinde özellikle ‘Bandwagonesque’ albümüyle tarihi bir öneme sahip bir grup, hala da bir arada duruyorlar bildiğim kadarıyla. Grubun bas gitaristi Gerard Love şimdi de etrafına Teenage Fanclub’dan, The Pastels’dan ve Belle & Sebastian’dan dostlarını toparlayıp ilk solo albümünü çıkarıyor ‘Electric Cables’ adıyla. Ecnebilerin ‘bittersweet’ dediği şarkılardan bu, bir yandan insanın içini ısıtırken bir yandan nostaljik bir hüzün yaratıyor. Güneşli bir günde sokağa dolaşmaya çıkmak, şehrin sadece güzelliklerini görmek, çiçek tarlalarında yuvarlanmak.

17 Şubat 2012

fanfarlo @ salon

fanfarlo

Öncelikle fotoğrafın kalitesindeki düşüklük için özür diliyorum, yine unutkanlık yapıp cep telefonu kamerasıyla yetinmek durumunda kaldım. Daha güzeline rastlayınca değiştiririm.

İstanbul’da aynı gece iki konser çok oluyor da aynı gece iki indie konseri olmuyor pek. Saatler çakışmasın diye iki mekân konserlerin başlangıç saatleri arasına bir saat koydular ama yine de ikilemde kalmaktan kurtulamadık. Kişisel tercihim Real Estate’ten ziyade Fanfarlo oldu ama benim durumum Real Estate’i bir ay önce bir Girls konserini açarlarken izlediğimden kolaydı. Ancak Real Estate’i yeni izlememiş olsam da yine aynı tercihi yapardım çünkü grubun her şarkısı birbirine benziyor, tek alamet-i farikaları özgün gitar tınıları, onu da çok iyi kullanıyorlar gerçekten ama dinleyiciye konserde sundukları ek bir tecrübe yok. Fanfarlo’nun sahne performansının ise daha sürprizli olmasını bekliyordum zira orkestrasyonlarına girmeyen çalgı aleti yok ve ‘The Walls Are Coming Down’ videosunda da görülen ve baş aşağı asılmış halde bağlarından kurtulmaya çalışan Houidini-vari bir adamı bir konserlerinde tavana asmışlıkları var. Londra merkezli Fanfarlo, 2006’da kurulmalarından sonra birkaç single yayınlamış ve ilk uzunçalar ‘Reservoir’ 2009’da gelmişti. Albümün en güçlü yanı ama bir yandan da yumuşak karnı müziğin fazlasıyla aşina olmasıydı. Tam da bu yüzden sevdik ve tam da bu yüzden kafamızda soru işaretleri belirdi. Hiç dörtnala gitmeyen ama ağır da akmayan orta tempoda şarkılar, orkestral ve folk öğelerin dengeli bir karışımı, İsveçli müzisyen Simon Balthazar’ın içten ve yumuşak vokali. Cana yakın ve samimiler lakin şu da var ki mesela Beirut’u anlatmaya kalksam da benzer nitelemeler kullanırdım. Başka bir yakıştırma da Arcade Fire oldu Fanfarlo için, zira aynı onlar gibi kalabalık bir kadroyla trompetinden mandolinine, kemanından klarnetine, ne varsa müziklerine eklemliyor, sonuç olarak duygulu olduğu kadar dramatik bir etki yaratıyorlar. Ama Beirut kadar çalımlı ya da Arcade Fire kadar görkemli değiller ve ara sıra şarkıların içinde kaybolsalar da işleri basit tutup kestirme bir şekilde sonuca gitmeye çalıştıkları eserlerde ışıldıyorlar.

Şanslıyız zira Fanfarlo gibi grupları yeni albümlerinin yayınlanmasının arifesinde dinleme şansımız olmuyor pek. Genelde albüm çıkıyor, tüketiliyor, şarkılar eskiyor, bütün Avrupa turlanıyor, sıra en son bize geliyor. Fanfarlo’yu bu ayın sonuna doğru yayınlanacak ikinci albüm ‘Rooms Filled With Light’ın öncesinde izlemek bu açıdan keyifli oldu. Beş kişilik kadronun ritim kısmı, yani davuldaki Amos Memon ve bastaki Justin Finch, haricinde herkes konser boyunca enstrüman değiştirdi, klavye el yakıyormuşçasına her şarkıda tepesine başka biri oturdu. Fanfarlo müziğine kimliğini veren esas unsur üflemeliler diye düşünüyorum, bir şeyler çalıp çalıp sonra son sözü hep Leon Beckenham’ın trompetine ve Simon Balthazar’ın saksofonuna bırakıyorlar zaten. Konser öncesindeki beklentime göre pek sürprizli bir performans değildi ama tertemiz ve insanın yüzünde gülümseme uyandıran bir konser verdiler. Cathy Lucas’ın kemanını pek duyamadım, belki de bir gece önce kulakları Buzzcocks konserinde bırakmış olmamdandır. Son olarak grubun yeni albüme abandığını ve çaldıkları 15 şarkının 9’unun ‘Rooms Filled With Light’tan olduğunu not edeyim. Yeni albüm henüz internete düşmediğinden sadece bir-iki video vasıtası ile yeni şarkılardan haberdardık, ama yukarıda bahsettiğim Fanfarlo müziğindeki aşinalık faktörü yüzünden yabancılık da çekmedik.

Setlist: Replicate / Tightrope / I’m A Pilot / Dig / Lenslife / Tunguska / Comets / Deconstruction / Finish Line / Atlas / A Flood / Luna / Feathers / Shiny Things / Harold T. Wilkins, or How To Wait For A Very Long Time

16 Şubat 2012

buzzcocks @ babylon

buzzcocks

Konserden de bahsedeceğim ama bu post’un esas odak noktası Buzzcocks tarihi. Bu gece grubun ilk kadrosundan bir kişi vardı sahnede. O ilk kadronun sadece iki kişiden ibaret olduğunu düşünürsek fena değil aslında. Gitarist Pete Shelley 1976 Şubat’ından beri devam ediyor, diğer üye Howard Devoto’dan az sonra bahsedeceğim. Bu gece sahnede gitar çalan diğer üye Steve Diggle da birkaç ay sonra katılmıştı gruba, o yüzden onu da çekirdek kadrodan saymalı. Bas gitarist Chris Remminton sadece dört, davulcu Danny Farrant da altı senedir grupla, zaten Buzzcocks’un ikinci döneminin başladığı 1989’dan beri Shelley, Diggle ve birileri daha şeklinde ilerliyor grup. Howard Devoto diyordum, şehre Buzzcocks’un gelmesini bu müzisyen üzerinden kısaca punk’ın ne olduğundan bahsetmek için fırsat bileyim. Devoto önemli bir figür, Simon Reynolds bile dönemi anlattığı kitabın içinde Howard Devoto isimli bir bölüm ayırır ve Buzzcocks’a bu bölümdeki gruplardan biri olarak yer verir. Buzzcocks, 70’lerin sonunda kurulan onlarca punk grubundan biri ve türün üzerinde büyük etkileri var. Hal böyleyken kurucu üye Devoto’nun 1977’de bağımsız bir şekilde yayınlanan ilk punk albümlerinden biri özelliğini taşıyan ilk EP ‘Spiral Scratch’ sonrası gruptan ayrılmasının sebebi neydi? Punk denen şey çok çabuk gelişti, göz açıp kapayıncaya kadar kasırga geçti. Yoksul ya da orta sınıf isyankâr gençliğin dışavurumu olarak ortaya çıkan müziğin retoriği zamanla kentsel mahrumiyet ve genç nüfustaki işsizlik gibi konulardan uzaklaşıp sanat okullarındaki daha akademik çevrelerin oyuncağı oldu. The Clash’in “gerçek ancak sokak çocukları tarafından bilinebilir” anlayışı bir anda terk edildi ve birbirinin fotokopisi birçok grubun ortaya çıkmasıyla punk 1977’de bir tarikata dönüştü. Devoto, Iggy Pop ve John Cale gibi isimlerin katıksızlığının peşindeydi ve punk bir akıma dönüşüp kurumsallaşınca sürekli evrim dürtüsüyle hareket eden müzisyen gemiyi terk etti. Gitti solo takıldı, Magazine ile kafa açıcı post-punk albümleri yaptı, en sonunda külliyen müziği bırakıp fotoğrafçılıkla uğraştı. Bunları anlatmamın sebebi şunu dile getirmek: Punk gemisi daha Buzzcocks gibi kural koyucuların yeni yeni yola çıktığı zamanlarda bile su almaya başlamıştı.

Hep Devoto dedim ancak bu diğer Buzzcocks üyelerinin mantar olduğu anlamına gelmiyor. Tam tersi, Devoto sonrası Buzzcocks hatırlanası pop melodileri ve yapışkan çengeller ile punk enerjisini birbirine yedirerek seneler sonra Nirvana’nın müziğinde bile duyulabilecek özel bir damar yakaladı. Bu damarın adına pop punk diyebiliriz. Sivri sözleri vardı ancak bu sivri sözler daha ziyade aşk, gençlik ve cinsellik üzerineydi, bir Sex Pistols gibi kör gözüne parmağım politik olmadılar hiç. 1.5 sene içerisinde yayınladıkları ‘Another Music In A Different Kitchen’, ‘Love Bites’ ve ‘A Different Kind Of Tension’ punk tarihinin zirve noktalarındandır. Grubun cüretkârlığını hatırlamak için bu dönemdeki single’ları toparlayan ‘Singles Going Steady’i açan ve bu gece de konseri kapatan ‘Orgasm Addict’i dinlemek yeterli. 1981’de dağılmalarının sebebi plak etiketleriyle girdikleri çatışma sonrası yaka silkip grubu terk eden Pete Shelley oldu, sanatsal bağımsızlıklarının güme gideceğini hissettiği anda siktiri çekti. Tekrar bir araya geldikten sonra ilki 1993 tarihli ‘Trade Test Transmissions’ olmak üzere pop dozu daha yüksek beş albüm yayınladılar ama doğrusunu söylemek gerekirse ilk dönemin gölgesinden hiç kurtulamadılar. Buna rağmen Buzzcocks’u İstanbul’da görmek güzel. Elbette Buzzcocks’u bugün izlemekten daha güzeli Buzzcocks’u 30-35 sene önce izlemek olurdu. Mesela sıkıntı hissini cisimleştiren sadece iki notadan ibaret, kimine göre punk tarihinin en iyi gitar solosunu içeren ve bu geceki konseri açan ‘Boredom’ın 1980’deki aşağıdaki performansını. Bazı hissiyatlar maalesef zamana karşı direnemiyor ve ben verimli çağları seneler öncesinde kalmış grupların konserlerini izlediğimde bir Deniz Gezmiş anmasına katılmış gibi hissediyorum. “30 sene önce güzel bir şeyler yaptık, sonra da bir daha hiçbir şey o günkü gibi olmadı ama biz yine de o günlere sığınıp bugünkü kifayetsizliğimizi çaktırmamaya çalışıyoruz”. Buzzcocks’a dudak bükmek değil amacım, zira bizi fazlasıyla coşturdular bu gece ama şunu da not etmek isterim ki ‘Sick City’ dışında sahnede çaldıkları tüm şarkılar ilk dönemlerine, yani 1981 öncesine aitti. Benim bir şikayetim yok zira Buzzcocks’un hakikaten Buzzcocks olduğu dönemdeki şarkıları dinledik ama grubun bu tercihi kendilerinin de sonradan hiçbir şeyin aynı olmadığının farkında olduğunu gösteriyor. Konser hakkında çok anlatacak bir şey yok. Evet, Pete Shelley ve Steve Diggle epey yaşlanmış ama sahne performansları gayet iyi, yaldır yaldır çalıyorlar. Özellikle Diggle gayet hevesle çıkmıştı sahneye ve gitarının sapını 10 saniyede bir yukarı kaldırmak suretiyle seyirciyi havaya sokmaya çalıştı. Çaldıkları şarkılar ya da en azından damga vurdukları dönem bilinçaltımıza işlediği için havaya girmek de bizler için çok zor olmadı ve No Age konseri sonrası ilk defa kendimizi bir pogo ortamında bulduk, etrafımızdakileri ittirdik, ittirildik, eğlendik. Konseri izlerken etnografya müzesinde gibiydik bir yandan ama kapıdan dışarı çıktığımda saçlarım ve gömleğim sırılsıklamdı ve ben Buzzcocks gibi punk tarihinde kallavi bir yer tutan bir grubu artık veteran çağlarında görmekten bile memnunum.

Ufak bir eleştiri. Grup hakkında yazılan basın bülteninde Buzzcocks’un “Madchester akımının en önemli punk rock efsanesi” olduğu yazılıyor. Madchester, 1988 sonlarında adı konan ve 1992’ye kadar çabucak kendini bitiren döneme verilen bir isim. Buzzcocks o dönemde albümü bırak 1993 tarihli ‘Trade Test Transmissions’ için kaydedilen bir-iki demodan başka tek bir yeni şarkı yayınlamadı.

Setlist: Boredom / I Don’t Mind / Autonomy / Get On Our Own / Whatever Happened To? / Girl From The Chainstore / Sick City / Moving Away From The Pulse Beat / Nothing Left / Noise Annoys / Breakdown / Promises / Love You More / What Do I Get? // Harmony In My Head / Ever Fallen In Love / Orgasm Addict

13 Şubat 2012

videodrome #108

Sharon Van Etten – Soiree de Poche

Sharon Van Etten, La Blogotheque’in Paris’te ara sıra düzenlediği ve bizim her ne hikmetse hiç davet edilmediğimiz şu ev toplanmalarından birine konuk olmuş, korktuğumuz başımıza gelmiş. Bittiğimizin resmidir. Sırasıyla ‘Give Out’, ‘All I Can’, ‘One Day’ ve ‘Love More’.



Regina – Päivät Valuvat

Bu haftaki indie pop tadımlığımız Finlandiya’dan. Ülkenin iklimine zıt ama şarkının iklimine uygun yazlık bir video. Gölde yüzmeli, kürek çekmeli. Vokalistin ne dediğine dair hiçbir fikrim yok, güya Fince ve Türkçe aynı dil ailesinden bir de.


Cults – You Know What I Mean

Brian Oblivion yükseklerden atlayıp ateşlerden geçen bir sirk mensubu, vokalist Madeline Follin de onun için endişelenip zor zamanında yanında olan sevgilisi rolünde. Bir de başka bir adam var, aman evlerden ırak. New Yorklu ikili Cults’ın alışıldık 60lar tınılı, aşk ve yalnızlık temalı, sakin indie pop şarkılarından. Dublöre doyduğumuz andır.


Noel Gallagher’s High Flying Birds – Dream On

Noel Gallagher ne umuyorsak onu verdi solo albümüyle, hem 90lar nostaljimizi doyuran hem de müzik dinleme keyfimizi tatmin eden istikrarlı bir albümdü. Tıpkı o zamanlardaki gibi yüksek bütçeli, görsel olarak göz dolduran videolar çekiyor. Bu devirde pek görmüyoruz artık bunları. Cinsiyetler arası bir boks maçı, hakem Noel’in ta kendisi.



Lee Ranaldo – Off The Wall

Sonic Youth gitaristi ‘Between The Tides And The Times’ isimli yeni bir uzunçalar çıkarıyor. Şarkı da zaten Sonic Youth’un daha sakin damarına yakın tınlıyor. Videoda Williamsburg’deki Glasslands isimli mekândaki bir canlı performans ile Ranaldo’nun bizzat kaydettiği New York şehir manzaraları üst üste binmiş.


The Black Keys – Gold On The Ceiling

2011’de herkeslerin favori grubu haline gelen The Black Keys son albüm ‘El Camino’ vesilesiyle zafer turları atıyor dünyanın dört bir yanında. Video turne esnasında toparlanmış canlı performans, kayıt ve yolculuk görüntülerinden kolaj.



Sun Glitters – High

Sun Glitters çarpıtılmış vokal sample’ları, yoğun bas dolgusu ve uyurgezer ritimleriyle Burial özleyenlerin nefsini köreltecek, Balam Acab sevenlerin kulağını okşayacak bir müzik yapıyor. Bu şarkı aynı ismi taşıyan EP’den. Karanlık bir ormanda geçen video gençlerin elindeki kırmızı ve mavi tonlarındaki meşalelerle renklere boyanıyor.


Change Of Plans – Silver All Around

Walking Sounds oluşumunun girişimiyle geçtiğimiz Ekim ayında Çıplak Ayaklar Kumpanyası’nda kaydedilen canlı performans videolarının ikincisi.

the caretaker

the caretaker

Leyland Kirby uzun senelerdir müzik yapan ancak yaptığı işler ilk defa geçen sene yayınladığı ‘An Empty Bliss Beyond This World’ albümü ile birçok müzikseverin nezdinde bilinirlik kazanan bir müzisyen. 20lerin ve 30ların balo salonu müziklerinin atmosferde asılı kalmış kalıntılarını toparlayan albüm çürüme, kaybetme ve hafıza gibi temaları irdeliyordu. Kirby’nin kavramsal ilham kaynağı amnezi olgusu ve Alzheimer hastalarının bilinçaltlarında gömülü kalmış anılara müzik vasıtasıyla dokunabilme fikri eserlerinin temelinde yatan ana dayanak noktalarından biri. The Caretaker projesi de yoğunlaşılarak dinlenmeyi reddeden ancak bilinçaltına işleyip resimler uyandıran bir proje. Kirby’nin müziğini William Basinski ve Brian Eno gibi öncüllerin izini süren bir ambient denemesi olarak sınıflandırabiliriz, ancak Kirby uzak bir geçmişte kalmış sesleri toprağın altından çıkarıp bugüne taşıyarak kendine özgün bir hareket alanı yaratmış durumda. Yeni albüm ‘Patience’, yönetmen Grant Gee’nin Alman yazar W.G. Sebald hakkında çektiği filmin müzikleri aynı zamanda. Manidar bir durum zira Sebald’ın eserleri de 2. Dünya Savaşı’nın etkisi altında kişisel ve toplumsal hafıza kayıpları ile medeniyetler, gelenekler ve nesnelerin yok olmasını konu alan eserlermiş. Kirby bu albüm için kompozitör Franz Schubert’in üzerlerindeki fikri mülkiyet hakkı kalkmış eserlerine ve özellikle ‘Winterreise’ye odaklanıp kaynak materyalini buradan seçmiş. Yöntem bir önceki albümdekine benzer; oradaki lounge seslerinin yerini burada piyano sesleri almış ve müzisyen elindeki basit motifleri parçalayarak, çarpıtarak ve bozarak kolaja benzer bir anlayış ile yeniden yaratmış. Bu teknik kâğıt üzerinde ruhsuz ya da rastlantısal gözükebilir ancak ortaya çıkan sonuç fazlasıyla etkili ve düşündürücü. Bir önceki albüm plak çıtırtıları ile bezenmiş bir albümdü, bu dış etken daha da baskın bir hal almış ve beyaz gürültüye dönüşmüş yeni albümde. Öyle ki bu tıslamalar sık sık “müziğe” baskın çıkıyor, piyano döngülerinin güzelliğini “gölgeliyor”. Elbette müzisyen bunu yaparken bilinçli bir şekilde ölüm, çürüyüş ve kayboluş gibi kavramları uyandırmayı hedefliyor dinleyicinin zihninde. Aynı motiflerin farklı şarkılarda tekrar tekrar fakat farklı hallerde hayat bulması zamanın dönüştürücü gücünü anımsatıyor. Yan odadaki belli belirsiz konuşmaları duymaya çalışırcasına dinlenen bir albüm bu. Bu açıdan yorucu bir dinleme tecrübesi ama zaten eğlence amacıyla ortaya konmuş bir yaratı değil ‘Patience’. Biraz daha kısa ve öz olsa meramını daha iyi ifade edebilirmiş albüm ancak esasen görsel bir malzemeye eşlik etmesi gayesiyle kaydedildiği için bunu da kusurdan saymıyorum.

The Caretaker – Patience (After Sebald) [eserlerden kısa kesitler]

tennis + royal baths

tennis

Geçtiğimiz hafta twee temalı bir saatlik bir mixtape hazırladım. Bu “karışık kaset”lerin benim için en güzel tarafı bir araya getirecek uygun şarkıları seçmek için keşiflere dalmak ve daha önce hiç duymadığım grup ve şarkılarla tanışmak. Fark ettim ki 80lerde ortaya çıkan bu müzik akımının kökleri hakkında fazla bir şey bilmiyormuşum. Belki The Pastels ve Beat Happening dinlemişliğim vardı ama Tullycraft, Shop Assistants ve Tiger Trap gibi grupların isimlerini dahi duymamış, döneme damgasını vuran küçük ama etkili plak etiketi Sarah Records’ın kadrosunu hiç merak etmemiştim. Bu grupların şarkılarını dinlemek son derece eğlenceli ama bugün dinlediğim birçok grubun tuttuğu yeri fark etmek açısından da can sıkıcı oldu. Artık klişe halini aldı bunu söylemek ama günümüzün gitar temelli müziklerinin birçoğu fazlasıyla geçmişe öykünen, zaten yapılmışın üzerine fazla bir şey koyamayan müzikler. Mesela The Pains Of Being Pure At Heart dinlemek aslında 20-25 sene önce iki kasetçalardan birine bir twee, diğerine de bir shoegaze albümü koyup aynı anda dinlemek gibi bir şey. Vivian Girls gitar tonlarından çifte vokal armoniye kadar hemen her şeyi Tiger Trap’ten öğrenmiş. 60lardaki garage, 70lerdeki post-punk akımlarının nasıl suyu çıkana kadar geri dönüştürüldüğü malum. Hal böyleyken gitar-bas-davul üçlüsünün çoktan öldüğü ama henüz kimsenin cenaze namazını kılmadığını düşünür oldum. Biz doğmadan önce yapılan müzikler sırf biz ilk defa duyuyoruz diye yeni olmuyor. Geleceğin elektronik, soyut ya da deneysel seslerde yatıyor olduğu gerçeği yadsınamaz bir hal almış durumda.

royal baths

Bütün bunları düşünürken güncel gruplar tarafından yapılmış iki gitar-bas-davul albümü dinledim bu hafta. Biri Tennis’in ‘Young and Old’u, diğeri ise Royal Baths’in ‘Better Luck Next Life’ı. İkisi de grupların ikinci uzunçalarları. Tennis’in öyküsüne aşinayız, yedi ay boyunca tekneyle okyanusa açılan ve orada geçirdikleri zamanın güncesini müzikle tutan bir karı-koca. İlk albüm ‘Cape Dory’ bu heyecanla kaydedilmiş, lo-fi bir tınıya sahip, yakalayıcı ancak uçucu bir albümdü. İkinci albüm için aralarına bir davulcu almış ve The Black Keys’den Patrick Carney’in stüdyosuna girerek profesyonel desteğe başvurmuşlar. Sonuç olarak şarkıların kuştüyü ferahlığını fazla bozmadan az daha oturaklı ve keskin şarkılar kaydetmişler. Tennis’in güçlü yanı Alaina Moore’un sesinden aynı anda yansıyan masumiyet ve hınzırlık ile Patrick Riley’in güneşli gitarının melodik akışı. Ara ara kendini hissettiren piyano ve synth’in dışında yine bu güçlü yanları üzerine oynuyorlar ve sevimlilik kartını hep açık tutuyorlar. Sonuç olarak yine kulağı yakalayıcı ancak indie karmaşasının içinde kendine yeni bir alan açmaya gayret etmeyen bir albüm ortaya çıkmış. Royal Baths ise San Franciscolu bir grup ve söz konusu şehirdeki garage rock sahnesi halihazırda en bilinenleri Thee Oh Sees ve The Fresh & Onlys olmak üzere hatırı sayılır mezunlar vermiş durumda. Royal Baths tohumu orada atmış, sonra da bahsettiğim sahnenin kalıplarına sıkışmamak için dükkânı New York’a taşımış. Taşımışlar taşımasına ama kafalarındaki kalıpları yıktıkları söylenemez. Zira şarkıların her yerinden 60lar saykodelisi damlıyor. Tematik olarak dünyanın nasıl şeytanca ve karanlık bir yer olduğuna eğilmişler, ancak bu manzaraya bakıp üzülmüyor, aksine durumdan keyif alıyorlar. Hedefleri yapışkan şarkılar yazmak değil, bu yüzden çengelleri boşverip nakaratları saklamış, daha ziyade mükerrer riff ve ritimlerle dinleyiciyi hipnotize etmeye çalışmışlar. Blues’un için için ve garage’ın ise alev alev yanıcılığını aynı anda yansıtabilen bir grup, bu açıdan epey iyi bir türev olduklarını söylemek mümkün. Zaten gözümü kapatınca zevkle dinlediğim bu iki albüme de itirazım tam olarak burada yatıyor; iyi birer taklitler sadece ve geçmişe haddinden fazla bağımlılar. Öyle ki fotoğraflarında ve Royal Baths’in ‘Faster Harder’ videosunda olduğu gibi tüm görsel malzemelerinde de bu nostalji hissiyatı ve retro havasını bir satış noktası olarak kullanıyorlar. Ne varlıklarını göz ardı edebiliyor, ne de kendimi koyuverebiliyorum.

Tennis – Origins

Royal Baths – Darling Divine

10 Şubat 2012

cat power @ garajistanbul

cat power

İlk olarak basit ama cevabını gerçekten bilmediğim bir soruyla başlayayım. Her telefonun aynı zamanda birer fotoğraf makinesi olduğu bir zamanda bir konsere neden fotoğraf makinesi sokmak yasaklanır? Gerçekten cevabını bilmiyorum, bilen biri varsa lütfen bir şekilde söylesin bana. Yukarıdaki fotoğraf haliyle bu geceki konserle alakasız.

İkinci olarak da şu: Chan Marshall bugün 13 Şubat'ta vereceği Tel Aviv konserini İsrail ve Filistin arasındaki anlaşmazlık kendisini ruhen hasta ettiği için iptal edeceğini söyledi. İsrailli hayranlarını yalnız bırakması doğrudur ya da yanlıştır, bu tartışılır ancak keşke her sanatçı vicdanı ve meşrebi doğrultusunda siyasi duruş sergilemekte Marshall kadar yürekli olsa.

Cat Power konseri maalesef fiyaskoydu ancak bunun müsebbibi Chan Marshall ve grubu değil, organizasyonun kepazeliği oldu. Oysa güzel başlamıştı her şey, kapıda satılan sınırlı sayıda biletten birini almayı becerdim, o esnada Cat Power’ın soundcheck’inin bir kısmına denk gelmemle konser için de epey heyecanlandım. İlk rezalet kapıda gerçekleşti. Garajistanbul’un sokağına vardığımızda mekâna inen yokuşta bir izdiham söz konusuydu ve o tıkış tıkış kalabalığın içerisinde karın altında 20 dakika itiştikten sonra ancak kapıya gelmeyi başardık. Meğer izdiham kalabalıktan değil, izleyicilerin ufak bir aralıktan üzerleri ıncık cıncık aranarak içeri alınmalarından kaynaklanıyormuş. Bu esnada görevlilerin “yukarı çıkın”, “burada durmayın”, “adım atmayın” gibi bağırışlarına da maruz kaldık. İkinci saçmalık içerideydi. Cat Power’ın yaptığı müzik belli, son derece sükûnetli, dokunsan ağlayacak bir müzik. Ve seyirciyi konsere hazırlaması gereken DJ konseri beklerken bize dünyanın en bakkal dans şarkılarını layık gördü. Şöyle söyleyeyim, Metallica konserini dubstep dinleyerek beklemek gibiydi, sinirlerim gerildikçe gerildi. En önemli sıkıntı ise konserdeki gecikmeydi. Şayet biletin üzerinde saat 9 yazıyorsa, internet sitesinde saat 9 yazıyorsa, biz de konserin saat 9’da başlamasını bekliyoruz. Evet, konser saat 9’da başladı ama Londra saatiyle. Bunun adı tam anlamıyla terbiyesizlik. Dinleyicileri sığır güder gibi içeri alıp konserle alakasız müzikler eşliğinde 2 saat bekletmek konser organize etmek değil. Bu sorun Salon’da hiç olmadı, Babylon’da baskılar sonucu çözüldü, Garajistanbul ise şark kurnazlığına devam ediyor. Zırt pırt dürtüp bira ister misiniz diyen çalışanlara, konseri düzenleyen GSM firmasının arka plana koyduğu kısa mesaj yansıtan ekranın çirkinliğine filan hiç girmiyorum. Bütün bu yaşananlar sonucu Chan Marshall sahneye çıktığında yuhalandı. Bunu da başardık, dünya üzerinde var olan en değerli kadın ozanlardan birini yuhalayarak, ıslıklayarak karşıladık. Bundan Garajistanbul ve söz konusu GSM firması ortaklaşa sorumludur. Her şeyi bir yana bırak, Chan Marshall gibi bir kadını görmek için bir GSM firmasına muhtaç oluşumuza yanıyorum.


Açıkçası konser daha başlamadan bitti benim için, gece Cat Power ağzıyla kuş tutsa iyi hatırlamayacağım bir gece halini aldı. Cat Power da ağzıyla kuş tutmadı belki ama elinden geleni yaptı. Bir kere sahneye çıktığında yaşadığı şoku yüzünden okumak mümkündü, kimse yuhalanarak çıkmak istemez izleyici karşısına. Ona 10:45’te çıkacaksın denmiş, o da öyle yapmış, bu duruma düşmeyi hak etmiyordu. Yine de bazılarının aksine dinleyicinin velinimeti olduğunu bildiğinden işini en iyi şekilde yapmaya koyuldu ve konsere aşağı yukarı 1.5 senedir sahnede söylediği ancak henüz bir albüme dâhil edilmediğini zannettiğim ‘Bully’ ile başladı: ‘1927 güzel bir seneydi’. Dört kişilik bir grubu var Marshall’ın. Altı sene önce özgün şarkılardan oluşan son albümü ‘The Greatest’ı yayınladığında The Delta 72’den klavyeci Gregg Foreman, Lizard Music’ten gitarist Erik Paparazzi, Dirty Three’den davulcu Jim White ve Blues Explosion’dan bas gitarist Judah Bauer’den oluşan bir ekip kurmuştu. Bu gece gördük ki bu dört isimden üçü Chan Marshall’a konserlerde eşlik etmeye devam ediyor. Kendilerini kanıtlamış adamlar hepsi ve konserin ortalarında giriştikleri kısa enstrümantal manasızlığı göz ardı edersek uzun zamandır Marshall’ın arkasında beraber çalmanın rahatlığıyla akıp gittiler. Sakin olması gerektiği anda lâl, patlaması gerektiği anda havai fişek kıvamında bir konserdi. Aynı anda soul, country, blues ve rock damarlarını yansıtan şarkıları kayıtlı hallerinden daha değişik dinamiklere sokarak çaldılar. Örneğin konserin ilk kısmının kapanışındaki ‘The Greatest’ alıştığımızdan çok farklı bir şekilde çalındı ve en sonunda gürültüye bağlandı. Bir Cat Power konserine esas olarak Marshall’ın sesini duymak için gidilir, mekânın akustiği vasat olsa da ben kendisini dinlemekten tatmin oldum. Marshall’ın zor bir hayatı oldu, önce ailevi problemler, sonra bağımlılıklar kendisini akıl hastanesine kadar götürdü ve sanırım bu yüzden şarkıları en gerçek, en hissederek o söylüyormuş gibi geliyor hep. Organizasyonun bu kadar felaket olmadığı ve daha sıkı yoğunlaşabileceğim bir ortamda izlemek isterdim. Tadım kalmadığı için konserin dörtte üçü gibi bir noktada kendimi dışarı attım, "Escape To Music" alt başlığıyla düzenlenen etkinlikten arkama bakmadan kaçtım. Çalınan şarkılar çok fazla aklımda kalmadı ama 2008 tarihli son cover albümü Jukebox’tan ‘Ramblin’ (Wo)man’, ‘Silver Stallion’, ‘Don’t Explain’ ve ‘Lost Someone’ı hatırlıyorum. Bir de sanırım arada Nico’dan ‘These Days’ cover’layıp o şarkıyı çaktırmadan yine son albümden ‘Song To Bobby’e bağladı. Uzun lafın kısası Cat Power iyiydi ama çevresi kötüydü. Bir önceki İstanbul konserine nasıl geveze seyirciler limon sıktıysa, bu seferki de organizasyon yüzünden güme gitti.

3 Şubat 2012

videodrome #107

M. Ward – The First Time I Ran Away

Zooey Deschanel ile hoppidi hoppidi takılmak iyi gelmiş olsa gerek ki uzun zamandır tek başına ses vermiyor Matt abimiz. Ama öyle görülüyor ki yeni albümü ‘A Wasteland Companion’ ile bu ilkbahar yine hüzünlere gömecek bizi. Bu şarkı da albüme dair epey heyecan uyandırıcı. Animasyon video, ana karakterinin kaçış öyküsünü üç perdede özetliyor.



Feist – The Bad In Each Other

‘Metals’ın davetkâr açılışı. Feist’ın alışılmışın aksine ortalıkta görünmediği bu video Meksika’da çekilmiş. Hem bu yüzden hem de kurgu tekniği sebebiyle Iñárritu filmlerini andırı bana. Paralel öykülerden ziyade paralel hissiyatlar.



Mirel Wagner – No Death

Terk edilmiş bir binada tek başına akustik gitarıyla şarkı söyleyen bir kadın. Sözler ölümün bile sevenleri ayıramayacağına dair; imgelem dünyası biraz arıza. Wagner’in şarkıları hep böyle karanlık temaları irdeliyormuş. Derin göller ve dipsiz ormanlar.


Nicolas Jaar – Materials

1990 ve sonrasında doğan neslin üyesi olan Nicolas Jaar Şili’de geçirdiği çocukluğu sonrası doğum yeri New York’a döndü ve birkaç senedir minimal tonlarda “organik” olarak nitelediği bir elektronik müzik türevi icra ediyor. Bu eserinde caz etkileşimleri de mevcut. Gerçeküstü imgelerle dolu bu çocukluk karabasanı baştan sona izlenmeye değer.



The Luyas – Moodslayer

Arcade Fire ve Bell Orchestre bağlantılı bir grup The Luyas. Stefan Schneider’ın ayrılmasıyla üçlüye dönüştüler, üçüncü uzunçaların kayıtlarına önümüzdeki ay girişiyorlar. Indie rock denen şeyin deneysele yakınsayan tarafındalar, bu şarkıdaki rahatsız perküsyon girişi ve arka plandaki gerilimli yaylılardan da anlaşılabilir. Yarı animasyon, yarı soyut bir video.



Lia Ices – Little Marriage

Aşağıdaki örnekteki gibi zarifçe ayak sürüyen harika şarkılardan müteşekkil ‘Grown Unknown’ biraz gözden kaçırıldı ama Lia Ices videolarla albümü gündemde tutmaya devam ediyor. Sanırım rastgele toplanmış arşiv görüntülerinden kotarılmış bu video. Mevlevilere dikiz.


SoKo – First Love Never Die

SoKo yarı-Fransız yarı-Polonyalı bir şantöz ve sevimlilik puanlarına oynayan bir Youtube ünlüsü. Popüler kültüre ilk salvoyu Spike Jonze’un çektiği ‘I Thought I Was An Alien’ ile yapmıştı. Şimdilerde Los Angeles’ta; Warpaint’ten birileriyle takıldığına dair bir haber de görmüştüm. İki çocuğun kuzu kovalayıp el ele koşmalı kırsal maceralarını nostaljik filtrelerle görüntüleyen bu videoyla aynı sevimlilik damarından devam ediyor.



Bonnie Prince Billy – Black Captain

Londra’daki o ünlü siyah taksinin 100. konuğu güneş gözlüklü ve pembe yün şapkalı bir efsane.

the maccabees

the maccabees

The Maccabees Londralı bir beşli. Özel okulda okumuş, müziğe merak salmış genç adamlar. 2000’lerde İngiltere’de peydahlanan sayısız gitar grubundan biriler. Hafif garaj kokan tarzlarıyla o kadar grubun arasından sıyrılmaları için yeterince sebep yoktu doğrusu, ilk iki albümleri ‘Colour It In’ ve ‘Wall Of Arms’ İngiliz müzik listelerine fena olmayan yerlerden şarkılar soksa da genel olarak üzerlerinden atlandı ve medya The Maccabees’e ilgi göstermekte cimri davrandı. Onlar da tepki olarak daha sıkı yoğunlaştılar, çok daha fazla emek sarf ettiler ve kendi ifadelerine göre ilk defa gerçek bir grup gibi hissederek üçüncü albümlerini kaydettiler. Tıpkı memleketlileri The Horrors ve Wild Beasts’in geçen sene yaptığı gibi eski yaratılarını fersah fersah aşan bir albüm ‘Given To The Wild’. Gerçi izlediğim birkaç video ve kulağıma çalınmış birkaç şarkıları dışında yeterince hakim olduğumu iddia edemeyeceğim müziklerine ama birçok gruba belki de fazlasıyla kolay bir şekilde yapıştırılan “olgunlaşma” etiketini hakikaten hak ediyorlar. Prodüksiyonda her türlü ayrıntının üzerinde kafa patlatılmış, melodilerin sürükleyiciliği ve katarsis anlarının vuruculuğunu maharetle kullanan, makas değiştirişlerin sakil durmadığı dinamik şarkılar bunlar. Bol bol Arcade Fire benzetmesi kullanılıyor ama albümü dinlerken, biraz da yakın zamanda izlediğimiz konserin de etkisiyle, The Antlers canlandı kafamda. Aynı dokunaklılıkta ama içinde birer volkan barındıran ve patladıkları zaman dinleyeni mahveden şarkılar bunlar. Narin piyanolardan gitar gürültülerine hissettirmeden dümen kırıp titrek mum ışıklarından havai fişeklere koşuyorlar. İtidal üzerine kurgulanmış bir albüm ve bu sebepten salınım ya da boşalım anları daha da büyük birer ödül halini alıyor. Tek tek şarkı ismi zikretmek zor zira bütün olarak tecrübe edilmesi gerekiyor ‘Given To The Wild’ın. Orlanda Weeks’in camdan vokalinden dökülen sözlerde olgunlaşma ve nostalji var. En kolay sindirilir şarkılardan ‘Pelican’da bile ‘Yaşlanıyoruz / Ve farkında bile olmadan / Öbür dünyayı boylayacağız” kabilinden karanlık bir söz var. Bu tematik öz de albümün şarkıların toplamından daha büyük bir boyuta ulaşmasına yardımcı oluyor. Bu sefer hak ettikleri ilgiyi görürler mi bilmem ama The Maccabees kesinlikle gurur duymaları gereken bir albüm yaratmış.

The Maccabees – Forever I’ve Known

grimes

grimes

Grimes mahlasıyla müzik yapan Claire Boucher, Montrealli bir illüstratör ve müzisyen. Montreal menşeli sanatçıların komün halinde takılmaya yatkınlığı oluyor, Boucher de şehrin kendi yağında kavrulan plak şirketlerinden Arbutus’un çevresindeki çembere dâhil bir sanatçı. Arbutus bir plak şirketinden ziyade kitap basan, film projelerine destek çıkan bir mültimedya kolektifi aslında, onu da not düşelim. Tabii Grimes müziğiyle bu oluşumun sınırlarını aştı ve ilk uzunçaları ‘Visions’ için 4AD’ye imzayı çaktı. İlk uzunçalar diyorum ama Boucher’in deyimiyle ilk “gerçek” uzunçalar bu. Grimes’a uzun zamandır yönelmiş bir ilgi var blogosferde (ki bu ilginin başını gorillavsbear çekiyor) ve bu sebeple daha önceki denemeleri ‘Geidi Primes’ ve ‘Halfaxa’dan da bölük pörçük de olsa haberdar olmuştum. Bunlar daha ziyade bilinç akışı tekniği ile giden, umut barındıran ama dağınık kayıtlardı. ‘Visions’a gerçekliğini veren şarkıların ortak bir amaca hizmet etmesi olsa gerek. Hususi ve tuhaf bir kadın Boucher, albümünü “post-internet” etiketiyle damgalayan da ta kendisi. İnternet neslinin dikkat dağınıklığını ve kendini sürekli ifade etme alışkanlığını, bilginin her an erişilebilir olmasının yarattığı boş vermişliğini yansıtan rahat, gevşek ve geveze bir albüm bu gerçekten de. Çarpık bir elektro-pop diyebiliriz Grime müziği için; kesilip biçilmiş davul makinelerinin süslediği aciliyetli synth ve bas akışıyla Arbutus bünyesinde de vücut bulan punk tavrı ve pop duyarlılığı birleşiminin yeni bir dışavurumu. Derin olma derdi bulunmayan, popüler olana yakın durmaktan çekinmeyen, zahmetsiz, pürüzsüz ve tehditkâr olmayan bir müzik. Ama bir yandan da kendin-yap estetiğinin deneyselliği ve ayrıksılığı mevcut. Sanırım Grimes müziğinin albenisi de burada, yapışkanlık ve yabancılık olguları bir arada. Her şey sonuna kadar planlı ama yine de üstünkörü. Bu bahsettiğim tezatlar albüm kapağına da yansımış, ilk şarkı ‘Infinite ♥ Without Fulfillment’ın adındaki kalp sembolüne karşılık kapaktaki death metal imgeleri. Son olarak Boucher’in vokaline dikkat çekmek lazım. ‘Eight’te olduğu gibi çok tizlere çıktığı zaman rahatsız edici olabiliyor ama şekilden şekle girmesine rağmen karakteristik dokusunu koruyarak şarkılara kimliğini veren bir ses, bazen çocuksu bazen yetişkin ama her zaman acibe. Grimes eskiden de umut barındırıyor demiştim, bu sefer potansiyelinin sınırına biraz daha yaklaşmış.

Grimes – Oblivion

Grimes – Genesis

Grimes – Vanessa

peter broderick

peter broderick

Basatap’ın Ocak sayısından:

Peter Broderick’i tanımayanlar için önce kısa bir özet. 1987 doğumlu müzisyen genç yaşına rağmen şimdiden hatırı sayılır bir külliyata sahip. Küçükken klasik keman eğitimi alan ve banjo, mandolin, gitar ve testere gibi diğer çalgı aletlerinin icrası için de kendi kendini eğiten Broderick, multienstrümantalist kimliğiyle Horse Feathers ve Laura Gibson gibi birçok sanatçıyla turlamış, M. Ward ve Dolorean gibi çok farklı türlerde eserler veren müzisyenlerin stüdyo kayıtlarında yer almış. Ancak Broderick’in esas odak noktası kendi müziği olmuş her zaman. 2007’de Danimarka’dan gelen bir teklifi sanatçının hayatında bir dönüm noktası olarak görebiliriz. Post-rock ve elektronik gibi türleri indie hassasiyetiyle daha kolay sindirilir bir hale getiren Kopenhaglı grup Efterklang’ın davetiyle Portland’daki hayatını askıya alıp Atlantik’in öbür tarafına geçmiş ve ‘Parades’ albümünün akabinde çıkılan tura katılmış. Bu dönemki deneyimleri Broderick’in yaratıcı özünü daha da belirgin hale getirmiş olsa gerek zira bu tecrübe sonrası müzisyenin solo yaratıları hız kazanıyor. İlk albümü 2007’de İsveçli ufak bir etiketten yayınlanan ve pamuklara sarıp sarmalanası solo piyano eserleri içeren mini albüm ‘Docile’. ‘Retreat/Release’ isimli 7” de hemen hemen eş zamanlı. Arkasından müzisyenin ilk uzunçaları olan ‘Float’ yayınlanıyor, bu sefer piyano tınılarına keman da eşlik ediyor. Broderick içindeki müziği keşfederken farklı yollara girmekten imtina etmiyor ve ilk eserlerindeki minimalist ve modern klasik eğilimlerin aksi bir yöne giderek 2008 sonlarına doğru yalın bir gitar ile vokalden oluşan ve bir folk kaydı olarak nitelendirilebilecek ‘Home’ isimli uzunçaları yayınlıyor. Sanatçının külliyatının başka bir mihenk taşı da dizinden ameliyat olup birkaç ay evine mahkûm kalınca kaydettiği incelikli şarkılardan oluşan ‘How They Are’.

Broderick’in ismini gitar, piyano ve yaylıların organik tınıları arasına elektronik ya da bulunmuş sesleri ve alan kayıtlarını sızdıran ve son derece üretken bir şekilde eserler veren bir genç kompozitör grubunun içinde anmak mümkün. Nils Frahm, Keith Keniff, Rafael Anton Irisarri ve Ólafur Arnalds gibi isimleri bir çırpıda akla getiren bu müzik kazanının içinde bulunan müzisyenler sık sık birbirleriyle de işbirliğine giriyor. Peter Broderick özeline baktığımızda bu işbirlikleri 2011 senesini müzisyen için oldukça yoğun bir sene haline getirmiş. Sanatçının her yaptığı işi listelemek zor ancak Dustin O’Halloran ve Stars Of The Lid’den Adam Wiltzie’nin bu senenin en akılda kalır albümlerinden birine imza atan ortak projesi A Winged Story For The Sullen’daki katkılarını, Machinefabriek ve Takumi Uesaka ile olan çalışmalarını ve Laura Arkana ile Paris’ten Berlin’e taşıdığı bir arkadaşlığın meyvesi olan ‘Lentemuziek’i anmadan geçmek olmaz. Peter Broderick’in peşine düşmek uçsuz bucaksız ses dünyalarında yolculuğa çıkmak gibi bir şey.

peter broderick

Bu yazının ana konusu sanatçının son albümü ‘Music For Confluence’. Bu albümü Broderick’in çeşitli sanatsal disiplinlere bahşettiği birer konsept üzerine inşa edilmiş albümler serisinin bir parçası olarak görebiliriz. ‘Music For A Sleeping Sculpture of Broderick’, ‘Music For Falling From Trees’, ‘Music For Congregation’ ve son Haiti depremini konu alan bir film olan ‘Music For Grace and Mercy’ sonrası bir başka film müziği çalışması. “Confluence” kelimesi akarsu kavşağı manasına geliyor. Idaho’da, Snake ve Clearwater nehirlerinin buluştuğu noktadaki bir kasabada, 1979 ve 1982 yılları arasında 5 genç kadın kayboluyor. İpuçları tek bir adamı işaret ediyor ancak adam delil yetersizliğinden hiçbir zaman yargılanamıyor. Film, 30 yıl süren soruşturma ve onca yıl vicdani huzura kavuşamayan bir kasabayı mercek altına alan bir belgesel. Konu ağır, zira bir anda ortadan kaybolan birini bekleyen geride kalmış insanların acısı var ortada. Tek bir iz bırakmadan gitmiş birilerini beklemenin, her an ortaya çıkacakmış gibi umut beslemenin ne olduğunu bilen topraklardayız. Zira yanı başımızdaki bir lisenin önünde beyaz bir Toros’a bindirilip götürülen, resmi makamlar tarafından yok sayılan insanların yakınları senelerdir yitirdiklerinden kalan birer kemik parçası arıyor. Peter Broderick bu ağır konuya hassasiyetle yaklaşıyor ve müziği çok öne ittirmeden öykünün ihtiva ettiği zifiriliği destekleyici bir unsur olarak kullanıyor. Açılıştaki ‘In The Valley Itself’ yer ve zamanı tanımlayan bir şarkı, arka planı kaplayan kötücül ambient bulut ve bir kadının hayaletli sesi. Akabinde kurbanların kişisel hikâyelerine sesler biçiyor Broderick. ‘The Last Christmas’ın hassas piyano dokunuşları ve matemli yaylıları bilinmezliğe karışan hayatları resmediyor, loş ve muğlâk gaipten sesler ‘We Didn’t Find Anything’de ağıtlar yakıyor. Mahşeri bir karanlığın içerisinden beliren yaylılar ve ruhani uğultular ‘Some Fishermen On The River’da tüyler ürpertirken bir çocuk ‘It Wasn’t A Deer Skull’da benzer sesler eşliğinde yol kenarında bulduğu kafatasının bir insana ait olduğunu fark ediyor. İlmek ilmek inşa ettiği gerilimle ışıldayan albümün en uzun parçası ‘He Was Inside That Building’in piyano tınıları dinleyiciyi şüphelinin evinin içinde ürkek adımlarla gezdiriyor. ‘The Person Of Interest’ ise yaylıların akışkanlığı ve melodisi sayesinde kulağa en çok zıplayan eser. Kapanıştaki ‘Old Time’ ise folk kimliğiyle albümün geri kalanına göre ayrıksı bir kapanış. Broderick kendi sesiyle küçük bir kasabada yaşanan büyük bir hikâyeyi özetliyor: “Utan ve utanayım / Bütün kasaba utansın”. Broderick, insan olma haline hâkim, konu aldığı kişilerle duygudaşlık kurabilen ve bu bağı seslere ustalıkla aktarabilen bir müzisyen.

Broderick’in üretkenliğinden bahsetmiştik, biz bir öncekini yazana kadar Şubat ayında Nils Frahm’ın yapımcılığını yaptığı yeni bir albüm yayınlayacağını ilan etti sanatçı. İsmi bir URL: http://www.itstartshear.com. Müzisyen, dinleyicilerin albümleri internetten indirmesiyle barışık durumda ancak fiziksel albümle gelen sanatın ve sözlerin dinleyiciye ulaşamıyor olmasından mutsuz. Bu yüzden bir site kurmuş ve albümü ne şekilde olursa olsun dinleyen insanların albüm sanatına ulaşabilmesini mümkün kılıp daha zengin bir dinleme tecrübesi yaratmayı hedeflemiş. Albümün ismi ise geçirildiği bir yazıda otomatik olarak bu içeriğe yönlenen bir link teşkil etmesi amacıyla seçilmiş. Müzisyenin iç dünyasını açtığı, otobiyografik konulara daldığı bir albüm olacak gibi gözüküyor. Beklemedeyiz.

Peter Broderick – The Person Of Interest



Peter Broderick – Old Time